Bu Konuyu Okuyanlar: 1 ZiyaretÇi
Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bazen devlet bazen IŞİD ancak hedef değişmiyor: Aleviler
07-04-2016, 01:26 AM
Mesaj: #1
Bazen devlet bazen IŞİD ancak hedef değişmiyor: Aleviler
NURCAN GÖKDEMİR
Baskıya zulme karşı duruşu nedeniyle gerici ideolojilerin yok edilecekler arasında birinci sırada gördüğü Aleviler ile egemenler arasındaki ilişkiyi bu konudaki çalışmaları ile tanınan akademisyenler Prof. Dr. Bedriye Poyraz ve Yrd.Doç.Dr. Hakan Mertcan İle konuştuk. Poyraz, Devletin her zaman Alevilerin varlığını ancak katledilmesi gereken düşman olarak kabul ettiğini vurgularken, Mertcan katliamların tarihselliğine ‘’İŞİD vb. terör şebekelerine bakın, nasıl gelenekle modernliği harmanlayan törensel cinayetler üretiyorlar” sözleriyle dikkati çekiyor. Bu alanda çalışma yapan iki ismin BirGün’e yaptığı değerlendirmeler şöyle:

Prof. Dr. Bedriye Poyraz:
Türkiye Cumhuriyeti Alevilerle Sadece Katliamlar Üzerinden İlişki Kurar
Alevilerin devletle olan ilişkilerini katliamlar tarihi olarak okumak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan devraldığı bellek mirasıyla, yakın zamana kadar Alevi toplumu ile neredeyse sadece katliamlar üzerinden ilişki kurmuştur. Bu anlamda devlet, Alevileri yurttaşlık hakları bağlamında yok saymayı, politika olarak titizlikle benimserken, bu politikanın tek istisnasını katliamlar olmuştur. Bir diğer ifade ile devlet yurttaş olarak yok saydığı Alevilerin varlığını ancak katledilmesi gereken düşman olarak kabul etmektedir. Katliamlar konusundaki cömertlik, yüzleşme konusunda katı, cimri bir tutum ve politika olarak tezahür eder.
Devletin bu katı politikasının nedeni, en başından beri Sünni inanç ve ideolojisinin harcı ile yoğrulmuş olmasından kaynaklanır, Devletin en önemli unsuru ve bileşeni olan Sünnilik ideolojisi özellikle AKP iktidarı döneminde, laiklik gibi diğer bütün özelliklerini, silikleştirmiş hatta yok etmiştir. Oysa Alevilik, Sünnilik inancına en büyük meydan okumadır. Eğer Alevilik teolojisi hakkıyla akademide çalışılabilse, Sünniliğin İslam’la aynı ve bir olmadığını ve İslamiyet’in sadece bir yorumu olduğunu Türkiye toplumu öğrenecek ve anlayacaktır. Mesela Kur’an’ın yüz yıl sonra yazıya geçirildiğini tam da bu nedenle aslında çarpıtıldığını öğrenecektir. Alevilerin Ali’sinin tarihsel Ali’den farklı olduğunu; dolayısıyla Muhammet’le olan ilişkisini anlamak için Kırklar Cemini bilmek gerektiğini öğrenecektir. Bu durum Sünni iktidarın en büyük kâbusudur. İşte tam da bu nedenle Sünni iktidar sürekli Aleviliğin ne olduğunu sormakta ve Aleviliğin tanımlanması sonsuz bir hal almaktadır. Böylece Alevilik ne olduğu belirsiz anlaşılmaz, her defasında yeniden tanımlanması gereken bir inanç olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.
Alevilik Teolojisi ve karşılaştırmalı dinler tarihi bağlamında çalışılmadıkça Alevi katliamlarını anlamak mümkün değildir. Bu yaklaşım Sünnilik içinde de herhangi bir sorgulayıcı yaklaşımı asla barındırmamaktadır. Devletin varlığının en önemli ve büyük unsuru olan Sünni ideoloji, bu konumunu sürdürebilmek için sürekli Alevileri katletmektedir. Alevi katliamları bir diğer ifade ile tam bir bellek inşa ve bu belleği sürdürme işlemidir. Ulus devletlerin en önemli işlevi bellek oluşturmak ve onu yeniden üreterek sonsuzlaştırmasıdır. Ulus devlet nasıl ki belleği sürdürmek için düzenli ve sistemli olarak her yıl aynı tarihte ve saatte, belirlenmiş formlarda kutlamalar, anmalar yapıyorsa, işte Alevi katliamları bu hatırlatma yani belleğin karşılığıdır. O nedenle belli aralıklarla tekrarlanması gerekmektedir.
Bu bağlamda baktığımızda Sivas katliamının özel ve anlamlı bir yeri vardır. Çünkü Sivas katliamı, TC tarihinde ilk defa kabinede Alevi bakanlar yer alırken Sünni ideolojinin, bellek tazeleme işlemidir, bir anlamda had bildirmedir. Devletin katliam geleneğinden vazgeçmediği geçmeyeceği hatırlatmasıdır. Bu anlamda Sivas katliamını gerçekleştirenlerin Avukatlığını yapan Celal Mümtaz Akıncının Anayasa Mahkemesi Üyesi olması ve hatta her türlü engellemelerle zaman aşımına uğratılan Sivas katliam davasına bakmakla görevlendirilmesi şaşırtıcı değildir. Aynı şekilde AKP iktidarının AB’nin gözünü boyamak ve oyalamak için sözde Alevi açılımına Maraş Katliamının organizatörü ve sorumlusu Ökkeş Kenger (Şendiller)’i davet etmesi şaşırtıcı değildir. Sivas Katliamının gerçekleştirenlerin bütün avukatlarının AKP’den milletvekili ve bakan olması şaşırtıcı değildir. Şevket Kazan’ın bakan olarak hapishanede katliam gerçekleştirenleri ziyaret etmesini başka türlü anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Tayip Erdağan’ın iktidarını sürdürmesi için seçim kampanyalarında Alevilere yönelik nefret söylemini bönkörce kullanımını başka türlü açıklamak olanaksızdır. AKP iktidarının büyük bir kararlılıkla eğitim politikasın laiklikten uzaklaştırması başka türlü anlamak mümkün değildir.
Aleviler ne kadar Devletle barışmak istese de, katliamları unutmak istese de Sünni ideoloji bunu istemiyor ve buna izin vermeyecek kadar güçlü ve muktedirdir. Alevilik inancının ve tarihinin bilinmesini engellemek uğruna yapılmış her bir mücadele Sünni ideoloji için kutsaldır ve kutsanması gerekir. Bu nedenle katliam koşullarını hazırlayanlar, camilerde katliam için fetva veren imamlar, katliamı gerçekleştiren güruhun her bir üyesi, onları koruyan ve savunanların sürekli ödüllendirilmeleri, taltif edilmesi ve devletin sahibinin kim olduğu gerçekliğinin, iki karşıtlık olarak hem Sünnilere hem de Alevilere sürekli hatırlatılması gerekir.
Kısaca Alevi toplumu, Alevi katliamlarının her fırsatta devam edeceğini bilmeli ve bu gerçekliğe uygun davranmalı. Bu gerçeklikle mücadelenin önemli ölçüde akademik çalışmalardan geçtiğini görmeli ve akademik çalışmaları bir mücadele biçimi olarak benimsemelidir. Alevilik tarihinin ve teolojisinin yeterince çalışıldığı ve kamusal alanda tartışıldığı zaman Sünni ideolojinin bununla başa çıkması mümkün olamayacaktır. AKP iktidarının Tayip Erdoğan figürü ile tek kişilik otoriter bir yapıya dönüştüğü şu günlerde Türikeye’de bu çalışmaları yapmak elbette kolay olmayacaktır. Bu nedenle Avrupa Alevi hareketine büyük bir görev düşmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Mertcan:
Temmuz’un nârı mı nuru mu? Hangi nazardan bakacağız, hangi yüze…
Alevilik kurumsal-yerleşik dinin efendilerini-hizmetkârlarını hep rahatsız etmiştir. Alevilik karşısında şedit bir tavır içinde olan ortodoksi, siyasal iktidarın alanında yer almakta, siyasal erkle birlikte güçlenmekte ve onu güçlendirmektedir. Burada, altını çizmek gerekir ki, dini olan siyasal olandır, siz bunu dini alan siyasal alandır diye de okuyabilirsiniz. Örneğin, Türkiye’deki din-devlet ilişkisinin bir röntgenini çekecek olursak, Diyanet’in bu devletin en eski kurumlarından biri olduğu görülür. Devlet, dini resmi ideolojinin dışında bırakmamış ve dini kurumsallığı da merkezi devlet yapısının tam da göbeğine almıştır. Bu, cumhuriyetin bir buluşu değil, kadim bir uygulamadır, Osmanlı’da da benzer politikayı görürüz, bunun için şeyhülislamlığa bakılması yeterlidir. Devlet buradan, geniş kitleleri kontrol etme, manipüle etme açısından kendini beslerken yerleşik din de kendi varlığını devlet aygıtı-imkânları sayesinde yaygınlaştırma ve kökleştirme olanağına kavuşur. Siyasal İslam tam da bu sebepten ötürü devlet geleneğinin içinde yetişti; başka yerde aramaya gerek yok, Diyanet de buna, en hafifinden, ideolojik malzeme-zemin sundu. Örneğin 1966 Muğla Ortaca katliamına bakalım, bu damdan düşmüyor ya, öncesindeki iklimi yine Diyanet bize özetliyor: 1948’de “Bâtınilerin ve Karmatilerin içyüzü” isimli kitapta Alevilere ilişkin güçlü bir nefret söylemini açıkça ortaya koyan Diyanet, 1960’ların başında Diyanet içerisinde bir “Alevi masası” oluşturulması yönündeki önerilere bile net biçimde karşı çıkıyor. 1965’te devletin radyosunda Diyanetin katkısıyla yapılan programda Alevilerin, sapkınlığı, batıllığı rahatlıkla konuşulabiliyor. 1965’te Diyanet İşleri Başkanı olan İbrahim Elmalılı yaptığı bir açıklamada, “Alevilik meselesi çoktan sönmüştür. Teşkilatımızda Aleviliğin tanınmasını isteyen kimse yoktur” demekten geri durmayarak temsilcisi olduğu zihniyeti dile getiriyor. Yardımcısı kim dersiniz, Cemalettin Kaplan! Diyanet bu tarihlerden önce de sonra da Aleviliğe ilişkin ayrımcı, ötekileştirici vb. tavrını çeşitli biçimlerde dile getirmiştir.
Siyasal İslamın güçlendiği bir evre olarak 1970’li yıllarda Kırıkhan katliamı ile başlayan katliamlar artarak yol alıyor. 1978’de Maraş’ta günlerce süren, çığırından çıkmış bir biçimde komşularına saldıran bir anlayış görüyoruz, yaşlı insanların gözleri oyulup, hamile kadınların karınları deşiliyor. Sonra birçok Alevi katliamı ve katliam girişiminin ardından Sivas’a düşüyor yolumuz yine resmi yetkililerin gözleri önünde, camiden çıkarak Madımak’a saldırılıyor, saatlerce gösteri yapılıp, tıpkı bir ayin gibi insanlar yakılıyor, gerçekten de kurumsal dinin temsilcileri orada bir ayin yapıyor ve her türlü kötülüğü hak ettiklerini düşündükleri “zındıkları, kâfirleri” (!) göz göre göre yakıyor. Bunu insanların galeyana gelmesi, bir takım kötü niyetlilerin, ajan-provokatörlerin provokasyonu gibi görmek, çok büyük bir körlük veya saflıktır bana göre. Saatlerce insanların, “derisini yüzmek”,“kanını içmek” için tepinen bir güruh var, bu nasıl provoke olmaktır ki saatler geçiyor, tansiyon düşeceğine artıyor, akıl heyecanı dizginleyeceğine daha da kamçılıyor… Bu vahşet, galeyana gelmekle değil daha ontolojik sebeplerle açıklanabilir ancak. O kadar köklü, bir anlamda kültürel-sosyal gene dönüşmüş bir Alevi nefreti var ki, Alevileri her türlü yöntemi kullanarak yok etmek “cennete” giden yolu garantileyecekmiş gibi! Bunun üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerekiyor.
İŞİD vb. terör şebekelerine bakın, nasıl gelenekle modernliği harmanlayan törensel cinayetler üretiyorlar. Yakıcı bir örnek olarak hatırlamak gerekir, bu barbar topluluk, bu coğrafyada da çok sayıda mensubu olan Arap Alevilere karşı Suriye’de durmaksızın katliamlara girişiyorlar. Maan, İkrime, Adra, Zara, Zehra, İştebrak, Lazkiye katliamları ve daha birçokları. Küçücük kız çocuklarını kaçırıyorlar, insanları köleleştiriyorlar, tecavüz ediyor, insanların kellesini kesiyor hatta kalbini çıkararak dişliyor ve bu görüntüleri propagandist öğelerle yayabiliyorlar… Tarihsel bir simge olan Kerbela’da kendini gösteren vahşet, kimi zaman nabzı, ateşi düşse de hiçbir zaman ortadan kalkmadı. (Alevilere yönelik nefretin güçlü bir tarihsel arka planı olduğu kesin. Yalnızca, “devlet hep aynı devlet, hep bizim mazlum Aleviler de katledilir” şeklinde devleti ve Alevilerin durumunu düz bir çizgide okuyan indirgemeciliğe düşmemek gerekir. Hayır, devlet çeşitli evrelerde farklı gömlekler giyebiliyor ve Alevilere yönelik farklı politikalara girişiyor, kimi zaman kendine yedeklemeye çalışıyor, asimile etmeye çalışıyor, Aleviliğin esamesinin okunmasına müsaade etmiyor, sonra Alevi çalıştaylarında olduğu gibi, Aleviliğin ismini zikrediyor, kamusal düzlemde adını işaret ediyor ama kendini yok ediyor, devlet tornasından geçen bir Alevilik yaratmaya soyunuyor. Bu kısa yazıya sığmaz ama belki de kaç devlet, bu devletlerin karşısında kaç Alevilik diye de sormak lazım…)
Bu nefretin temelinde Aleviliğin, siyasal egemenlik alanında saf belirlemiş olan yerleşik dinden esaslı olarak farklı olması, kurucu ilkeleriyle, yoluyla, erkânıyla farklı olması önemli bir nedendir. Yol bir sürek binbir düsturu, tüm zulüm pratiklerine rağmen yaşatılan kadim inanç ve ritüelleriyle, kendi mecrasında yürüyen Alevilik, hep yerleşik dinin efendilerini-hizmetkârlarını rahatsız etmiş ve bu ölçüde hep “halledilmesi” gereken bir sapkınlık türü olarak addedilmiştir. Aleviler kabuğa değil cevhere bakar; Alevilik zahirden ziyade, deruni olana, Bâtıni bilgiye ulaşma emelindedir, her türlü canlı ve hatta cansıza bu nazardan bakar ve meşakatli bir yürüyüş olan hakikat arayışını da asla insanın manasını düşürerek yapmaz! Nihayetinde Alevilerin insanla, doğayla ve tanrıyla ilişkilenme biçimleri, kendilerini bir topluluk olarak üzerinde inşa ettikleri esaslar, muktedirlerce ‘sapkın’ olarak görülmeleri için yeterli olmuştur… Kendini merkeze almış olan inanç ve öğretinin kendi dışındakini sapkın olarak ilanı ve sapkın görülenin kimi zaman düzeltilmesi, ihtida edilmesi kimi zaman da imha edilmesi yoluna başvurulmasını yakın ve uzak tarihimiz hep göstermektedir, bakıp da görebilen gözlere… Ve son olarak bir yaratık, insan olma vasfını edinmişse (ki beşer ve insan arasında fark olduğuna inanıyorum, beşer doğumla elde edilebilir ama insan bir süreçtir-emektir ve ancak olunabilir) 1993’te Madımak’ta yakılan ateşi, bu ateşin kodlarını, bu yangının yaktıklarını ve o hep taze, diri kalacak küllerin örttüklerini, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dilde konuşursa konuşsun, yahut dilsiz ve sağır olsun, her engele rağmen hisseder, illaki hisseder.

birgun.net

My Last Threads
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


[-]
Hemen Paylaş! (Hepsini Göster)
Facebook Twitter Technorati Linkedin Digg MySpace Delicious

Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Alevilerin devlet ilişkilerinde tek şartı ne Admin 0 200 11-21-2018 05:21 PM
Son Mesaj: Admin
  Yeni Akit Gazetesi Avrupa’daki Alevileri hedef gösterdi! çerağ 0 551 07-15-2017 12:59 AM
Son Mesaj: çerağ
  Tekkeyi devlet aldı çerağ 0 847 05-28-2017 09:50 PM
Son Mesaj: çerağ
  İZMİR’DE GERİCİLER MAHALLEDE İKİNCİ CAMİ YERİNE OKUL İSTEYENLERİ HEDEF GÖSTERDİ! çerağ 0 1,285 06-09-2016 07:11 PM
Son Mesaj: çerağ
  Devlet tanımak ve uygulamak zorunda çerağ 0 1,087 04-27-2016 11:57 PM
Son Mesaj: çerağ
  Alevi dernekleri başkanlarına silahlı saldırı: Hedef bizdik çerağ 0 1,884 08-08-2015 08:31 PM
Son Mesaj: çerağ
  İbadethane yerini devlet belirleyemez bektasi 0 1,254 03-25-2015 12:13 AM
Son Mesaj: bektasi
  AHİGED Alevilerin medyada hedef tahtası haline getirildiğinin belirtti Admin 0 1,729 06-06-2014 12:15 PM
Son Mesaj: Admin
  Kökenimiz Alevi ancak ayrımlara karşıyım Admin 0 1,518 01-27-2014 12:50 AM
Son Mesaj: Admin
  Devlet Aleviliği tanımlamayı bırakıp tanımalı bektasi 0 1,676 01-02-2014 03:34 AM
Son Mesaj: bektasi

Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir