Bu Konuyu Okuyanlar: 1 ZiyaretÇi
Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Yaşayan Pir Zöhre Ana
06-23-2013, 01:35 PM (Bu Mesaj 07-04-2013 01:32 AM değiştirilmiştir. Değiştiren : Admin.)
Mesaj: #1
Yaşayan Pir Zöhre Ana
Yaşayan Tek Alevi Piri Zöhre Ana'nın kısa Hayat Hikayesi

15 Haziran 1957 yılında Yozgat’ın Köçekkömü köyünde, evin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Ailesi tarafından Süheyla ismi verilir. İlkokulu köyündeki okulda başarılı bir şekilde tamamlayan küçük Süheyla, çok istemesine rağmen ilkokuldan sonra okula gönderilmez.

1971 yılında ailesi Yozgat’ dan Ankara’ ya göç etmeye karar verir ve Ankara’nın Mamak ilçesinde bir arsa1 satın alırlar. Buraya yapılan evde yeni yaşamlarına başlarlar.

1973 yılında evlenir; bu evlilikten Gazi ve Selver adında iki çocuğu dünyaya gelir. Evin neşe kaynağı olan bu küçük çocuklarla birlikte büyüyen aile, Ankara’nın fakir insanlarını kucaklayan tepelerinden birine yapılmış bu gecekonduda, mutluluğun ve acının birarada olduğu “hayata” devam ederler.

Aslında herşey normaldir, kendisi ev işleriyle uğraşmaktadır, eşi çalışmakta, Gazi ise çoktan okula başlamıştır. Ama bir süre sonra, anlam veremediği bir takım olaylar meydana gelmeye başlar, evin içinden, dışardan, çatıdan, kapıdan gelen bazı sesler duymakta ama bunları kimseyle paylaşamamaktad ır. Ta ki 1982 yılının 10 Kasım sabahı, saat 05:30’a kadar…
Bu olayı Zöhre Ana, “Cemden Gelen Nefesler” adlı kitabında, şu şekilde anlatmaktadır:

“Ailemde ve çevremde kesinlikle ne dedelik, ne ebelik mevzuu vardır. Ne de hacılık, hocalık... Ben bunları hiç görüp öğrenmedim… 1982 yılında tam 10 Kasım günü ilk belirti başladı. Perşembe günüydü. Saat 16.00 - 17.00 sıralarıydı oğlum okuldan gelmişti. Ona ders çalıştıracaktım . Tam lambayı yakarken birkaç günden beri duyduğum, ama kimseye söyleyemediğim sesleri duymaya başladım. Sanki içerde biri vardı. Ama göremiyordum. Aramaya başladım. Lambayı yakarken her yanı yeşil duman kapladı. Ben evin içinde nur olduğunu bilmiyordum. Nuru görüyorum, ama evi de görüyorum. Soba çok yanıyor diye koşup kucakladım. Soba yerindeydi. Beni yakmadı. Birden anladım. Bir besmele çekip iki dizimin üstüne oturdum. O nur, duman olup gökkuşağı gibi renklerle duvarlara serpildi. Soba yerindeydi, çocuklarım hayretle bakıyordu. Kendimi toparladım. Onların yemeğini verdim...

Aynı gece, sabaha karşı 05:30 sıralarıydı. Hatta saatime baktım. Unutamıyorum. Tam Beşi yirmi geçiyordu. Yine uyandım. Evin içinde olduğumun farkındayım, ama Hacı Bektaş-ı Veli dergahı olduğunu da görüyorum, evdeki masayı da görüyorum. Bir taraftan da bir dergah görüyorum. Masayı tutuyorum. Demek ki rüya aleminde değilim. O anda bir mübarek başıma dikildi. bana bir lokma verdi. Hurma sandım, meğer et lokmasıymış. İki parça yedirdiler. Beni semaha gönderdiler. Kırklar Semahı’na. İsmini söyledi. ‘Bana Gül Baba derler, ama asıl ismim Yusuf Ziya’dır’, dedi. Ben de ‘Peki dedim, Hacı Bayram’daki, yani Camideki evliyalar kim?’ diye sordum. Orada yatanların Mürşid-i Kamil, Kamil-i Mürşid-i Veli olduğunu söyledi. Diğerleri gelsin, kendilerini sana kendilerini tanıtsın dedi. Der demez kayba girip kayıp oldu. Kendimi toparlayıp kalktım. Beyimi uyandırdım, anlattım. Önce anlayamadı. Ama yatar yatmaz Gül Baba yine geldi;

‘Sen dünya çapında duyulup yayılacaksın. Sevenlere, sayanlara, darda kalanlara, biz buraya dergâh açıyoruz. Gelenlere de şifa vereceksin’ deyip yine kayboldu.

Sabah kalktığımda sevinçten vücudumda bir dinçlik, o zamana kadar yaşamadığım bir hafiflik hissettim. Sonra aile yakınlarıma, anneme, babama ve kardeşime de anlattım. … Onlar kuşku içinde benim hasta olup olmadığımızı gözlerken, bende ufacık bir baş ağrısı, diş ağrısı göz ağrısı bile yoktu. Hiç kaşıntım kalmamıştı. Eski günlerimden daha rahattım, Üstelik iki üç günde bir sabaha kadar beni uyutmaz oldular. Hoca, minarenin 05:30 ‘unda okurken, gerçekler de dersten çekilirlerdi. Böyle bir ay devam etti …

Bir ay sonra, bir dua öğrettiler. İsmim Ali Ekber, diyen biri öğretti. İsmail Peygambere Allah’dan kurban indiğinde, babası bıçağa yatırdığında bana öğretilen dua ile tekbirlenmiş. Kendini de ‘Babamın adı Hazreti Hüseyin anamın adı Hüsniye, ben Muhammed’in torunuyum. Bundan sonra sen bize kavuştun. Öğrettiğim duayla baban da senin kurbanını alıp kessin. Artık dersleri biz vereceğiz’ dedi. Sabah kalkıp babama o duayı öğrettim... Kurban kesilirken bunun üç defa tekrarlanmasını istediler.

"Bu dediğim 1982 yılı Aralık ayının son günleriydi. Kurbanı kestik. Etini dağıttık. Komşular, akrabalar kendi aralarında bu kurbanın sebebini aramaya başladılar. Ben eskiden çarşıya pazara çıkarken, çıkmaz oldum. Asıl merak ettikleri bendim. Her şeyden çekildim ve 1984 yılının ocak ayını buldum..."2


Artık o “Gelin Süheyla” değil; tüm dünyaya şifa elini sunan, dertlere derman yaralara merhem olan, Muhammed Mustafa - Aliyel Murteza’nın sesini, nefesini duyuran, bâtın âleminin ateşinin dumanını bu dünyada tüttüren tek yaşayan “Pir”, “Zöhre Ana”dır.

Zöhre Ana, bir yandan ziyaretine akın akın gelen insanların dertlerine derman olurken; diğer yandan da ummanlarda Pirlerden ders alır. Bu Pirler kendilerini Zöhre Ana’ya tanıtıyorlar, verdikleri derslerle, bâtın ve zahir alemlerinin gerçeklerini bildiriyorlardı .



O Haktan gelen bir ışıktı ve ışıktan rahatsız olanlar da vardı…

Sayısız insan şifayı Zöhre Ana’dan bulurken; bazıları da bu ortamı içine sindiremeyip resmi makamlara şikayetlere başlamışlardı. Bir dönem alıp başını giden bu şikayetler, Zöhre Ana’nın evliyalığına inanamayan, kerametini görse de kabul etmeyen insanlar –ki bunlar yakın çevresindeki insanlardan başkaları değildi- tarafından yapılıyordu. Bu şikayetler sonucunda, ziyaretine gelen insanlar ona ulaşamaz olmuşlardı. Kapısına kilit vurulmamıştı ancak gözle görülen bir engelleme de vardı:


“POLİS GÖZETİMİNDEKİ SARALI" 3
Sultan Kaya’nın tam yanından ayrılacağımız sırada, “Siz asıl benim görümcemin başına gelenleri dinleyin” dedi. Durdum :

- Nerede görümceniz ? Neler geldi başına ?

Sultan Kaya anlattıkça olayın gerçekten çok ilginç olduğu ortaya çıktı :

- Görümcemin adı Esma Aslaner. Geçen yılın başındaydı. Eve geldim ki, amanın... Görümcem kaskatı yatıyor. Elleri kenetlenmiş, bacakları iki kuru ağaç dalı gibi. Aç açabilirsen... Hemen yardım istedim. Sekiz on kişi bir otombile zorla yerleştirdik. Zöhre Ana’ya küfürlü içerikürdük. Ama içeri almadılar.

- Neden? O durumdaki bir hastayı neden almadılar?

- Polis yasaklamış. ‘Alırsak biz suçlu duruma düşeriz’ dediler. Görümcemle birlikte hemen Karakola gittim. Bir polis istedim. Polisler çok kızdı.

‘Böyle bir kadına nasıl inanıyorsunuz?’ diye bağırdılar bana.

- Sonunda hastaneye mi gittiniz ?

Sultan Kaya başını iki yana salladı :

- Hastaneye değil... Yine Ana’ya döndük. Ama, binbir güçlükle...

Bana bağıran polise, ‘Sana ne, ben inanıyorum. Bırakın da içeri alsınlar bizi’ diye bağırdım. Bağırmaktan geçip yalvardım. Onlar da hastaneye gitmemizi istediler. Görümcemin zaten hastanelere gidip geldiğini söyledim, etmeyin eylenmeyin diye yalvardım. Karakol görevlisi amirlerinden izin alınmasını istedi. Evine gidip kaldırdım. Durumu gösterdim, anlattım. Benim karakola dönmemi, telefon edeceğini söyledi.

Karakola döndük, yine oyaladılar.

Sultan Kaya olayı yeniden yaşar gibi heyecanlandı :

- Polislere, ‘Görümcem saldırırsa, camları kapıları kırarsa suç sizin olur’ dedim. ‘Nereye giderseniz gidin ’ dediler. Ben döndüm amire, yeniden yalvardım. ‘Zöhre Ana’ya girmeyi yasaklamışsınız , şu haline bakın. Polis olmadan kapı açılmıyor, bana yardım edin’ dedim. Bize bir polis verdi. Karakoldan tam ayrılacağım, biri ‘Sen Alevi misin?’ demez mi? Kızdım, başladım bağırmaya, ‘Alevi olursam ne var bunda? Bundan size ne ? Zöhre Ana alevi sünni ayırım yapmaz ki, bunu soruyorsunuz’ dedim. Başladılar ağzımı yoklamaya. ‘Size alevilik için neler diyor ?’ diye sordular. Neyse, tam iki saatimiz böyle geçti. Sonunda bir polisle Ana’nın kapısına geldik.

Yasakçı anlayışı pek kavrayamadığım için, hayretle dinledim:

- Peki, dedim, polis, sizinle birlikte mi girdi içeriye?

- Ne içeri girmesi ağabey... Ötekiler adama tembih üstüne tembihte bulundular. ‘Sakın içeri girme, taviz verme’ falan... Neyse, biz girdik ya, önemli olan buydu. Girdik içeriye ve Ana biraz su istedi. Okuyup birazını içti. Kalanın görümcemin ağzından akıttı. Ağzını iki kişi zorla araladık. Allah seni inandırsın ağabey, beş dakika geçti geçmedi, görümcem kalkıp dizine yaslandı. Donduk kaldık.

- Kimin dizine?

- Zöhre Ana’nın dizine... Mübarek de ‘ Senin bir yakının mı öldü ? diye sordu. Görümcem, kocasının öldüğünü, o sırada yüzüne bakınca çok korktuğunu söyledi.

- Yani, o korku yüzünden mi sara hastası olmuş?

- Sultan Kaya şunları anlattı:

- Zöhre Ana ‘Ölülerin ruhu çeker, bu yüzden sara hastalığı kapmışsın. Bir yere de besmelesiz basmışın’ dedi. Yeşille yeniden silip pençesini çaldı. Görümcem hemen ayaklandı. Rengi yerine geldi. Düzelip yürüdü. Dışarı çıktık, polis memurunun ağzı açık kaldı.

- Polis korktu mu yoksa?

-Korkmadı. Çok saygılıydı. Ama şaşırmıştı. Hep birlikte karakola gittik. Arabadan indik. Görümcemi yürürken gören diğer polisler hem kızdılar, hem hayrete düştüler. Bazıları ‘Madem ki böyle, çocuklarımızı hiç okutmayalım, doktor yapmayalım’ dediler. Ben de, ‘Siz Zöhre Ana’yı tanımıyorsunuz, o üfürükçü ve hurafeci değil, Atatürkçü’ dedim, Her Türk çocuğunun okuyup yükselmesini istediğini söyledim. Sonradan, bu karakol polislerinden bazılarının da yakınlarını Ana’ya küfürlü içerikürüp şifa aradıklarını duydum…

…Saradan kurtulan Esma Aslaner şimdi Siteler’de bir pastanede çalışıyor. Sağlıklı ve mutlu...”
Zöhre Ana, 19 Nisan 1990 tarihinde TBMM Başkanlığına verdiği bir dilekçe ile yapılan baskılardan duyduğu rahatsızlığı şöyle dile getirir:
“ Cumhurbaşkanlığ ı, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Ankara Valiliği ve Cumhuriyet Savcılığı

7 - 8 yıldan beri bir ilhamla bilincime ulaşan duaları, kendi inançlarıma göre bana başvuran, ziyaretime gelen insanlara aktarıyorum. Yani, onlara dua okuyarak yardım etmekteyim. Kendilerine dua etmek için hiçbir kimseye çağrıda bulunmadığım gibi, herhangi bir şekilde şahsımla ilgili bir propaganda da yapmış değilim. Ayrıca maddi çıkarı hiç düşünmedim. Ve bana gelenlerin bu tarz taleplerini devamlı reddettim. Ben her şeyden önce Türk olup, bu ülkenin bir vatandaşıyım. Bu ülkenin ve Türk Ulusunun birlik ve bütünlük içinde bulunmasını huzurlu ve güvenli olmasını, insanlarımızın gerçekten birbirlerini sevmelerini dileyen bir insanım. Ayrıca, bölücülüğe, hurafeye ve çağdışı düşüncelere tümüyle karşı olan bir kişiyim. Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzurunu, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, ATATÜRK Milliyetçiliğin e bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir, hükmünün yer aldığı Anayasa’nın ikinci maddesindeki esaslara ve unsurlara inanan, bağlı bulunan bir kişiyim. Bugüne kadar çeşitli amaçlarla birçok art niyetli insan tarafından Emniyet’e ve diğer ilgili mercilere de şikâyet edildim. Sürekli olarak Ankara Emniyet Müdürlüğünün gözetim ve denetimine tabi tutuldum. Bu olumsuzluklarda n kurtulabilmem ve “Herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir” diyen Anayasa’nın 19. maddesindeki hükmünden : ‘Herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulmaz’ diyen Anayasa’nın 20. madde hükmünden faydalanmak istiyorum.

Üfürükçülük yaptığım ve menfaat karşılığı olarak şifa dağıttığım, peygamberliğimi ve evliyalığımı ilan ettiğim gibi birçok isnatlarla müteaddit defalar Ankara Emniyet Müdürlüğü ve Siyasi Şube Müdürlüğü’nce hakkımda tahkikat yapıldı. Açılan davalar sonunda, Ankara Altı, Yedi ve Dokuzuncu Asliye Ceza Mahkemelerinde beraat ettim. Birinde, Ankara Dokuzuncu Asliye Ceza Mahkemesindeki dava reddedildi. Şimdi ise mezhep propagandası yaptığım şeklinde bir ithamla karşı karşıya bulunmaktayım. Mahkeme kararından da anlaşılacağı üzere ne Türk Ceza Kanunun 163. maddesine, ne de 677 sayılı kanuna muhalefet ettim. Hakkımda yapılan iddiaların, birer isnat ve iftira olduğu her defasında adalet makamlarınca kanıtlanmıştır. Yukarıda izah ettiğime dayalı olarak, Anayasa’nın insan hakları ve hürriyetleri için sıralanmış olduğu maddelerden faydalanmak istiyorum. Devamlı emniyet görevlileri tarafından yapılan denetim ve takipten ailem ve çocuklarım huzursuz olmuşlardır. Dilekçem ekinde sunduğum mahkeme kararına istinaden gereği için, sorumlular hakkında gerekli yasal işlemin yapılması ve önlenmesi hususunu saygılarımla arz ve talep ederim.”

Kaynak:www.zohreana.com

My Last Threads
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
06-23-2013, 05:19 PM
Mesaj: #2
RE: Yaşayan Pir Zöhre Ana
Zöhre Ana değerli bir büyüğümüz olabilir. Ancak bu kendisinin "pir" olduğu anlamına gelmez. Öyle herkes pir olamaz. Türkiye'de ve Türkiye dışında birçok dede, baba veya dede-baba yaşamakta. Bunların hepsi birbirinden değerli insanlardır Dersim'deki Ahmet Yurt Dede'den tut Makedonya'daki Baba Mondi'ye kadar. Ancak biz hiç birine pir demeyiz. Çünkü pir dediğimiz kavram çok başka bir şeydir. Örneğin Baba Mondi Makedonya'da sözünden çıkılmayacak kadar değerli bir şahsiyettir Aleviler için ama Tokat'taki Alevi sadece değer verir saygı gösterir. Ya da Ahmet Yurt dede Dersim'de çok etkilidir ama Bulgaristan'da veya Maraş'ta veya Çorum'da sadece saygı duyulur ve sahip çıkılır. Alevi toplumunun genelini inanç olarak etkileyemeyen hiçkimse pir statüsüne yükselemez. Gün gelir ismini verdiğim iki şahsiyetten biri İran'dan Bosna'ya kadar bütün Aleviler'i inanç olarak etkilerse işte o zaman pir statüsüne yükselmiş olur halkın gözünde. Burada da sürekli Zöhre Ana Forumu'nun reklamını yapıp duruyorsunuz. Bir forumda başka bir forumun reklamını yapmak ne kadar etiktir? Ben pek ahlaki bulmuyorum açıkçası.
My Last Threads


Kim ne bilir bizi, biz ne sırdanız? Ne bir zerre ottan, ne ot sudanız. Bizim hususumuz marifet söyler. Biz Horasan mülkündeki boydanız.
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
06-23-2013, 09:20 PM
Mesaj: #3
RE: Yaşayan Pir Zöhre Ana
(06-23-2013 05:19 PM)Şah Kulu Yazılan:  Zöhre Ana değerli bir büyüğümüz olabilir. Ancak bu kendisinin "pir" olduğu anlamına gelmez. Öyle herkes pir olamaz. Türkiye'de ve Türkiye dışında birçok dede, baba veya dede-baba yaşamakta. Bunların hepsi birbirinden değerli insanlardır Dersim'deki Ahmet Yurt Dede'den tut Makedonya'daki Baba Mondi'ye kadar. Ancak biz hiç birine pir demeyiz. Çünkü pir dediğimiz kavram çok başka bir şeydir. Örneğin Baba Mondi Makedonya'da sözünden çıkılmayacak kadar değerli bir şahsiyettir Aleviler için ama Tokat'taki Alevi sadece değer verir saygı gösterir. Ya da Ahmet Yurt dede Dersim'de çok etkilidir ama Bulgaristan'da veya Maraş'ta veya Çorum'da sadece saygı duyulur ve sahip çıkılır. Alevi toplumunun genelini inanç olarak etkileyemeyen hiçkimse pir statüsüne yükselemez. Gün gelir ismini verdiğim iki şahsiyetten biri İran'dan Bosna'ya kadar bütün Aleviler'i inanç olarak etkilerse işte o zaman pir statüsüne yükselmiş olur halkın gözünde. Burada da sürekli Zöhre Ana Forumu'nun reklamını yapıp duruyorsunuz. Bir forumda başka bir forumun reklamını yapmak ne kadar etiktir? Ben pek ahlaki bulmuyorum açıkçası.

Zöhre Ana'yı bizzat tanıyormusunuz? Ziyaretine hiç gittiniz mi? Sohbetlerini dinlediniz mi? Alevileri inanç olarak etkileme sözünü biraz açarmısınız? Mesela nasıl bir etki olmalı bu?

Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
06-24-2013, 10:01 PM
Mesaj: #4
RE: Yaşayan Pir Zöhre Ana
Yaşayan Pir Zöhre Ana'yı bundan 8 sene önce tanıdım. Akrabalarımızdan adını çok duyardım ama inanmazdım. Tamamen önyargılıydım. İlk dergaha gitmemiz babamın bağırsak kanserine yakalanmasıyla oldu. Hastalığı ilerlemiş ve kemoterapiye ihtiyaç vardı. Maddi imkanımız yoktu tedavi için. Doktor her yerini sardığını ve çok zor olduğunu söylemişti. Umutsuz bir şekilde beklerken, bir ışık, bir nefesti bizim beklediğimiz Pir Zöhre Ana umut koydu yalvaran yüreğimize... Amcamın yardımıyla ankaraya gittik. Herkesin belki defelarca gelip göremediği bir Pir'i ilk ziyaretimizde görmüştük. Önyargılıydım. İçimde sadece umut vardı. Pir babamın düzeleceğini söyledi. Hiç bir şeyin kalmıyacak zemzem iç oğlum dedi. İstanbula döndüğümüzde babam doktor kontrol gününe kadar (1 ay kadar) hergün ilaç içer gibi zemzem içti dua etti. Doktora gittiğimiz zaman biliyordum ki bir keramet yaşıyacağız. Yanlış tahmin etmemiştim. Doktor inanamadı. Az bir ömür biçtiği, kemoterapiyle bile kurtulamıycağı bir hastasının yenilediği tahlil sonuçları tertemiz çıkmıştı. O ne olduğunu anlıyamamıştı belki ama biz çok iyi anlamıştık. Kurban adamıştık. Gidip kurbanımızı kestik... Doktorların ölür diye baktığı tedaviyi bile gerek duymadığı babam 8 seneden beri yaşıyor. Bunun gibi daha birçok kerametini gördüm. Yani bir kişinin Pir olması için ne yapması gerek? Canlı kanlı biz bunu yaşadık ki ölümcül bir insanı, tıpın çare bulamadığı birini hayata dönderdi.

Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


[-]
Hemen Paylaş! (Hepsini Göster)
Facebook Twitter Technorati Linkedin Digg MySpace Delicious

Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir