<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Alevi Forum - Alevi Katliamları]]></title>
		<link>https://www.aleviforum.net/</link>
		<description><![CDATA[Alevi Forum - https://www.aleviforum.net]]></description>
		<pubDate>Tue, 12 May 2026 12:57:02 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA["kürtlerin alevi katliamlari"]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-kurtlerin-alevi-katliamlari.html</link>
			<pubDate>Thu, 30 Jul 2015 22:53:00 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-kurtlerin-alevi-katliamlari.html</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti ile ümmetçi bir Osmanlı devlet yapısından milli bir devlet yapısına geçilmiştir. Her ülkede kendi koşullarına göre var olan üst kimlik, Osmanlı'da ümmetçi dini kimlik iken Türkiye Cumhuriyeti'nde laik milli kimlik olmuştur.<br />
Bölücü Kürtçü siyaset, Alevi toplumunu güdümüne alıp Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı aşılamaya ve çeşitli kesimleri kendine eklemlendirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Cumhuriyet dönemindeki Kürtçü ve bölücü karakterli isyanlara karşı verilen tepkiler, Aleviler hedef alınmış gibi yansıtılmak istenmektedir. Terör teşkilatı PKK ve uzantıları da kendilerini Alevi topluluklarının hamisiymiş gibi göstermeye çalışmaktadır.<br />
Oysa tarihi gerçekler PKK'nın bu yalanlarından çok farklıdır.<br />
<br />
Gerek Türklük gerekse Alevilik bakımından en yıkıcı dönem, Yavuz Sultan Selim dönemine denk gelmektedir.<br />
Pek çok kaynakta Yavuz'un babası 2. Beyazıt’ın Bektaşi olduğundan, Şah İsmail'e "oğlum", Şah İsmail'in de kendisine "baba" dediğinden ve hatta Hacı Bektaş Ardalarından Balım Sultan’ın kendisine kuşak bağlamasından ve Bektaşi toplumuyla ilişkilerini düzenli yürüttüğünden söz edilmesi de son derece önemli bir bilgidir.<br />
<br />
II. Beyazıt’ın Alevilerle ilişkisini yerinde görmeyen Şehzade Selim, "Pederimle görüşüp ahvali, devlete sözlü arz etmek zaruri bir iştir.” diyerek İstanbul’a kadar gitmiş ve neticede işi babasına kılıç çekmeye kadar küfürlü içerikürmüştür.<br />
Tarihimizde Kürtlerin Alevi katliamları, Şafi Kürt Nureddin Müftü El Hamza'nın Şeyhülislamlığı ile başlar. Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislam'ı olan Şafi Kürt El Hamza verdiği fetvalarda şu ifadeleri kullanmıştır:<br />
"Aleviler İslam'ı yok etmeye çalışır, kafir ve dinsizdirler, bunları öldürüp toplumlarını darmadağın etmek bütün Müslümanlara vacip ve farzdır, bunu yaparken ölenler şehittir, bunların hali kafirlerin halinden daha fena ve çirkindir çünkü bunların kestikleri mundardır, nikahları batıldır, malları, kadınları ve dahi çocukları helaldir, onlara gidenler dahi öldürülmelidir, bunlar hem dinsiz hem bozguncu olduklarından katledilmeleri her iki yönden vaciptir."<br />
(Prof. Dr. Şehabettin Tekindağ, "Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Sayı 22, s. 17, 1968)<br />
<br />
Yavuz Selim'in veziri olan ve yine Şeyhülislamlık yapmış olan bir başka Şafi Kürt İbn-i Kemal (Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin Efendi) ise Aleviler için verdiği fetvada şunları söyler:<br />
"Kafirliklerind en şüphe etmiyoruz. Yöreleri Dar'ül Harp'tir. Erkeklerinin ve kadınlarının nikahı geçer*sizdir. Onların çocuklarının her biri zina çocuğudur. Onlardan birinin kestiği hayvan mundar, onların kadınları ve çocukları helal olur. Erkeklerine ge*lince öldürülmeleri vaciptir."<br />
(Mecımüa-i Resal, Süleymaniye Kütüphanesi, Pertev Paşa kısmı No:621)<br />
Bu fetvayı veren İbn-i Kemal'in Alevi katliamlarında başrol oynayan Şafi Kürtlerden olan İdris-i Bitlisi'nin Heşt-Behişt adlı eserini tercüme etmiş olması da oldukça dikkat çekicidir.<br />
Anadolu'daki ilk yoğun Kürt toplulukları, Osmanlı-Safevi savaşları sırasında, Osmanlı’nın isteğiyle "Safevilere karşı cephe kurmak maksadıyla“; Kuzey İran’dan Anadolu'ya taşınarak yerleştirilir. Bu nüfus hareketinin sebep ve sonuçları, bilindiği gibi günümüze değin sarkan problemlerimizi n ilk sahneleri olmuştur.<br />
1514 Çaldıran Savaşı’nda İdris-i Bitlisi liderliğindeki Kürt aşiret reisleri, Şah İsmail’in liderliğindeki Türklerin Safevi Devleti ordularına karşı Osmanlı’ya destek olmuşlardır. Dönemin Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, Kürtlerin bu yardımlarını ödüllendirmiş ve bugünkü İran'ın dağlarından getirilerek Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirilen Kürt aşiretlerine “bir tür özerklik” vermiştir.<br />
<br />
Şafi Kürt Nureddin Müftü El Hamza'nın Şeyhülislamlığı , Şafi Kürt İbn-i Kemal (Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin Efendi)'in vezirliği ve Şafi Kürt İdris-i Bitlisi'nin aşiretler reisliği döneminde Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrasında Anadolu'da Alevi katliamı yapılır.<br />
Pek çok kaynak Anadolu genelindeki bu katliamlarda öldürülen Alevi sayısının 40.000 olduğunu ifade eder.<br />
(40 bin nüfus demek, o tarihin Anadolu’sunda yaklaşık 4 büyük şehrin nüfusu demektir. Aynı tarihte Trabzon’un nüfusu 10 bindir.)<br />
Bu katliamlar, huzursuzluğu artırınca Doğu Anadolu’da “düzenin sağlanması“ görevi Şafi Kürt İdris-i Bitlisi’ye verilir. İdris-i Bitlisi de 25 Kürt aşiretini bir araya getirerek onları, “Alevilerin kökünü kazımaya“ teşvik etmiştir.<br />
İdris-i Bitlisi’nin önerisi üzerine, mezarı Diyarbakır'da olan Enderun devşirmelerinde n Bıyıklı Mehmed Ağa, Diyarbakır bölgesi beylerbeyi yapılmıştır. Yavuz, yayınladığı bir fermanla 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vermiştir. Bu hak sayesinde Kürt aşiret beyleri, bulundukları köyün veya kasabanın sahibi olmuşlardır.<br />
<br />
İdris-i Bitlisi’nin “Selim Şahnamesi“nde yazdığına göre, “40 bin Alevi'nin başı kesilmiştir.“ Şafi Kürt İdiris-i Bitlisi, “Bir şafi Kürt ne kadar günahkar olursa olsun 7 Alevi Türkmen öldürürse cennete gider.“ diyecek kadar sapkındır. Binlerce “Alevi Türkmen“ İdiris-i Bitlisi gibilerin katliamından kurtulmak için “Kürt“ kılığına bürünmüştür.<br />
Yavuz Sultan Selim’in “Kürtleri, Alevilere karşı kullanma karşılığında” Kürtlere verdiği ayrıcalıkları, oğlu Kanuni Sultan Süleyman da devam ettirmiştir.<br />
Aşağıdaki ferman Kanuni Sultan Süleyman’a aittir:<br />
“ (…) Yavuz Sultan Selim zamanında Alevi Türkmenlerin yenilmesinde faideler gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverlikleri karşılığı olarak ve gerekse kendilerinin vaki müracaatları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi, ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletler, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik (mülk) ihsan edilmiştir.”<br />
<br />
(Topkapı Sarayı Arşivi, E-11969 sayılı evrak)<br />
Hem Kanuni Sultan Süleyman'ın hem de Kanuni'nin oğlu II. Selim'in Şeyhülislam'ı ise yine bir Şafi Kürt Ebussuud Efendi olmuştur.<br />
Şafi Kürt Ebussud'un fetvaları da kendinden önceki Kürt Şeyhülislamları n ifadelerini tekrar etmekte ve Alevi katliamını şer'an vacip görmekte ve bir adım daha ileri giderek yedi Alevi öldürene cennetin anahtarının verileceğini vaat etmektedir.<br />
Anadolu'daki bu Alevi katliamları asırlarca sürmüş yeni bir saldırı dalgası da Hamidiye Alayları ile gelmiştir. II. Abdülhamit döneminde Şafi Kürt aşiret reisleri 26 alay kurar. Bu alaylara giren Kürtler uzun ve tehlikeli askerlikten ve vergi vermekten muaf olurlar. Alayların subayları ise İstanbul'da askeri eğitim görmüş Kürt aşiret çocuklarından oluşacaktır. Bu ihtiyacı karşılamak için İstanbul'da Aşiret Mektebi adıyla askeri eğitim veren okullar kurulur. Bu Kürt subaylar gösterdikleri başarılar ile üst mertebelere çıkabileceklerd ir.<br />
<br />
Şafi Kürtlerden oluşturulan ve Ruslara karşı kurulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eşkıyalık yapar. Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk ve katliamlar, tecavüzler yaparlar. Hamidiye Alayları'nda Kürtçü ve ayrılıkçı hareketler de filizlenip örgütlenmeye başlamıştır.<br />
(M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi)<br />
Bütün bu olaylar karşısında Aşiret Mektebi Müdürü Kolağası (Yüzbaşı) Kamil Bey "Bunlar aşiret değil haşerat!” diyecektir. Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra iktidara geçen İttihat ve Terakki Fırkası, Hamidiye Alayları teşkilatını lağveder.<br />
İşte böylece Kürtlerin Alevi katliamlarının kanlı sürecinden geçilerek Cumhuriyet dönemine gelinmiş olur.<br />
Tekrar edelim:<br />
Bölücü Kürtçü siyaset Alevi toplumunu güdümüne alıp Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı aşılamaya ve çeşitli kesimleri kendine eklemlendirmeye çalışmaktadır.<br />
<br />
Osmanlı dönemindeki belli başlı ayrılıkçı Kürt isyanları şunlardır:<br />
1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808,Süleymaniy e)<br />
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)<br />
3. Dersim (Tunceli) Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim-Tunceli)<br />
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)<br />
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)<br />
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan) <br />
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır) <br />
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi) <br />
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis) <br />
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat) <br />
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli) <br />
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan) <br />
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin) <br />
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)<br />
<br />
Cumhuriyet dönemindeki belli başlı ayrılıkçı Kürt isyanları ise şunlardır:<br />
1. Nasturi İsyanı (1924)<br />
2. Şeyh Sait İsyanı (1925)<br />
3. Raçkıtan ve Raman İsyanı (1925)<br />
4. Sason İsyanı (1925)<br />
5. Karaköse (Ağrı) İsyanı (1926)<br />
6. Koçuşağı İsyanı (1926)<br />
7. Mutki İsyanı (1927)<br />
8. İkinci Karaköse (Ağrı) İsyanı (1927)<br />
9. Bicar İsyanı (1927)<br />
10. Asi Resul İsyanı (1929)<br />
11. Tendürük İsyanı (1929)<br />
12. Savur İsyanı (1930)<br />
13. Zeylan İsyanı (1930)<br />
14. Oramar İsyanı (1930)<br />
15. Üçüncü Karaköse (Ağrı) İsyanı (1930)<br />
16. Pülümür İsyanı (1930)<br />
17. Dersim (Tunceli) İsyanı (1937-1938).<br />
<br />
Bu bağlamda Atatürk ve Cumhuriyet dönemindeki Kürtçü ve bölücü karakterli isyanlara karşı verilen tepkiler, yine bu ayrılıkçı Kürt isyanlarının günümüzdeki son halkası olan PKK terör teşkilatı ve onun uzantıları tarafından Aleviler hedef alınmış gibi yansıtılmak istenmektedir. Terör teşkilatı PKK ve uzantıları, kendilerini Alevi topluluklarının hamisiymiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Oysa Anadolu tarihi Kürtlerin Alevi katliamlarıyla doludur.<br />
<br />
Kaynak:Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası<br />
<br />
(facebooktan alıntıdır)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti ile ümmetçi bir Osmanlı devlet yapısından milli bir devlet yapısına geçilmiştir. Her ülkede kendi koşullarına göre var olan üst kimlik, Osmanlı'da ümmetçi dini kimlik iken Türkiye Cumhuriyeti'nde laik milli kimlik olmuştur.<br />
Bölücü Kürtçü siyaset, Alevi toplumunu güdümüne alıp Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı aşılamaya ve çeşitli kesimleri kendine eklemlendirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Cumhuriyet dönemindeki Kürtçü ve bölücü karakterli isyanlara karşı verilen tepkiler, Aleviler hedef alınmış gibi yansıtılmak istenmektedir. Terör teşkilatı PKK ve uzantıları da kendilerini Alevi topluluklarının hamisiymiş gibi göstermeye çalışmaktadır.<br />
Oysa tarihi gerçekler PKK'nın bu yalanlarından çok farklıdır.<br />
<br />
Gerek Türklük gerekse Alevilik bakımından en yıkıcı dönem, Yavuz Sultan Selim dönemine denk gelmektedir.<br />
Pek çok kaynakta Yavuz'un babası 2. Beyazıt’ın Bektaşi olduğundan, Şah İsmail'e "oğlum", Şah İsmail'in de kendisine "baba" dediğinden ve hatta Hacı Bektaş Ardalarından Balım Sultan’ın kendisine kuşak bağlamasından ve Bektaşi toplumuyla ilişkilerini düzenli yürüttüğünden söz edilmesi de son derece önemli bir bilgidir.<br />
<br />
II. Beyazıt’ın Alevilerle ilişkisini yerinde görmeyen Şehzade Selim, "Pederimle görüşüp ahvali, devlete sözlü arz etmek zaruri bir iştir.” diyerek İstanbul’a kadar gitmiş ve neticede işi babasına kılıç çekmeye kadar küfürlü içerikürmüştür.<br />
Tarihimizde Kürtlerin Alevi katliamları, Şafi Kürt Nureddin Müftü El Hamza'nın Şeyhülislamlığı ile başlar. Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislam'ı olan Şafi Kürt El Hamza verdiği fetvalarda şu ifadeleri kullanmıştır:<br />
"Aleviler İslam'ı yok etmeye çalışır, kafir ve dinsizdirler, bunları öldürüp toplumlarını darmadağın etmek bütün Müslümanlara vacip ve farzdır, bunu yaparken ölenler şehittir, bunların hali kafirlerin halinden daha fena ve çirkindir çünkü bunların kestikleri mundardır, nikahları batıldır, malları, kadınları ve dahi çocukları helaldir, onlara gidenler dahi öldürülmelidir, bunlar hem dinsiz hem bozguncu olduklarından katledilmeleri her iki yönden vaciptir."<br />
(Prof. Dr. Şehabettin Tekindağ, "Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Sayı 22, s. 17, 1968)<br />
<br />
Yavuz Selim'in veziri olan ve yine Şeyhülislamlık yapmış olan bir başka Şafi Kürt İbn-i Kemal (Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin Efendi) ise Aleviler için verdiği fetvada şunları söyler:<br />
"Kafirliklerind en şüphe etmiyoruz. Yöreleri Dar'ül Harp'tir. Erkeklerinin ve kadınlarının nikahı geçer*sizdir. Onların çocuklarının her biri zina çocuğudur. Onlardan birinin kestiği hayvan mundar, onların kadınları ve çocukları helal olur. Erkeklerine ge*lince öldürülmeleri vaciptir."<br />
(Mecımüa-i Resal, Süleymaniye Kütüphanesi, Pertev Paşa kısmı No:621)<br />
Bu fetvayı veren İbn-i Kemal'in Alevi katliamlarında başrol oynayan Şafi Kürtlerden olan İdris-i Bitlisi'nin Heşt-Behişt adlı eserini tercüme etmiş olması da oldukça dikkat çekicidir.<br />
Anadolu'daki ilk yoğun Kürt toplulukları, Osmanlı-Safevi savaşları sırasında, Osmanlı’nın isteğiyle "Safevilere karşı cephe kurmak maksadıyla“; Kuzey İran’dan Anadolu'ya taşınarak yerleştirilir. Bu nüfus hareketinin sebep ve sonuçları, bilindiği gibi günümüze değin sarkan problemlerimizi n ilk sahneleri olmuştur.<br />
1514 Çaldıran Savaşı’nda İdris-i Bitlisi liderliğindeki Kürt aşiret reisleri, Şah İsmail’in liderliğindeki Türklerin Safevi Devleti ordularına karşı Osmanlı’ya destek olmuşlardır. Dönemin Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, Kürtlerin bu yardımlarını ödüllendirmiş ve bugünkü İran'ın dağlarından getirilerek Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirilen Kürt aşiretlerine “bir tür özerklik” vermiştir.<br />
<br />
Şafi Kürt Nureddin Müftü El Hamza'nın Şeyhülislamlığı , Şafi Kürt İbn-i Kemal (Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin Efendi)'in vezirliği ve Şafi Kürt İdris-i Bitlisi'nin aşiretler reisliği döneminde Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrasında Anadolu'da Alevi katliamı yapılır.<br />
Pek çok kaynak Anadolu genelindeki bu katliamlarda öldürülen Alevi sayısının 40.000 olduğunu ifade eder.<br />
(40 bin nüfus demek, o tarihin Anadolu’sunda yaklaşık 4 büyük şehrin nüfusu demektir. Aynı tarihte Trabzon’un nüfusu 10 bindir.)<br />
Bu katliamlar, huzursuzluğu artırınca Doğu Anadolu’da “düzenin sağlanması“ görevi Şafi Kürt İdris-i Bitlisi’ye verilir. İdris-i Bitlisi de 25 Kürt aşiretini bir araya getirerek onları, “Alevilerin kökünü kazımaya“ teşvik etmiştir.<br />
İdris-i Bitlisi’nin önerisi üzerine, mezarı Diyarbakır'da olan Enderun devşirmelerinde n Bıyıklı Mehmed Ağa, Diyarbakır bölgesi beylerbeyi yapılmıştır. Yavuz, yayınladığı bir fermanla 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vermiştir. Bu hak sayesinde Kürt aşiret beyleri, bulundukları köyün veya kasabanın sahibi olmuşlardır.<br />
<br />
İdris-i Bitlisi’nin “Selim Şahnamesi“nde yazdığına göre, “40 bin Alevi'nin başı kesilmiştir.“ Şafi Kürt İdiris-i Bitlisi, “Bir şafi Kürt ne kadar günahkar olursa olsun 7 Alevi Türkmen öldürürse cennete gider.“ diyecek kadar sapkındır. Binlerce “Alevi Türkmen“ İdiris-i Bitlisi gibilerin katliamından kurtulmak için “Kürt“ kılığına bürünmüştür.<br />
Yavuz Sultan Selim’in “Kürtleri, Alevilere karşı kullanma karşılığında” Kürtlere verdiği ayrıcalıkları, oğlu Kanuni Sultan Süleyman da devam ettirmiştir.<br />
Aşağıdaki ferman Kanuni Sultan Süleyman’a aittir:<br />
“ (…) Yavuz Sultan Selim zamanında Alevi Türkmenlerin yenilmesinde faideler gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverlikleri karşılığı olarak ve gerekse kendilerinin vaki müracaatları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi, ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletler, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik (mülk) ihsan edilmiştir.”<br />
<br />
(Topkapı Sarayı Arşivi, E-11969 sayılı evrak)<br />
Hem Kanuni Sultan Süleyman'ın hem de Kanuni'nin oğlu II. Selim'in Şeyhülislam'ı ise yine bir Şafi Kürt Ebussuud Efendi olmuştur.<br />
Şafi Kürt Ebussud'un fetvaları da kendinden önceki Kürt Şeyhülislamları n ifadelerini tekrar etmekte ve Alevi katliamını şer'an vacip görmekte ve bir adım daha ileri giderek yedi Alevi öldürene cennetin anahtarının verileceğini vaat etmektedir.<br />
Anadolu'daki bu Alevi katliamları asırlarca sürmüş yeni bir saldırı dalgası da Hamidiye Alayları ile gelmiştir. II. Abdülhamit döneminde Şafi Kürt aşiret reisleri 26 alay kurar. Bu alaylara giren Kürtler uzun ve tehlikeli askerlikten ve vergi vermekten muaf olurlar. Alayların subayları ise İstanbul'da askeri eğitim görmüş Kürt aşiret çocuklarından oluşacaktır. Bu ihtiyacı karşılamak için İstanbul'da Aşiret Mektebi adıyla askeri eğitim veren okullar kurulur. Bu Kürt subaylar gösterdikleri başarılar ile üst mertebelere çıkabileceklerd ir.<br />
<br />
Şafi Kürtlerden oluşturulan ve Ruslara karşı kurulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eşkıyalık yapar. Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk ve katliamlar, tecavüzler yaparlar. Hamidiye Alayları'nda Kürtçü ve ayrılıkçı hareketler de filizlenip örgütlenmeye başlamıştır.<br />
(M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi)<br />
Bütün bu olaylar karşısında Aşiret Mektebi Müdürü Kolağası (Yüzbaşı) Kamil Bey "Bunlar aşiret değil haşerat!” diyecektir. Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra iktidara geçen İttihat ve Terakki Fırkası, Hamidiye Alayları teşkilatını lağveder.<br />
İşte böylece Kürtlerin Alevi katliamlarının kanlı sürecinden geçilerek Cumhuriyet dönemine gelinmiş olur.<br />
Tekrar edelim:<br />
Bölücü Kürtçü siyaset Alevi toplumunu güdümüne alıp Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı aşılamaya ve çeşitli kesimleri kendine eklemlendirmeye çalışmaktadır.<br />
<br />
Osmanlı dönemindeki belli başlı ayrılıkçı Kürt isyanları şunlardır:<br />
1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808,Süleymaniy e)<br />
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)<br />
3. Dersim (Tunceli) Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim-Tunceli)<br />
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)<br />
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)<br />
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan) <br />
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır) <br />
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi) <br />
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis) <br />
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat) <br />
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli) <br />
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan) <br />
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin) <br />
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)<br />
<br />
Cumhuriyet dönemindeki belli başlı ayrılıkçı Kürt isyanları ise şunlardır:<br />
1. Nasturi İsyanı (1924)<br />
2. Şeyh Sait İsyanı (1925)<br />
3. Raçkıtan ve Raman İsyanı (1925)<br />
4. Sason İsyanı (1925)<br />
5. Karaköse (Ağrı) İsyanı (1926)<br />
6. Koçuşağı İsyanı (1926)<br />
7. Mutki İsyanı (1927)<br />
8. İkinci Karaköse (Ağrı) İsyanı (1927)<br />
9. Bicar İsyanı (1927)<br />
10. Asi Resul İsyanı (1929)<br />
11. Tendürük İsyanı (1929)<br />
12. Savur İsyanı (1930)<br />
13. Zeylan İsyanı (1930)<br />
14. Oramar İsyanı (1930)<br />
15. Üçüncü Karaköse (Ağrı) İsyanı (1930)<br />
16. Pülümür İsyanı (1930)<br />
17. Dersim (Tunceli) İsyanı (1937-1938).<br />
<br />
Bu bağlamda Atatürk ve Cumhuriyet dönemindeki Kürtçü ve bölücü karakterli isyanlara karşı verilen tepkiler, yine bu ayrılıkçı Kürt isyanlarının günümüzdeki son halkası olan PKK terör teşkilatı ve onun uzantıları tarafından Aleviler hedef alınmış gibi yansıtılmak istenmektedir. Terör teşkilatı PKK ve uzantıları, kendilerini Alevi topluluklarının hamisiymiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Oysa Anadolu tarihi Kürtlerin Alevi katliamlarıyla doludur.<br />
<br />
Kaynak:Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası<br />
<br />
(facebooktan alıntıdır)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevi katliamı devlet politikasıdır]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-alevi-katliami-devlet-politikasidir.html</link>
			<pubDate>Mon, 20 Jul 2015 19:58:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-alevi-katliami-devlet-politikasidir.html</guid>
			<description><![CDATA[Tags: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevi katliamı, Alevi Katliamları, Çorum katliamı, Sivas katliamı, Malatya Katliamı, Alevi katliamı el nusra, Alevi katliamı suriye</span><br />
<br />
Önce biz Aleviler kendi korkularımızla yüzleşmeli, kendi gerçekliğimizi sorgulamalıyız...<br />
<br />
Koçgiri'den Gazi'ye Alevi katliamları<br />
 <br />
Mustafa Karabudak<br />
 <br />
Anadolu’nun kadim halklarından biri olan Aleviler, kendi yaşam tarzları, doğa ve insan sevgisiyle dolu hümanist bakışları ve kurulu düzenden uzak durmalarıyla kendi dünyalarında yaşayan bir halktır.<br />
 <br />
Yaşam tarzımızdaki ‘müsaiplik’, ‘ikrar’, ‘yol arkadaşlığı’ ve inançları doğrultusunda ki cemlerde hem kendi inançlarını yayıp zenginleştirmişler, kurdukları mahkemelerle kendi adaletlerini sağlamışlardır. Bu bağımsız duruşları, Selçuklu’dan günümüze sistemi hep rahatsız etmiştir. Kendilerine benzetemediği Alevileri katletme yoluna gitmişlerdir.<br />
 <br />
Osmanlı’da da katliamlara, kıyımlara uğrayan Aleviler, Osmanlı’nın çöküşüyle onarılma sürecinden sonra yeni kurulacak devletin cumhuriyet olması ve Anadolu’da yaşayan halkların kendi inanç, dil ve dinleriyle yaşayacağını vaat edecek bu sisteme destek olmuş, bedel ödemiş, kurulması için çaba göstermişlerdir.<br />
 <br />
Kurtuluş Savaşı öncesi Kürtler ve Alevilerle bağımsızlık sonrası için “siyasal” ve “kültürel” özerklik protokolleri imza altına alınıp güvence verilen halklara sonradan İttihat ve Terakki’nin “tek dil, tek din, tek millet” politikaları gereği verilen sözler tutulmamıştır.<br />
 <br />
Kurtuluş Savaşı sonrasında yerine getirilmeyen vaatler ve yok sayma politikası Koçgiri bölgesinde Ankara’ya karşı bir isyan başlatmıştır. Verilen sözleri, yazışmaları ve protokolleri görmezden gelen hükümet, bu isyanı kanla bastırma yoluna gitmiştir. Cumhuriyet ilk icraatına Alevi katliamıyla başlamıştır.<br />
 <br />
Koçgiri Bölgesindeki Kürt Alevilerin “bertaraf” edilmesi için 9 Aralık 1920’de Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu’na, Koçgiri’yi tenkil etme (bastırma, katliam) emri verilmiştir. 1915 yılında Ermenileri hunharca katlettikten sonra “’Zo’ diyenleri temizledik. Şimdi ‘Lo4 diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” diyen Nurettin Paşa’ya ve Topal Osman’a görev verilmiştir. Topal Osman 1914–1915 yıllarında Karadeniz’de Pontus Rumlarını ve Erzurum Kars yöresinde Ermenileri öldürme, tecavüz etme, yağma yağmacılıktan başarılarından ötürü ödüllendirilip Muhafız Alayı Komutanı yapılan bir katildir.<br />
 <br />
6 Mart 1921 başlayan isyan, bir devlet katliamına dönüşmüştür; yaklaşık olarak 500 Koçgirili öldürülmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, taciz, talan, tecavüzün çetelesi ise hiç kayıtlara geçmemiş, yaklaşık 2 bin kişi başka şehirlere sürgüne gönderilmiştir.<br />
 <br />
17 Haziran 1921’de kanla bastırılan Koçgiri İsyanı, devlet için de daha sonra girişecekleri Dersim katliamının provasıydı aslında. Asıl hedef Dersim’dir ve 16 yıl sonra ön hazırlığını yıllarca kurgulayıp şartlarını olgunlaştıran devlet, özenle seçtiği komutanlarını Dersim’de görevlendirmiştir. Mesela, Dersim Katliamı’nda görev alan General Abdullah Alpdoğan Nurettin Paşa’nın torunudur.<br />
 <br />
4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu’nun bir kararı ile Dersim’i bitirmek, geride hiçbir varlık bırakmadan ele geçirmeyi amaçlayarak harekete geçer. Seyit Rıza ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte idam edilirler.<br />
 <br />
1937-1938’te Dersim’e yapılan askeri harekâtın resmi belgelerdeki bilânçosu 13 bin civarında insanın öldüğü, 14 bin civarında insanın da iskân kararlarıyla Batı illerine sürgüne gönderildi şeklindedir. Gerçek rakam ise açıklanan resmi rakamın üç- dört katıdır.<br />
 <br />
18 Nisan 1978’de Malatya katliamında devlet tarafından organize edilip sokağa salınan faşist güruh ortalığı savaş alanına çevirir. Bu saldırıda sekiz Alevi öldürülmüş, 100’den fazla kişi yaralanmış, 680 işyeri talan edilmiştir. Olaylardan sonra 300 kadar Alevi esnaf ve 40 bin kadar Alevi, Malatya’yı terk ederek metropollere göçer.<br />
 <br />
<br />
 <br />
1-4 Eylül 1978 Sivas katliamında da aynı senaryo konur ortaya, devlet eliyle örgütlenen faşist güruh, halkı da galeyana getirip günlerce şehirde korku salıp katliam yapmışlardır. On yedi kişi öldürülmüştür. Saldırı, yüzlerce yaralı ve bine yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin de yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır.<br />
 <br />
19–26 Aralık 1978 tarihe ’Maraş Katliamı’ diye geçen korkunç olaylarda ülkücülerin yönlendirdiği kitleler daha önceden tespit edilen evlere saldırıya geçmiş, saldırganlar -resmi rakamlara göre- çoğu Alevi 111, gayri resmi kaynaklara göre 150 kişiyi korkunç şekilde öldürmüş, yüzlerce kişiyi ağır şekilde yaralamış, çok sayıda kadına tecavüz etmiş, yüzlerce ev ve işyerini tahrip etmişlerdir. Maraş’ta da katliam sonrası göç başlamıştır.<br />
 <br />
27 Mayıs -5 Temmuz 1980 Çorum katliamında ise 57 kişi hayatını kaybetmiş, 200′ün üstünde kişi yaralanmış, 300′e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmiştir.<br />
 <br />
2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’nda Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’a giden otuz üç canımız katledilmiş, elli bir kişi yaralanmıştır. Bu çağda bir insanlık ayıbı yaşanmıştır. Devlet kendi organize ettiği dinci gerici güruhun şehrin ortasında katliam yapmasına göz yummuştur.<br />
 <br />
12 Mart 1995 günü, İstanbul’un Gazi Mahallesi’ndeki İsmet Paşa Caddesi üzerinde bulunan, çoğunlukla Alevilerin gittiği Doğu, Dostlar ve Yavuz Kardeşler isimli kahveler ile bir pastane devletin gayrı resmi güçlerince taranmıştır. Doğu Kahvesi’nde bulunan Halil Kaya adlı Alevi dedesi yaylım ateşinde hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine Gazi Mahallesi’nin emekçi halkı sokağa dökülüp, bütün bu olanlara eylemlerle karşılık vermişlerdir. Bir süre sonra, eylemlerin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’ne de sıçramasıyla polis silahla karşılık vererek doğrudan eylemcilerin üstüne ateş açarak, Gazi’de on yedi, Ümraniye’de beş olmak üzere toplamda yirmi iki kişi katlederken yüzlerce insan yine polis kurşunlarıyla yaralanmıştır. Bu katliamın hemen akabinde Hasan Ocak, 21 Mart günü polis tarafından kaçırılıp, işkencede öldürülür. Cenazesi ise ancak yaratılan duyarlılık sonucu aylar sonra bulunabilmiştir.<br />
 <br />
Yaşanan bunca katliama rağmen, Alevilerin kafasındaki yüce devlet olgusu hala kırılmamıştır. Hiçbir zaman, devleti sorgulamamış, dönem dönem ya hükümetleri suçlamışlar ya da faşist-dinci gerici grupları hedef almışlardır.<br />
 <br />
Mesela, Koçgiri’de, “Atatürk olmasaydı, Nurettin Paşa ve Topal Osman kökümüzü getirirdi” düşüncesi katliamın gerçek sorumlularını görmeyip, bu iki askere yüklemişlerdir. Dersim katliamından sonra, kendilerince “başarılı” buldukları, katliam sonrasında, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak 3. Ordu’ya Orgeneral Kazım Orbay aracılığıyla takdirlerini sunmuştur. Ayrıca Orbay, Cumhurbaşkanı Atatürk’e harekâtın başarıyla bittiğini bildiren bir telgraf gönderdikten sonra Mustafa Kemal de Genelkurmay Başkanlığı’na takdir yazısı yazmıştır:<br />
Ordumuzun yüksek ve her vakit olduğu gibi milletin emniyetine cidden layık kıymet ve kudretle dolu manevrasının çok istifadeli safhalar göstererek bittiğini bildiren telgraflarınızı aldım. Türk ordusunun yarattığı bu yıl dönümü günlerinde kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleriyle doludur…<br />
 <br />
Buna rağmen Dersim katliamının tek suçlusu Celal Bayar’dır. Maraş katliamında, üç gün sonra giden devlet ise, sağ kalanları da göçe zorlamıştır. Günler öncesinden katliam bilgisi olan Ecevit’e bunun hesabı sorulmamıştır. Madımak yanarken herkes duymuş, bir tek Erdal İnönü’nün haberi olmamıştır. Koçgiri’den Gazi’ye yaşanan katliamın gerçek suçluları sorgulanmamış, hesap sorulmamış, görülen davalar zaman aşımına uğratılmış, tespit edilip mahkeme karşısına çıkarılan katliam sanıkları da çok komik cezalarla adeta onurlandırılmışlardır.<br />
 <br />
Alevi katliamı devlet politikasıdır; önce katledip sindirmek, yaşadığı topraklarda can güvenliği olmayan Alevileri metropollere göçe zorlamak, burada hem ekonomik yönden zayıflatmak, köklerinden kopartıp gelen Alevileri de kolayca asimile etmektir.<br />
 <br />
Önce biz Aleviler kendi korkularımızla yüzleşmeli, kendi gerçekliğimizi sorgulamalıyız. Eğer doğruları tam tespit edip dostumuzu, düşmanımızı belirlersek süreci de daha iyi okur, yapılan yanlışları da doğru tespit etmiş oluruz.<br />
<br />
<a href="http://alinteri.org/alevi-katliami-devlet-politikasidir.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://alinteri.org/alevi-katliami-devle...sidir.html</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tags: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevi katliamı, Alevi Katliamları, Çorum katliamı, Sivas katliamı, Malatya Katliamı, Alevi katliamı el nusra, Alevi katliamı suriye</span><br />
<br />
Önce biz Aleviler kendi korkularımızla yüzleşmeli, kendi gerçekliğimizi sorgulamalıyız...<br />
<br />
Koçgiri'den Gazi'ye Alevi katliamları<br />
 <br />
Mustafa Karabudak<br />
 <br />
Anadolu’nun kadim halklarından biri olan Aleviler, kendi yaşam tarzları, doğa ve insan sevgisiyle dolu hümanist bakışları ve kurulu düzenden uzak durmalarıyla kendi dünyalarında yaşayan bir halktır.<br />
 <br />
Yaşam tarzımızdaki ‘müsaiplik’, ‘ikrar’, ‘yol arkadaşlığı’ ve inançları doğrultusunda ki cemlerde hem kendi inançlarını yayıp zenginleştirmişler, kurdukları mahkemelerle kendi adaletlerini sağlamışlardır. Bu bağımsız duruşları, Selçuklu’dan günümüze sistemi hep rahatsız etmiştir. Kendilerine benzetemediği Alevileri katletme yoluna gitmişlerdir.<br />
 <br />
Osmanlı’da da katliamlara, kıyımlara uğrayan Aleviler, Osmanlı’nın çöküşüyle onarılma sürecinden sonra yeni kurulacak devletin cumhuriyet olması ve Anadolu’da yaşayan halkların kendi inanç, dil ve dinleriyle yaşayacağını vaat edecek bu sisteme destek olmuş, bedel ödemiş, kurulması için çaba göstermişlerdir.<br />
 <br />
Kurtuluş Savaşı öncesi Kürtler ve Alevilerle bağımsızlık sonrası için “siyasal” ve “kültürel” özerklik protokolleri imza altına alınıp güvence verilen halklara sonradan İttihat ve Terakki’nin “tek dil, tek din, tek millet” politikaları gereği verilen sözler tutulmamıştır.<br />
 <br />
Kurtuluş Savaşı sonrasında yerine getirilmeyen vaatler ve yok sayma politikası Koçgiri bölgesinde Ankara’ya karşı bir isyan başlatmıştır. Verilen sözleri, yazışmaları ve protokolleri görmezden gelen hükümet, bu isyanı kanla bastırma yoluna gitmiştir. Cumhuriyet ilk icraatına Alevi katliamıyla başlamıştır.<br />
 <br />
Koçgiri Bölgesindeki Kürt Alevilerin “bertaraf” edilmesi için 9 Aralık 1920’de Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu’na, Koçgiri’yi tenkil etme (bastırma, katliam) emri verilmiştir. 1915 yılında Ermenileri hunharca katlettikten sonra “’Zo’ diyenleri temizledik. Şimdi ‘Lo4 diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” diyen Nurettin Paşa’ya ve Topal Osman’a görev verilmiştir. Topal Osman 1914–1915 yıllarında Karadeniz’de Pontus Rumlarını ve Erzurum Kars yöresinde Ermenileri öldürme, tecavüz etme, yağma yağmacılıktan başarılarından ötürü ödüllendirilip Muhafız Alayı Komutanı yapılan bir katildir.<br />
 <br />
6 Mart 1921 başlayan isyan, bir devlet katliamına dönüşmüştür; yaklaşık olarak 500 Koçgirili öldürülmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, taciz, talan, tecavüzün çetelesi ise hiç kayıtlara geçmemiş, yaklaşık 2 bin kişi başka şehirlere sürgüne gönderilmiştir.<br />
 <br />
17 Haziran 1921’de kanla bastırılan Koçgiri İsyanı, devlet için de daha sonra girişecekleri Dersim katliamının provasıydı aslında. Asıl hedef Dersim’dir ve 16 yıl sonra ön hazırlığını yıllarca kurgulayıp şartlarını olgunlaştıran devlet, özenle seçtiği komutanlarını Dersim’de görevlendirmiştir. Mesela, Dersim Katliamı’nda görev alan General Abdullah Alpdoğan Nurettin Paşa’nın torunudur.<br />
 <br />
4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu’nun bir kararı ile Dersim’i bitirmek, geride hiçbir varlık bırakmadan ele geçirmeyi amaçlayarak harekete geçer. Seyit Rıza ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte idam edilirler.<br />
 <br />
1937-1938’te Dersim’e yapılan askeri harekâtın resmi belgelerdeki bilânçosu 13 bin civarında insanın öldüğü, 14 bin civarında insanın da iskân kararlarıyla Batı illerine sürgüne gönderildi şeklindedir. Gerçek rakam ise açıklanan resmi rakamın üç- dört katıdır.<br />
 <br />
18 Nisan 1978’de Malatya katliamında devlet tarafından organize edilip sokağa salınan faşist güruh ortalığı savaş alanına çevirir. Bu saldırıda sekiz Alevi öldürülmüş, 100’den fazla kişi yaralanmış, 680 işyeri talan edilmiştir. Olaylardan sonra 300 kadar Alevi esnaf ve 40 bin kadar Alevi, Malatya’yı terk ederek metropollere göçer.<br />
 <br />
<br />
 <br />
1-4 Eylül 1978 Sivas katliamında da aynı senaryo konur ortaya, devlet eliyle örgütlenen faşist güruh, halkı da galeyana getirip günlerce şehirde korku salıp katliam yapmışlardır. On yedi kişi öldürülmüştür. Saldırı, yüzlerce yaralı ve bine yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin de yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır.<br />
 <br />
19–26 Aralık 1978 tarihe ’Maraş Katliamı’ diye geçen korkunç olaylarda ülkücülerin yönlendirdiği kitleler daha önceden tespit edilen evlere saldırıya geçmiş, saldırganlar -resmi rakamlara göre- çoğu Alevi 111, gayri resmi kaynaklara göre 150 kişiyi korkunç şekilde öldürmüş, yüzlerce kişiyi ağır şekilde yaralamış, çok sayıda kadına tecavüz etmiş, yüzlerce ev ve işyerini tahrip etmişlerdir. Maraş’ta da katliam sonrası göç başlamıştır.<br />
 <br />
27 Mayıs -5 Temmuz 1980 Çorum katliamında ise 57 kişi hayatını kaybetmiş, 200′ün üstünde kişi yaralanmış, 300′e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmiştir.<br />
 <br />
2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’nda Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’a giden otuz üç canımız katledilmiş, elli bir kişi yaralanmıştır. Bu çağda bir insanlık ayıbı yaşanmıştır. Devlet kendi organize ettiği dinci gerici güruhun şehrin ortasında katliam yapmasına göz yummuştur.<br />
 <br />
12 Mart 1995 günü, İstanbul’un Gazi Mahallesi’ndeki İsmet Paşa Caddesi üzerinde bulunan, çoğunlukla Alevilerin gittiği Doğu, Dostlar ve Yavuz Kardeşler isimli kahveler ile bir pastane devletin gayrı resmi güçlerince taranmıştır. Doğu Kahvesi’nde bulunan Halil Kaya adlı Alevi dedesi yaylım ateşinde hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine Gazi Mahallesi’nin emekçi halkı sokağa dökülüp, bütün bu olanlara eylemlerle karşılık vermişlerdir. Bir süre sonra, eylemlerin Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’ne de sıçramasıyla polis silahla karşılık vererek doğrudan eylemcilerin üstüne ateş açarak, Gazi’de on yedi, Ümraniye’de beş olmak üzere toplamda yirmi iki kişi katlederken yüzlerce insan yine polis kurşunlarıyla yaralanmıştır. Bu katliamın hemen akabinde Hasan Ocak, 21 Mart günü polis tarafından kaçırılıp, işkencede öldürülür. Cenazesi ise ancak yaratılan duyarlılık sonucu aylar sonra bulunabilmiştir.<br />
 <br />
Yaşanan bunca katliama rağmen, Alevilerin kafasındaki yüce devlet olgusu hala kırılmamıştır. Hiçbir zaman, devleti sorgulamamış, dönem dönem ya hükümetleri suçlamışlar ya da faşist-dinci gerici grupları hedef almışlardır.<br />
 <br />
Mesela, Koçgiri’de, “Atatürk olmasaydı, Nurettin Paşa ve Topal Osman kökümüzü getirirdi” düşüncesi katliamın gerçek sorumlularını görmeyip, bu iki askere yüklemişlerdir. Dersim katliamından sonra, kendilerince “başarılı” buldukları, katliam sonrasında, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak 3. Ordu’ya Orgeneral Kazım Orbay aracılığıyla takdirlerini sunmuştur. Ayrıca Orbay, Cumhurbaşkanı Atatürk’e harekâtın başarıyla bittiğini bildiren bir telgraf gönderdikten sonra Mustafa Kemal de Genelkurmay Başkanlığı’na takdir yazısı yazmıştır:<br />
Ordumuzun yüksek ve her vakit olduğu gibi milletin emniyetine cidden layık kıymet ve kudretle dolu manevrasının çok istifadeli safhalar göstererek bittiğini bildiren telgraflarınızı aldım. Türk ordusunun yarattığı bu yıl dönümü günlerinde kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleriyle doludur…<br />
 <br />
Buna rağmen Dersim katliamının tek suçlusu Celal Bayar’dır. Maraş katliamında, üç gün sonra giden devlet ise, sağ kalanları da göçe zorlamıştır. Günler öncesinden katliam bilgisi olan Ecevit’e bunun hesabı sorulmamıştır. Madımak yanarken herkes duymuş, bir tek Erdal İnönü’nün haberi olmamıştır. Koçgiri’den Gazi’ye yaşanan katliamın gerçek suçluları sorgulanmamış, hesap sorulmamış, görülen davalar zaman aşımına uğratılmış, tespit edilip mahkeme karşısına çıkarılan katliam sanıkları da çok komik cezalarla adeta onurlandırılmışlardır.<br />
 <br />
Alevi katliamı devlet politikasıdır; önce katledip sindirmek, yaşadığı topraklarda can güvenliği olmayan Alevileri metropollere göçe zorlamak, burada hem ekonomik yönden zayıflatmak, köklerinden kopartıp gelen Alevileri de kolayca asimile etmektir.<br />
 <br />
Önce biz Aleviler kendi korkularımızla yüzleşmeli, kendi gerçekliğimizi sorgulamalıyız. Eğer doğruları tam tespit edip dostumuzu, düşmanımızı belirlersek süreci de daha iyi okur, yapılan yanlışları da doğru tespit etmiş oluruz.<br />
<br />
<a href="http://alinteri.org/alevi-katliami-devlet-politikasidir.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://alinteri.org/alevi-katliami-devle...sidir.html</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yavuz Sultan Selim ve Din Devlet İşleri]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-yavuz-sultan-selim-ve-din-devlet-isleri.html</link>
			<pubDate>Sat, 21 Dec 2013 15:20:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">bektasi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-yavuz-sultan-selim-ve-din-devlet-isleri.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Adının İstanbul Boğazı üzerinde inşa edilen 3. asma köprüye verilmesi; Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan ve Aleviler tarafından tepkiyle karşılanan 9’uncu Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selimi Yüksekova Haber Gazetesi’nin okuyucularına kısa da olsa tanıtmak istedim. Çünkü Kürdistan’da da kıyımlar gerçekleştiren Yavuz Sultan Selim’in Kürtler tarafından da yakından tanınması gerektiğine inanıyorum.</span><br />
<br />
1. Selim olarak da bilinen Yavuz; Osmanlı Padişahlarından 2. Beyazıt’ın 8 oğlundan en küçüğüdür. 5 kardeşi babaları sağ iken ölmüştü. Zor kullanarak babasını iktidardan uzaklaştırdı. 1512 yılında Padişahlık koltuğuna oturdu. İlk işi hayatta olan ağabeylerinden Ahmet ile Korkut’u ortadan kaldırmak oldu. Taht için babasının gönlünün, oğlu şehzade Ahmet’ten yana olduğunu biliyordu. Ahmet’i; sonradan sadrazamlığa yükselttiği kapıcı başı Sinan Ağa’ya kementle boğdurtarak işini bitirdi. Sağ kalan tek kardeşi Korkut Manisa’da yaşıyordu. Onunda peşine cellatları düşürdü. Kuşatıldığını öğrenen Korkut, sakallarını beyaza boyatıp sarayın arka kapısından çıktı ve bir mağaraya sığındı. 3 hafta sonra ihbar üzerine yakalanarak Bursa’ya küfürlü içerikürülürken; Kütahya’nın Emet ilçesi yakınlarında şehzade cellatlığıyla tanınan Sinan Ağa tarafından o da kementle boğularak yaşamına son verildi.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim saltanatının 2. Yılında doğudaki hasmı Şah İsmail ile hesaplaşmak üzere yola çıkmadan; ajanları vasıtasıyla ölüm listesine aldığı ve yaşları yedi ile yetmiş arasında olan yaklaşık 40 bin Anadolu Alevisini kılıçtan geçirdi. Bu temizlik hareketinden sonra Çaldıran yolculuğuna başladı. Sünni Islama bağlılığı ve Osmanlı sarayına yakınlığıyla tanınan Mevlana İdris-i Bidlisi’nin diplomatik çalışmaları sonunda Şafii mezhebine mensup 16 Kürt beyinin savaşta Osmanlıların saflarında yer almaları sağlandı. “Kızılbaş gavuru İran’a“ karşı savaşmanın bir nevi CİHAD olduğuna Kürt beyleri de inandırılmıştı. Çaldıran Ova’sında gerçekleşen meydan savaşı Şah İsmail kuvvetlerinin yenilgisiyle sonuçlandı. Hakkari beyi Çaldıran Savaşı’nda tarafsızlığını koruyarak katılmadı. Kürt coğrafyası fiilen ikiye bölündüyse de savaşın tarihi topraklarında gerçekleştiği VAN ili dahi ancak savaştan 34 yıl sonra, yani 1548 yılında Osmanlıların egemenlik sınırları içine alındı. Derin devletin en derin kuyusunda yetişen emekli Albay Nazmi Sevgen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Türk kökenli Kürt Beylikleri isimli kitabında; savaş sonrasında kendisine biat etmeye gelen Kürt İbrahim Ağa ile 150 adamını dar ağacına çektirerek, Kürtlere Osmanlının demir yumruğunu göstermişti. Kendisine bağlılığını sunmaya gelen Kürt İbrahim Ağa ile adamlarının vahşice öldürülmeleri, aynı zamanda kendi saflarında çarpışan Kürt beylerine de bir gözdağıydı. Çünkü bu da tarihleri boyunca uyguladıkları bir taktikti.<br />
<br />
Yavuz Selim iktidarını kardeşlerinin hayatta kalan çocuklarını da ortadan kaldırarak sağlamlaştırdı. 8 yıllık saltanatı döneminde atadığı 6 sadrazamdan 3’ünü cellatlara teslim etti. İlk idam ettirdiği Vezir-i Azamı Koca Mustafa Paşa oldu. Koca Mustafa Paşa devşirme kökenliydi. Sultan Beyazıt döneminde İtalya’ya sığınan CEM SULTAN’ı zehirletmek için PAPA ile anlaşan ve infazı gerçekleştiren bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı Yavuz Selim’in ilk sadrazamlığına terfi ettirilmiştir. Yavuz’a karşı taht kavgası veren kardeşi Ahmet’le mektuplaştığı gerekçesiyle; Bursa’da Padişahla yemek yerken, idamın habercisi olan kara kaftan giydirilerek kementle boğduruldu. 1514 yılında üçüncü Vezir-i azamı DUKAKİN OĞLU AHMET PAŞA’yı önce kendisi hançerledi. Sonrada ak hadım ağalarına teslim edilerek kafası kesildi. Yavuz’un gaddarlığını gösteren cinayet ise Vezir-i Azamı Yunus Paşa’ın öldürülmesidir. Mısır seferinde sadrazamlığa yükselttiği Yunus Paşa; dönüş yolculuğunda Padişaha; Mısır yönetiminin Çerkez Hayır Bey’e verildiğine alındığını dile getirirken, onun için de ölüm fermanı verildi. Sadrazamını öldürtmekle hıncını alamayan ve Mısır Memlüklerinden aldığı Sünni İslam halifeliğinin mührünü de cebinde taşıyan yeni Osmanlı halifesi Yavuz; “beş on dakika önce tatlı tatlı konuşmakta olduğu Vezir-i Azam-ı Yunus Paşa’nın kesilmiş kafasını eline aldı. Üç gün beraberinde taşıdı kafayı. Üç gün sonra Katya’da gömdürdü ancak… Tarih 1517 Eylül’ü gösteriyordu.” (Çetin Altan,Tarihin Saklanan yüzü,S.36)<br />
<br />
Böylece ilk Osmanlı halifesi unvanını alan Sultan Selim; öldürttüğü sadrazamının kesik başını, üç gün kucağında taşıyarak halifeliğini kutladı ve kutsadı. Savaştan sonra binlerce deveye yüklediği ganimetlerle İstanbul’a döndü. Hiç kuşku yok ki, en büyük kazanımı; Hz.Ali inanırlarının İran sarayında bulunan ŞİİLİK mühürüne karşı Muaviye’nin, yani Sünni İslam’a ait mühürü Bab-ı Ali sarayına getirmesi oldu. Çünkü bu sihirli damgayı yönetim merkezine taşımakla 600 yıl İran İmparatorluğuna karşı ayakta kalabildi. Osmanlı hanedanı İstanbul ve Tahran yönetimleri birkaç asır ŞİİLİK ve SÜNNİLİK inançlarını kullanarak insanları savaş yakıtı olarak kullandılar. Bugün de Türkiye, İran halkları arasında yatan husumetin temelinde; Yavuz Selim ile Şah İsmail tarafından ekilen mezhepsel tohumlar canlı ve etkilidir.<br />
<br />
İslamiyet öncesinde var olan inanç mayalı iktidar kavgasının temeli; Miladi 7. yüzyılın ortalarında Arabistan yarımadası’ında Hz. Ali ile Muaviye tarafından yeniden atılarak alevlendirildi. Yavuz Sultan Selim ve derin devletini temsil eden kurmayları; iktidar kavgasının bu mühürler olmadan sürdürülmeyeceğinin bilincindeydiler. Zaten iki imparatorluk arasında yüzyıllara yayılan savaşlar da bu sloganlarla sürdürüldü.<br />
Osmanlı Padişahı, Memlüklerden zor kullanarak aldığı hilafet mührünü almakla; keskin olan Osmanlı kavmiyetçilik kılıcını; iktidarını kalıcılaştırmak ve kutsamak için; bir orta doğu gerçeği olan süslü bir inanç kını içinde muhafaza etmeyi başardı. Artık saltanat merkezi İstanbul; kavmiyet-din ortak iktidarının üç kıtaya hükmeden merkezi olacaktı. “Kavmi Necip” Araplara da boyun eğdirilerek, bölgenin kutsal kentleri olan Kudüs, Mekke, Medine, Necep, Kerbela ve benzerleri Osmanlı sömürgeci sisteminin içine alınarak iktidara kutsal bir ivme kazandırıldı. Emeviler döneminde Şam’a, Abbasiler iktidarında Bağdat’a, Memlükler zamanında Kahire’ye yönelen ganimet yüklü kervanların yönü artık İstanbul Boğazı’na nazır Bab-ı Ali sarayına çevrilmişti. Aslında Muaviye’den miras kalan Sünnilik mührünün kerameti ile İstanbul sarayının kasası tam altı asır savaş ganimetleri ile dolup taşacaktı. Hanedan ve onun günümüzdeki savunucuları; bunu, Suriye-Mısır çöllerinde Mercidabık ve Ridanya savaşlarını kazanan Sultan Selim’e borçlu olduklarının bilincindedirler. Yavuz Sultan Selim’in ölümünden 493 yıl sonra, adını boğaz köprüsüyle yaşatmak isteniyor, 5 asır ganimetlerle beslenmenin iyiliğini ödemeye ve günümüzde başta İran olmak üzere Şiilik mührünü saraylarında bulunduran Müslüman ülkelere karşı yeri geldikçe bunu silah olarak yeniden kullanmaya Ankara hükümeti temel politika olarak benimsememiş görünüyor.Yavuz Sultan Selim 8 yıllık kısa iktidarı döneminde sadece Müslüman halkların kanını dökerek ganimet topladı. Yenilemek gerekirse, Sünnilik mührünü İstanbul’a taşımakla hanedanı için büyük bir kazanım elde etmiştir.<br />
Milliyetçi muhafazakar Ankara hükümeti için Müslüman halkları kılıçtan geçirmekten ziyade; hilafet mührünü gerçek sahipleri olan “kacm-i Necip” Araplardan alarak Türklere kazandırması önemlidir. Ne kadar dindar görünürlerse görünsünler; Türk, Arap ve Fars egemenleri için uygulamada milliyetçilik hep önde, muhafazakarlık da ikinci sırada yer almıştır. Yani birincisi keskin bir kılıç, ikincisi ise kılıcı koruyan süslü, dokunulmaz, kutsal bir kın işlevini görmüştür. Bu bölge gerçeğini geçmişte ve hatta günümüzde algılamayan tek Müslüman halk Kürtler olmuştur. Kürtleri tutsak alan din kardeşleri; kendi milliyetçiliklerini sürekli bileyip zirveye taşırken; Kürtlere de sadece inançlarla beslenmeleri tavsiye edilmiştir.<br />
<br />
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Sünni İslam halifesinin koltuğunu zor kullanarak ele geçirmesi; döktüğü Müslüman halkların kanını gözlerden uzak tuttu. Kardeşlerine, onların çocuklarına, sadrazamlarına, Alevilere yaptığı mezalimi, kalın bir inanç örtüsüyle kapatarak meşruiyet kazandırdı. İşte, din-devlet ortaklığının egemenlere tanıdığı dokunulmaz, tartışılmaz ayrıcalık da budur. Med İmparatorluğunun yıkılışından sonra merkezileşemeyen Kürtler, bu bölgesel gerçeği hiçbir zaman kavrayamadılar. Kısacası Haçlı ordularını durduran Kürt kökenli Selahaddin Eyyubi‘nin halkının özgürlüğü ve devletinin kalıcılığı için yapamadığını; Osmanlı Padişahı Sultan Selim Türkler için hayata geçirmiştir. Gerçi bölgenin yerli halkı olan Kürtlerle, coğrafyaya sonradan gelen Türklerin din devlet ilişkilerine bakışlarında farklılıklar vardır. Bağdat Abbasilerinin hizmetine giren Irak Selçukilerinin bu yakın ilişkiden dolayı din-devlet birlikteliğinin önemini; o süreçte özerk, bölünmüş beylikler biçiminde siyasal yaşamlarını sürdüren Kürtlere göre daha erken kavradıkları söylenebilir. Zaten Bağdat’taki Selçuklu hükümdarı yaşlı Ertuğrul, Abbasi halifesinin kızını alarak, halife ile paylaştığı iktidarına, Yavuz Selim’den çok önce kutsal bir ivme kazandırmayı başarmıştı. Oysa iktidarını güçlendirmek için Mısır’daki Fatimi Halifesi Azıd’ın güzel kız kardeşi Seyyidetül Melike’yi nikahlamak için Kürt Sultan Selahaddin’e de öneri küfürlü içerikürülmüştü. Fakat derin devlet yoksun olan bizim Selahaddin Yusuf’un gözleri; Aslan Yürekli Richard’ı yenmekten başka bir şey göremiyordu. Onun için de Yavuz Sultan Selim devleti 600 yıl yaşarken; Tüm dünyanın kahramanlığını onayladığı bizim Kürt Sultan Selahaddin’in devleti ancak 130 yıl yaşayabildi.<br />
<br />
Ankara’nın milliyetçi-muhafazakar hükümeti; Şiilerle Sünniler arasındaki iktidar kavgasının bitmeyeceğinin ve bunun daha uzun yıllar süreceğinin farkındadır. Şii dünyasına karşı Yavuz Sultan Selim ünvanını bir silah gibi kullanmayı; bölge politikasının bir parçası olarak görmekte ve buna sarılmayı adeta siyasi miras gibi korumayı tarihsel bir görev bilmektedir. Bitmeyen şii-sünni iktidar kavgasını; bu tür değerleri korumak ve yaşamakla kazanacağına inanıyor. Hem suni, hem de Şii iktidarları tarih boyunca bu tür tahrik, kışkırtma ve yöntemlerle ayakta kalmayı başarmışlardır. Yavuz Sultan Selim’in adının boğaz köprüsüne verilmesi; bölge halklarını, farklı inançları boyunduruk altına alan Anadolu egemenlerinin yeni bir siyasi hamlesidir. Paslı tutsaklık zincirinin bir yeni halkasıdır. Farklı inançlarının bütünleşmesini engelleyen, bölünmeyi yaşatan kötü bir simgedir. Buna karşı çıkan Alevilerin tepkilerini haklı buluyorum. 21. yüzyıl tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde ayrıştırmayı değil, birleştirmeyi özendiren simgelerin yüzyılı olmalıdır.<br />
<br />
İhsan Çölemerikli / yukksekovahaber.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Adının İstanbul Boğazı üzerinde inşa edilen 3. asma köprüye verilmesi; Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan ve Aleviler tarafından tepkiyle karşılanan 9’uncu Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selimi Yüksekova Haber Gazetesi’nin okuyucularına kısa da olsa tanıtmak istedim. Çünkü Kürdistan’da da kıyımlar gerçekleştiren Yavuz Sultan Selim’in Kürtler tarafından da yakından tanınması gerektiğine inanıyorum.</span><br />
<br />
1. Selim olarak da bilinen Yavuz; Osmanlı Padişahlarından 2. Beyazıt’ın 8 oğlundan en küçüğüdür. 5 kardeşi babaları sağ iken ölmüştü. Zor kullanarak babasını iktidardan uzaklaştırdı. 1512 yılında Padişahlık koltuğuna oturdu. İlk işi hayatta olan ağabeylerinden Ahmet ile Korkut’u ortadan kaldırmak oldu. Taht için babasının gönlünün, oğlu şehzade Ahmet’ten yana olduğunu biliyordu. Ahmet’i; sonradan sadrazamlığa yükselttiği kapıcı başı Sinan Ağa’ya kementle boğdurtarak işini bitirdi. Sağ kalan tek kardeşi Korkut Manisa’da yaşıyordu. Onunda peşine cellatları düşürdü. Kuşatıldığını öğrenen Korkut, sakallarını beyaza boyatıp sarayın arka kapısından çıktı ve bir mağaraya sığındı. 3 hafta sonra ihbar üzerine yakalanarak Bursa’ya küfürlü içerikürülürken; Kütahya’nın Emet ilçesi yakınlarında şehzade cellatlığıyla tanınan Sinan Ağa tarafından o da kementle boğularak yaşamına son verildi.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim saltanatının 2. Yılında doğudaki hasmı Şah İsmail ile hesaplaşmak üzere yola çıkmadan; ajanları vasıtasıyla ölüm listesine aldığı ve yaşları yedi ile yetmiş arasında olan yaklaşık 40 bin Anadolu Alevisini kılıçtan geçirdi. Bu temizlik hareketinden sonra Çaldıran yolculuğuna başladı. Sünni Islama bağlılığı ve Osmanlı sarayına yakınlığıyla tanınan Mevlana İdris-i Bidlisi’nin diplomatik çalışmaları sonunda Şafii mezhebine mensup 16 Kürt beyinin savaşta Osmanlıların saflarında yer almaları sağlandı. “Kızılbaş gavuru İran’a“ karşı savaşmanın bir nevi CİHAD olduğuna Kürt beyleri de inandırılmıştı. Çaldıran Ova’sında gerçekleşen meydan savaşı Şah İsmail kuvvetlerinin yenilgisiyle sonuçlandı. Hakkari beyi Çaldıran Savaşı’nda tarafsızlığını koruyarak katılmadı. Kürt coğrafyası fiilen ikiye bölündüyse de savaşın tarihi topraklarında gerçekleştiği VAN ili dahi ancak savaştan 34 yıl sonra, yani 1548 yılında Osmanlıların egemenlik sınırları içine alındı. Derin devletin en derin kuyusunda yetişen emekli Albay Nazmi Sevgen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Türk kökenli Kürt Beylikleri isimli kitabında; savaş sonrasında kendisine biat etmeye gelen Kürt İbrahim Ağa ile 150 adamını dar ağacına çektirerek, Kürtlere Osmanlının demir yumruğunu göstermişti. Kendisine bağlılığını sunmaya gelen Kürt İbrahim Ağa ile adamlarının vahşice öldürülmeleri, aynı zamanda kendi saflarında çarpışan Kürt beylerine de bir gözdağıydı. Çünkü bu da tarihleri boyunca uyguladıkları bir taktikti.<br />
<br />
Yavuz Selim iktidarını kardeşlerinin hayatta kalan çocuklarını da ortadan kaldırarak sağlamlaştırdı. 8 yıllık saltanatı döneminde atadığı 6 sadrazamdan 3’ünü cellatlara teslim etti. İlk idam ettirdiği Vezir-i Azamı Koca Mustafa Paşa oldu. Koca Mustafa Paşa devşirme kökenliydi. Sultan Beyazıt döneminde İtalya’ya sığınan CEM SULTAN’ı zehirletmek için PAPA ile anlaşan ve infazı gerçekleştiren bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı Yavuz Selim’in ilk sadrazamlığına terfi ettirilmiştir. Yavuz’a karşı taht kavgası veren kardeşi Ahmet’le mektuplaştığı gerekçesiyle; Bursa’da Padişahla yemek yerken, idamın habercisi olan kara kaftan giydirilerek kementle boğduruldu. 1514 yılında üçüncü Vezir-i azamı DUKAKİN OĞLU AHMET PAŞA’yı önce kendisi hançerledi. Sonrada ak hadım ağalarına teslim edilerek kafası kesildi. Yavuz’un gaddarlığını gösteren cinayet ise Vezir-i Azamı Yunus Paşa’ın öldürülmesidir. Mısır seferinde sadrazamlığa yükselttiği Yunus Paşa; dönüş yolculuğunda Padişaha; Mısır yönetiminin Çerkez Hayır Bey’e verildiğine alındığını dile getirirken, onun için de ölüm fermanı verildi. Sadrazamını öldürtmekle hıncını alamayan ve Mısır Memlüklerinden aldığı Sünni İslam halifeliğinin mührünü de cebinde taşıyan yeni Osmanlı halifesi Yavuz; “beş on dakika önce tatlı tatlı konuşmakta olduğu Vezir-i Azam-ı Yunus Paşa’nın kesilmiş kafasını eline aldı. Üç gün beraberinde taşıdı kafayı. Üç gün sonra Katya’da gömdürdü ancak… Tarih 1517 Eylül’ü gösteriyordu.” (Çetin Altan,Tarihin Saklanan yüzü,S.36)<br />
<br />
Böylece ilk Osmanlı halifesi unvanını alan Sultan Selim; öldürttüğü sadrazamının kesik başını, üç gün kucağında taşıyarak halifeliğini kutladı ve kutsadı. Savaştan sonra binlerce deveye yüklediği ganimetlerle İstanbul’a döndü. Hiç kuşku yok ki, en büyük kazanımı; Hz.Ali inanırlarının İran sarayında bulunan ŞİİLİK mühürüne karşı Muaviye’nin, yani Sünni İslam’a ait mühürü Bab-ı Ali sarayına getirmesi oldu. Çünkü bu sihirli damgayı yönetim merkezine taşımakla 600 yıl İran İmparatorluğuna karşı ayakta kalabildi. Osmanlı hanedanı İstanbul ve Tahran yönetimleri birkaç asır ŞİİLİK ve SÜNNİLİK inançlarını kullanarak insanları savaş yakıtı olarak kullandılar. Bugün de Türkiye, İran halkları arasında yatan husumetin temelinde; Yavuz Selim ile Şah İsmail tarafından ekilen mezhepsel tohumlar canlı ve etkilidir.<br />
<br />
İslamiyet öncesinde var olan inanç mayalı iktidar kavgasının temeli; Miladi 7. yüzyılın ortalarında Arabistan yarımadası’ında Hz. Ali ile Muaviye tarafından yeniden atılarak alevlendirildi. Yavuz Sultan Selim ve derin devletini temsil eden kurmayları; iktidar kavgasının bu mühürler olmadan sürdürülmeyeceğinin bilincindeydiler. Zaten iki imparatorluk arasında yüzyıllara yayılan savaşlar da bu sloganlarla sürdürüldü.<br />
Osmanlı Padişahı, Memlüklerden zor kullanarak aldığı hilafet mührünü almakla; keskin olan Osmanlı kavmiyetçilik kılıcını; iktidarını kalıcılaştırmak ve kutsamak için; bir orta doğu gerçeği olan süslü bir inanç kını içinde muhafaza etmeyi başardı. Artık saltanat merkezi İstanbul; kavmiyet-din ortak iktidarının üç kıtaya hükmeden merkezi olacaktı. “Kavmi Necip” Araplara da boyun eğdirilerek, bölgenin kutsal kentleri olan Kudüs, Mekke, Medine, Necep, Kerbela ve benzerleri Osmanlı sömürgeci sisteminin içine alınarak iktidara kutsal bir ivme kazandırıldı. Emeviler döneminde Şam’a, Abbasiler iktidarında Bağdat’a, Memlükler zamanında Kahire’ye yönelen ganimet yüklü kervanların yönü artık İstanbul Boğazı’na nazır Bab-ı Ali sarayına çevrilmişti. Aslında Muaviye’den miras kalan Sünnilik mührünün kerameti ile İstanbul sarayının kasası tam altı asır savaş ganimetleri ile dolup taşacaktı. Hanedan ve onun günümüzdeki savunucuları; bunu, Suriye-Mısır çöllerinde Mercidabık ve Ridanya savaşlarını kazanan Sultan Selim’e borçlu olduklarının bilincindedirler. Yavuz Sultan Selim’in ölümünden 493 yıl sonra, adını boğaz köprüsüyle yaşatmak isteniyor, 5 asır ganimetlerle beslenmenin iyiliğini ödemeye ve günümüzde başta İran olmak üzere Şiilik mührünü saraylarında bulunduran Müslüman ülkelere karşı yeri geldikçe bunu silah olarak yeniden kullanmaya Ankara hükümeti temel politika olarak benimsememiş görünüyor.Yavuz Sultan Selim 8 yıllık kısa iktidarı döneminde sadece Müslüman halkların kanını dökerek ganimet topladı. Yenilemek gerekirse, Sünnilik mührünü İstanbul’a taşımakla hanedanı için büyük bir kazanım elde etmiştir.<br />
Milliyetçi muhafazakar Ankara hükümeti için Müslüman halkları kılıçtan geçirmekten ziyade; hilafet mührünü gerçek sahipleri olan “kacm-i Necip” Araplardan alarak Türklere kazandırması önemlidir. Ne kadar dindar görünürlerse görünsünler; Türk, Arap ve Fars egemenleri için uygulamada milliyetçilik hep önde, muhafazakarlık da ikinci sırada yer almıştır. Yani birincisi keskin bir kılıç, ikincisi ise kılıcı koruyan süslü, dokunulmaz, kutsal bir kın işlevini görmüştür. Bu bölge gerçeğini geçmişte ve hatta günümüzde algılamayan tek Müslüman halk Kürtler olmuştur. Kürtleri tutsak alan din kardeşleri; kendi milliyetçiliklerini sürekli bileyip zirveye taşırken; Kürtlere de sadece inançlarla beslenmeleri tavsiye edilmiştir.<br />
<br />
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Sünni İslam halifesinin koltuğunu zor kullanarak ele geçirmesi; döktüğü Müslüman halkların kanını gözlerden uzak tuttu. Kardeşlerine, onların çocuklarına, sadrazamlarına, Alevilere yaptığı mezalimi, kalın bir inanç örtüsüyle kapatarak meşruiyet kazandırdı. İşte, din-devlet ortaklığının egemenlere tanıdığı dokunulmaz, tartışılmaz ayrıcalık da budur. Med İmparatorluğunun yıkılışından sonra merkezileşemeyen Kürtler, bu bölgesel gerçeği hiçbir zaman kavrayamadılar. Kısacası Haçlı ordularını durduran Kürt kökenli Selahaddin Eyyubi‘nin halkının özgürlüğü ve devletinin kalıcılığı için yapamadığını; Osmanlı Padişahı Sultan Selim Türkler için hayata geçirmiştir. Gerçi bölgenin yerli halkı olan Kürtlerle, coğrafyaya sonradan gelen Türklerin din devlet ilişkilerine bakışlarında farklılıklar vardır. Bağdat Abbasilerinin hizmetine giren Irak Selçukilerinin bu yakın ilişkiden dolayı din-devlet birlikteliğinin önemini; o süreçte özerk, bölünmüş beylikler biçiminde siyasal yaşamlarını sürdüren Kürtlere göre daha erken kavradıkları söylenebilir. Zaten Bağdat’taki Selçuklu hükümdarı yaşlı Ertuğrul, Abbasi halifesinin kızını alarak, halife ile paylaştığı iktidarına, Yavuz Selim’den çok önce kutsal bir ivme kazandırmayı başarmıştı. Oysa iktidarını güçlendirmek için Mısır’daki Fatimi Halifesi Azıd’ın güzel kız kardeşi Seyyidetül Melike’yi nikahlamak için Kürt Sultan Selahaddin’e de öneri küfürlü içerikürülmüştü. Fakat derin devlet yoksun olan bizim Selahaddin Yusuf’un gözleri; Aslan Yürekli Richard’ı yenmekten başka bir şey göremiyordu. Onun için de Yavuz Sultan Selim devleti 600 yıl yaşarken; Tüm dünyanın kahramanlığını onayladığı bizim Kürt Sultan Selahaddin’in devleti ancak 130 yıl yaşayabildi.<br />
<br />
Ankara’nın milliyetçi-muhafazakar hükümeti; Şiilerle Sünniler arasındaki iktidar kavgasının bitmeyeceğinin ve bunun daha uzun yıllar süreceğinin farkındadır. Şii dünyasına karşı Yavuz Sultan Selim ünvanını bir silah gibi kullanmayı; bölge politikasının bir parçası olarak görmekte ve buna sarılmayı adeta siyasi miras gibi korumayı tarihsel bir görev bilmektedir. Bitmeyen şii-sünni iktidar kavgasını; bu tür değerleri korumak ve yaşamakla kazanacağına inanıyor. Hem suni, hem de Şii iktidarları tarih boyunca bu tür tahrik, kışkırtma ve yöntemlerle ayakta kalmayı başarmışlardır. Yavuz Sultan Selim’in adının boğaz köprüsüne verilmesi; bölge halklarını, farklı inançları boyunduruk altına alan Anadolu egemenlerinin yeni bir siyasi hamlesidir. Paslı tutsaklık zincirinin bir yeni halkasıdır. Farklı inançlarının bütünleşmesini engelleyen, bölünmeyi yaşatan kötü bir simgedir. Buna karşı çıkan Alevilerin tepkilerini haklı buluyorum. 21. yüzyıl tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde ayrıştırmayı değil, birleştirmeyi özendiren simgelerin yüzyılı olmalıdır.<br />
<br />
İhsan Çölemerikli / yukksekovahaber.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevi Katliamları / Maraş Katliamının ilk kez yayınlanan Fotoğrafları]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-alevi-katliamlari-maras-katliaminin-ilk-kez-yayinlanan-fotograflari.html</link>
			<pubDate>Thu, 19 Dec 2013 04:14:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">bektasi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-alevi-katliamlari-maras-katliaminin-ilk-kez-yayinlanan-fotograflari.html</guid>
			<description><![CDATA[Alevi Katliamları / Maraş Katliamının ilk kez yayınlanan Fotoğrafları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><a href="http://www.alevi-haberleri.com/foto/10" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.alevi-haberleri.com/foto/10</a></span><br />
<br />
<img src="http://www.alevi-haberleri.com/images/fotogaleri/7a5aa97ead.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 7a5aa97ead.jpg]" class="mycode_img img-responsive" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Alevi Katliamları / Maraş Katliamının ilk kez yayınlanan Fotoğrafları<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><a href="http://www.alevi-haberleri.com/foto/10" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.alevi-haberleri.com/foto/10</a></span><br />
<br />
<img src="http://www.alevi-haberleri.com/images/fotogaleri/7a5aa97ead.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 7a5aa97ead.jpg]" class="mycode_img img-responsive" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yezit ve Hare Katliamı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-yezit-ve-hare-katliami.html</link>
			<pubDate>Wed, 07 Aug 2013 17:01:57 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-yezit-ve-hare-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[Gözlerin kör olsun ey kanlı yezit<br />
Bu meydanda kim var Ali den gayrı<br />
On iki imamın kapısın açan<br />
İmamlar değildir Ali den gayrı<br />
<br />
Abdal Musa<br />
<br />
<br />
<br />
YEZİT VE HARE KATLİAMI<br />
<br />
".. Her ümmet Peygamberi ile sınandı, İslam Ümmeti Ehli Beyt ve Kur'an ile sınanacak..." <br />
Hz. Muhammed<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Lanet olsun yezide.. lanet getirmeyene de lanet olsun... lanet getirmeyen kişiler dilsiz şeytandır..<br />
<br />
<br />
Yıl, HİCRİ 63 (27 Zilhicce), Miladi 683 yılında, 27 Ağustos....<br />
<br />
İmam Hüseyin şehit edilmiş, ev halkı emevi sarayında, yezidin önünde Hz Muhammed'in torunu İmam Hüseyin Mübarek başı...<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de övülen, izinden gidin denilen.. ve Kur'an ile Ehli beyt kıyamete kadar beraberdir denilenelerek sevgisi bütün ümmete faz olan Ehli beyt nesli zincire vurulmuş...<br />
<br />
Ehli beyt yarenleri yas içinde...göz yaşı içinde...<br />
<br />
ama bayram yapanlar da var.. sokaklarda davul çalanlar, kutlayanlar var..<br />
<br />
Ve yezidin yapacakları... öfkesi henüz geçmedi...<br />
<br />
Tarih öyle bir katlima şahitlik edecektiki, Önce medine sonra, Mekke'de kabe oklanacak ve yakılacaktı, peygamber'e küfr edilecek ve peygamber soyu ile sahabenin bir çoğu şehit edilecekti..<br />
<br />
Yezit, Emevilere bağlılığı ve Peygamber evladına kiniyle öne çıkmış olan Müslim bin Ukbe (ölm. 63/683) komutasında büyük bir ordu oluşturarak Medine üstüne saldı.<br />
<br />
<br />
yezidin orduları medine'ye vardı...<br />
<br />
Peygamber kenti Medine'de, 80 küsuru sahabi olmak üzere, yaklaşık on bin kişi katledildi. <br />
<br />
Ödül olarak, "Peygamber kenti, üç gün boyunca Emevi katillerine mubah kılındı". Yani canilere, istedikleri her şey serbest ilan edildi. <br />
<br />
yaklaşık 900 kadının ırzına geçildi. Bu tecavüzden doğan babası belirsiz çocuklara, İslam kaynaklan, "Harre Evladı" demektedir.<br />
<br />
Bazı sahabiler, öldürülmedi ama ağır işkencelerden geçirildi. Bunlardan biri olan Ebu Said el-Hudrî sakalları tel tel yolunarak acılar içinde feryat ettirildi (İbn Ku-teybe; el-İmâme ve's-Siyase, 1/180-190).<br />
<br />
Medine yağmalandıktan, birçok sahabe öşdürüldükten, kadınlara günlerce tecavüz edildikten sonra.<br />
<br />
Yezide biate zorlandı geri kalan medineliler: <br />
<br />
Katil komutan Müslim şu emri verdi:<br />
<br />
"Biat şu şekilde olacaktır: <br />
<br />
Yezit'in kulu ve kölesi olarak biat ettim." <br />
<br />
Bazıları buna karşı çıkarak, "Allah'ın kitabı ve Peygamberin sünneti üzere biat ederim" diye ısrar etti. Bu şekilde biat isteyenlerin tümü katledildi.<br />
<br />
<br />
Müslim, kestiği sahabe başları ile esir sahabileri Yezit'e gönderdi.<br />
<br />
Yezit bunların karşısına geçip Uhud günü intikam şarkıları söyleyen İbnü's-Sib'arî'nin, Bedir'de öldürülen müşriklerin intikamının alındığını ifade eden bir şiirini okudu...<br />
<br />
<br />
Müslim, Medine başarısının ardından hemen Mekke üzerine yürüdü. İbnüz Zü-beyr'in Kabe'ye sığındığını bahane ederek Beytullah'ı mancınıkla tahrip etti, daha sonra da ateşe verdi.<br />
<br />
Yezit, en büyük ödülleri, ünlü sahabileri öldüren askerlere verdi. Tarihçi İbn Sa'd (ölm. 230/844)<br />
<br />
<br />
Kaynak:<br />
<br />
1- 27 Ağustos Sahabi katliamı: Harre, yasar Nuri ÖZTÜRK,http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=3825 web adresindeki yazısından derlenmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Gözlerin kör olsun ey kanlı yezit<br />
Bu meydanda kim var Ali den gayrı<br />
On iki imamın kapısın açan<br />
İmamlar değildir Ali den gayrı<br />
<br />
Abdal Musa<br />
<br />
<br />
<br />
YEZİT VE HARE KATLİAMI<br />
<br />
".. Her ümmet Peygamberi ile sınandı, İslam Ümmeti Ehli Beyt ve Kur'an ile sınanacak..." <br />
Hz. Muhammed<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Lanet olsun yezide.. lanet getirmeyene de lanet olsun... lanet getirmeyen kişiler dilsiz şeytandır..<br />
<br />
<br />
Yıl, HİCRİ 63 (27 Zilhicce), Miladi 683 yılında, 27 Ağustos....<br />
<br />
İmam Hüseyin şehit edilmiş, ev halkı emevi sarayında, yezidin önünde Hz Muhammed'in torunu İmam Hüseyin Mübarek başı...<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de övülen, izinden gidin denilen.. ve Kur'an ile Ehli beyt kıyamete kadar beraberdir denilenelerek sevgisi bütün ümmete faz olan Ehli beyt nesli zincire vurulmuş...<br />
<br />
Ehli beyt yarenleri yas içinde...göz yaşı içinde...<br />
<br />
ama bayram yapanlar da var.. sokaklarda davul çalanlar, kutlayanlar var..<br />
<br />
Ve yezidin yapacakları... öfkesi henüz geçmedi...<br />
<br />
Tarih öyle bir katlima şahitlik edecektiki, Önce medine sonra, Mekke'de kabe oklanacak ve yakılacaktı, peygamber'e küfr edilecek ve peygamber soyu ile sahabenin bir çoğu şehit edilecekti..<br />
<br />
Yezit, Emevilere bağlılığı ve Peygamber evladına kiniyle öne çıkmış olan Müslim bin Ukbe (ölm. 63/683) komutasında büyük bir ordu oluşturarak Medine üstüne saldı.<br />
<br />
<br />
yezidin orduları medine'ye vardı...<br />
<br />
Peygamber kenti Medine'de, 80 küsuru sahabi olmak üzere, yaklaşık on bin kişi katledildi. <br />
<br />
Ödül olarak, "Peygamber kenti, üç gün boyunca Emevi katillerine mubah kılındı". Yani canilere, istedikleri her şey serbest ilan edildi. <br />
<br />
yaklaşık 900 kadının ırzına geçildi. Bu tecavüzden doğan babası belirsiz çocuklara, İslam kaynaklan, "Harre Evladı" demektedir.<br />
<br />
Bazı sahabiler, öldürülmedi ama ağır işkencelerden geçirildi. Bunlardan biri olan Ebu Said el-Hudrî sakalları tel tel yolunarak acılar içinde feryat ettirildi (İbn Ku-teybe; el-İmâme ve's-Siyase, 1/180-190).<br />
<br />
Medine yağmalandıktan, birçok sahabe öşdürüldükten, kadınlara günlerce tecavüz edildikten sonra.<br />
<br />
Yezide biate zorlandı geri kalan medineliler: <br />
<br />
Katil komutan Müslim şu emri verdi:<br />
<br />
"Biat şu şekilde olacaktır: <br />
<br />
Yezit'in kulu ve kölesi olarak biat ettim." <br />
<br />
Bazıları buna karşı çıkarak, "Allah'ın kitabı ve Peygamberin sünneti üzere biat ederim" diye ısrar etti. Bu şekilde biat isteyenlerin tümü katledildi.<br />
<br />
<br />
Müslim, kestiği sahabe başları ile esir sahabileri Yezit'e gönderdi.<br />
<br />
Yezit bunların karşısına geçip Uhud günü intikam şarkıları söyleyen İbnü's-Sib'arî'nin, Bedir'de öldürülen müşriklerin intikamının alındığını ifade eden bir şiirini okudu...<br />
<br />
<br />
Müslim, Medine başarısının ardından hemen Mekke üzerine yürüdü. İbnüz Zü-beyr'in Kabe'ye sığındığını bahane ederek Beytullah'ı mancınıkla tahrip etti, daha sonra da ateşe verdi.<br />
<br />
Yezit, en büyük ödülleri, ünlü sahabileri öldüren askerlere verdi. Tarihçi İbn Sa'd (ölm. 230/844)<br />
<br />
<br />
Kaynak:<br />
<br />
1- 27 Ağustos Sahabi katliamı: Harre, yasar Nuri ÖZTÜRK,http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=3825 web adresindeki yazısından derlenmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Koçgiri Katliamı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-kocgiri-katliami.html</link>
			<pubDate>Tue, 16 Jul 2013 21:20:09 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=5">Anıtkabir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-kocgiri-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><img src="http://www.alevikulturdernekleri.com/Dernek-V1/upload/images/Images/21kocgirii%5B1%5D.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 21kocgirii%5B1%5D.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
1921 yılında Koçgiri bölgesindeki Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kuruçay, Kangal, Refahiye ve Sarız'da yaşanan ve yüzlerce Kürt Alevinin katledilmesi, binlercesinin dağlarda sefaletle yaşamak zorunda bırakılması..<br />
<br />
Dersimden Önce Koçgiri Katliamı<br />
Ebubekir Hazım Tepeyran ın anılarını içeren Belgelerle Kurtuluş Savaşı kitabı Gürer yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı.<br />
Tepeyran'ın anılarının bir bölümü 'Ümraniye (Koçkiri) Olayı ve Nurettin Paşa' başlığını taşıyor. Tepeyran, Milli Mücadele döneminde,'Koçgiri ayaklanması' olarak bilinen olaylara ilişkin ilginç bilgiler veriyor, değerlendirmelerini yazıyor. Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal'ın dedesi olan Tepeyran, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem Dahiliye Nazır (İçişleri Bakanı)larındandı. Milli Mücadeleyi desteklediği gerekçesiyle işgal İstanbul'unda idam cezasıyla yargılanan Tepeyran, Cumhuriyet döneminde de milletvekilliği ve aralarında Sivas da olan değişik illerde valilik görevlerinde bulundu.<br />
Tepeyran, İkinci Meclis'teki milletvekilliği döneminde Mustafa Kemal'le uyuşamadı, üçüncü dönemde milletvekili olamadı. Oktay Akbal o dönemi şöyle değerlendiriyor: "Anayasa hazırlıklarında Hazım Bey'in kimi önerileri, Mustafa Kemal'in istekleriyle uyuşmaz. Örneğin ayan meclisi ve senato kurulmasından yanadır. Hazım bey Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilmesini, Cumhurbaşkanı'nın hem hükümete, hem TBMM'ye başkanlık etmesini doğru bulmaz."<br />
<br />
Koçgiri, şimdiki Sivas'ın Zara ilçesinin adı. O dönemdeki nüfusunun önemli bir çoğunluğu Kürt-Alevi. Koçgiri katliamının hemen ardından Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran, 1921 yılında yaşanan olayların bir ayaklanma değil, orada komutanlık yapan ve 'Sakallı Nurettin' olarak bilinen Nurettin Paşa'nın acımasız bir katliamı olduğunu belgelere dayanarak anlatıyor.<br />
Sakallı Nurettin'in İzmir yangınının da sorumlusu olduğu söylenir. Bir başka icraatı ise Ali Kemal'i İzmit'te linç ettirmesidir. Buna benzer başka eylemleri de vardır.<br />
***<br />
Tepeyran'a göre; Sivas'ın Koçgiri (Zara) kasabasında askerlere bir saldırı olduğu gerekçesiyle başlatılan 'tenkil' hareketi çok vahşi boyutlara ulaşmıştır. Yöreye gönderilen Nurettin Paşa 14 Mart 1921 tarihli bildirisinde gelişmeleri şöyle değerlendirmişti: "1. Sivas iline bağlı Zara ilçesi (bu ilçeye 'Koçkiri' de denir) sınırları içinde yerleşik bulunan Koçkiri aşiretleri arasına sokulan bazı arabulucu kötü amaçlı kişilerin kandırdığı bu aşiret reislerinden çoğunun rıza ve muvafakatları dışında bir kısım ayaktakımı Kürtler, Ümraniye'deki askeri müfrezeye saldırmış ve bazı subaylarla Ümraniye'de bulunan Zara ilçesi kaymakamını tutuklamışlardır. Bu ayaklanmacılar, davranışlarının nedeni olarak, hükümetin sözde Kürtleri vuracağını söylemesiyle korku ve kaygıya kapılmış olduklarını yaymışlar..." (s.211)<br />
<br />
Askerin harekete geçmesi üzerine, şehir eşrafı bir 'öğüt kurulu' oluşturarak araya girer ve bir uzlaşma sağlanır. Kaymakam ve subaylar serbest bırakılır. İsyancılar için Sivas'ta 'harp divanı' kurulmasına karar verilir. Ayrıca yapılan uzlaşmayı güvence altına almak amacıyla bir taahhüt belgesi de hazırlanır.<br />
Tepeyran o günleri anlatırken şöyle diyor:<br />
"Öğüt kurulu, Zara'dan dönüşünde komutan paşayı görerek, gerek asker göndermenin caydırıcılığının, gerekse yayımladığı bildirinin etkisiyle sorunun böylece çözülmesini uygun görmesinden dolayı kendisini kutlarlar."<br />
Fakat Nurettin Paşa'nın, "'Öyle ama, bu kadar asker toplandı, ben buraya kadar geldim; bir şey yapılmazsa olmaz', dediği ve bunun üzerine askeri harekâtın sürdürüldüğü, Sivas'ta yaygın olarak konuşulmakla birlikte, bu söylentinin doğru olduğunu Şefik Bey bizzat bana söylemişti." (s.211)<br />
"Böylelikle Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76 ve Divriki ilçesinde 57 toplam 132, savaştaki düşman istihkamları gibi yakılmış, yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağmalanmıştır. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkum edilmiştir." (s.216)<br />
"Nurettin Paşa, hükümetin güvenip kendisine verdiği yetkiyi pek kötü kullanarak yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçkiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas'a sürmüştü" (s.218)<br />
Bu değerlendirmeler, olaylardan üç ay sonra Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran'a ait. Zara'nın Alevi-Kürt nüfusu Dersim'den tam 26 sene önce bir katliam ile yüz yüze gelmişti. Üstelik, zaman Milli Mücadele dönemiydi. Anadolu'nun desteğine her zamankinden çok ihtiyaç hissedildiği bir dönemdi.<br />
'Koçgiri Katliamı' resmi tarihin pek görmek, göstermek istemediği olaylardandır.</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><img src="http://www.alevikulturdernekleri.com/Dernek-V1/upload/images/Images/21kocgirii%5B1%5D.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 21kocgirii%5B1%5D.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
1921 yılında Koçgiri bölgesindeki Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kuruçay, Kangal, Refahiye ve Sarız'da yaşanan ve yüzlerce Kürt Alevinin katledilmesi, binlercesinin dağlarda sefaletle yaşamak zorunda bırakılması..<br />
<br />
Dersimden Önce Koçgiri Katliamı<br />
Ebubekir Hazım Tepeyran ın anılarını içeren Belgelerle Kurtuluş Savaşı kitabı Gürer yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı.<br />
Tepeyran'ın anılarının bir bölümü 'Ümraniye (Koçkiri) Olayı ve Nurettin Paşa' başlığını taşıyor. Tepeyran, Milli Mücadele döneminde,'Koçgiri ayaklanması' olarak bilinen olaylara ilişkin ilginç bilgiler veriyor, değerlendirmelerini yazıyor. Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal'ın dedesi olan Tepeyran, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem Dahiliye Nazır (İçişleri Bakanı)larındandı. Milli Mücadeleyi desteklediği gerekçesiyle işgal İstanbul'unda idam cezasıyla yargılanan Tepeyran, Cumhuriyet döneminde de milletvekilliği ve aralarında Sivas da olan değişik illerde valilik görevlerinde bulundu.<br />
Tepeyran, İkinci Meclis'teki milletvekilliği döneminde Mustafa Kemal'le uyuşamadı, üçüncü dönemde milletvekili olamadı. Oktay Akbal o dönemi şöyle değerlendiriyor: "Anayasa hazırlıklarında Hazım Bey'in kimi önerileri, Mustafa Kemal'in istekleriyle uyuşmaz. Örneğin ayan meclisi ve senato kurulmasından yanadır. Hazım bey Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilmesini, Cumhurbaşkanı'nın hem hükümete, hem TBMM'ye başkanlık etmesini doğru bulmaz."<br />
<br />
Koçgiri, şimdiki Sivas'ın Zara ilçesinin adı. O dönemdeki nüfusunun önemli bir çoğunluğu Kürt-Alevi. Koçgiri katliamının hemen ardından Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran, 1921 yılında yaşanan olayların bir ayaklanma değil, orada komutanlık yapan ve 'Sakallı Nurettin' olarak bilinen Nurettin Paşa'nın acımasız bir katliamı olduğunu belgelere dayanarak anlatıyor.<br />
Sakallı Nurettin'in İzmir yangınının da sorumlusu olduğu söylenir. Bir başka icraatı ise Ali Kemal'i İzmit'te linç ettirmesidir. Buna benzer başka eylemleri de vardır.<br />
***<br />
Tepeyran'a göre; Sivas'ın Koçgiri (Zara) kasabasında askerlere bir saldırı olduğu gerekçesiyle başlatılan 'tenkil' hareketi çok vahşi boyutlara ulaşmıştır. Yöreye gönderilen Nurettin Paşa 14 Mart 1921 tarihli bildirisinde gelişmeleri şöyle değerlendirmişti: "1. Sivas iline bağlı Zara ilçesi (bu ilçeye 'Koçkiri' de denir) sınırları içinde yerleşik bulunan Koçkiri aşiretleri arasına sokulan bazı arabulucu kötü amaçlı kişilerin kandırdığı bu aşiret reislerinden çoğunun rıza ve muvafakatları dışında bir kısım ayaktakımı Kürtler, Ümraniye'deki askeri müfrezeye saldırmış ve bazı subaylarla Ümraniye'de bulunan Zara ilçesi kaymakamını tutuklamışlardır. Bu ayaklanmacılar, davranışlarının nedeni olarak, hükümetin sözde Kürtleri vuracağını söylemesiyle korku ve kaygıya kapılmış olduklarını yaymışlar..." (s.211)<br />
<br />
Askerin harekete geçmesi üzerine, şehir eşrafı bir 'öğüt kurulu' oluşturarak araya girer ve bir uzlaşma sağlanır. Kaymakam ve subaylar serbest bırakılır. İsyancılar için Sivas'ta 'harp divanı' kurulmasına karar verilir. Ayrıca yapılan uzlaşmayı güvence altına almak amacıyla bir taahhüt belgesi de hazırlanır.<br />
Tepeyran o günleri anlatırken şöyle diyor:<br />
"Öğüt kurulu, Zara'dan dönüşünde komutan paşayı görerek, gerek asker göndermenin caydırıcılığının, gerekse yayımladığı bildirinin etkisiyle sorunun böylece çözülmesini uygun görmesinden dolayı kendisini kutlarlar."<br />
Fakat Nurettin Paşa'nın, "'Öyle ama, bu kadar asker toplandı, ben buraya kadar geldim; bir şey yapılmazsa olmaz', dediği ve bunun üzerine askeri harekâtın sürdürüldüğü, Sivas'ta yaygın olarak konuşulmakla birlikte, bu söylentinin doğru olduğunu Şefik Bey bizzat bana söylemişti." (s.211)<br />
"Böylelikle Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76 ve Divriki ilçesinde 57 toplam 132, savaştaki düşman istihkamları gibi yakılmış, yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağmalanmıştır. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkum edilmiştir." (s.216)<br />
"Nurettin Paşa, hükümetin güvenip kendisine verdiği yetkiyi pek kötü kullanarak yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçkiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas'a sürmüştü" (s.218)<br />
Bu değerlendirmeler, olaylardan üç ay sonra Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran'a ait. Zara'nın Alevi-Kürt nüfusu Dersim'den tam 26 sene önce bir katliam ile yüz yüze gelmişti. Üstelik, zaman Milli Mücadele dönemiydi. Anadolu'nun desteğine her zamankinden çok ihtiyaç hissedildiği bir dönemdi.<br />
'Koçgiri Katliamı' resmi tarihin pek görmek, göstermek istemediği olaylardandır.</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Malatya Katliamı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-malatya-katliami.html</link>
			<pubDate>Tue, 16 Jul 2013 21:18:08 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=5">Anıtkabir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-malatya-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Malatya’da meydana gelen olayları değerlendirmeden önce, bu kentin siyasi ve inançsal yapısının bilinmesinde yarar vardır. 1990 genel nüfus sayımına göre Malatya’nın nüfusu 702.055’dir. Kent nüfusunun yüzde 30’unu<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Alevi,</span> yüzde 70’ini Sünni topluluğu oluşturmaktadır. Alevilerin yoğunlukta olduğu ilçeler Arguvan, Arapgir, Doğanşehir, Akçadağ, Hekimhan’dır. Yeşilyurt ve Darende ilçelerinde ve köylerinde yerleşik Alevilerin sayısı azdır. Pütürge’de ise Alevilerin yerleşik olduğu yalnızca dört köy bulunmaktadır.<br />
<br />
Malatya merkezinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilerin</span> yoğun olduğu mahalleler, Başharık, Gürsel, Çavuşoğlu, Özalper (Samanharkı), Çilesiz, Fırat, Küçük Mustafapaşa, Samanlı, Ata, Aşağıbağlar’dır. Diğer mahallelerde az sayıda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevi</span> yerleşiktir.<br />
<br />
Malatya’nın siyasi yapısının zaman dilimi içinde önemli değişimler yaşamış olduğunu görürüz. 1946’da çok partili döneme geçilmiştir. Kurulan siyasi partilerden biri DP’dir. DP halka yapılan baskıların ve yoksulluğun karşısında olduğunu belirterek özgürlüklerin savunuculuğunu yapıyordu. Aleviler, Osmanlı’dan beri horlanmışlar, baskı ve katliamlarla karşılaşmışlardır. DP’nin özgürlük söylemlerine inanan Aleviler, 1950, 1954 ve 1957 yıllarında yapılan milletvekili genel seçimlerinde oylarının yaklaşık olarak yüzde 70’ini DP’ye, kalanını da CHP’ye veriyorlardı. Sünni topluluğunun büyük çoğunluğu (yüzde 70) ise, İsmet İnönü’ye tutkularından dolayı oylarını CHP’ye veriyorlardı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle DP kapatıldı. 1961 Anayasası hazırlandı. 1961 Anayasası bazı yenilikler, temel hak ve özgürlüklere ilişkin önemli düzenlemeler içeriyordu. Buna bağlı olarak memurlar örgütlenmeye başladılar. Sivil örgütlerin içinde nicel ve nitel olarak en önemlisi, öğretmenlerin kurduğu TÖS’dü. TÖS’e üye öğretmenlerin tümüne yakını solcu ve demokrattı. Köylerde genellikle TÖS üyesi öğretmenler çalışıyordu. Bu arada, demokrasi ve emek yanlısı TİP’in de yandaşları çoğalıyordu.<br />
<br />
Malatya Katliami1950’li onyıl boyunca DP’ye oy veren <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aleviler</span>, bu kez sol partilere yöneldiler. 1965 milletvekili genel seçimlerinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilerin </span>çoğunluğu CHP’ye, bir bölümü de TİP’e oy verdi. Önceki seçimlerde CHP’ye oy veren Sünni topluluğu, bu kez DP’nin devamı olan AP’yi ve diğer sağ partileri desteklemeye yöneldi. Böylece Malatya’da siyasal yapılanmanın üzerinde bulunduğu zemin sürekli değişiyordu.<br />
<br />
1973 milletvekili genel seçimlerinde MSP, 29.139; AP, 20.224; MHP, 2.686 ve CHP, 64.442 oy almışlardı. Görüleceği üzere, çalkantılı yılların başlarında, siyasal İslâmcıların ağırlıklı olduğu MSP kentte önemli ölçüde taban oluşturmuştu. Bu siyasal gelişmeler sağ-sol ayrışımını da birlikte getirdi. Sağ siyasi iktidarların (1950’den günümüze sağ partiler iktidardadır) desteğiyle kurulan ve korunarak geliştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ dernekler güçlenirken; karşıt sol örgütler de oluşuyordu.<br />
<br />
Bu ideolojik örgütlenmeler, giderek karşılıklı çatışmalara dönüştü. Sağ örgütler, genellikle dini kullanarak karşıtlarına saldırıyorlardı. Sol örgütler ise, “Demokrasi, eşitlik ve özgürlük” söylemiyle taban oluşturmaya çalışıyorlardı. Siyasal ayrışım körüklendikçe Aleviler sol partilere, özellikle CHP’ye blok halinde oy vermeye yöneldiler. 1977 milletvekili genel seçimlerinde CHP, 99.107; AP, 32.224; MSP, 38.516; MHP, 17.371 oy aldılar.<br />
<br />
Bu seçimlerde MHP ve MSP’nin oyları büyük artış göstermiştir. Türkiye genelinde sağ siyasal iktidarlar tarafından körüklenerek geliştirilen ideolojik ayrışımın yoğunlaştığı illerden biri Malatya’dır. Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımı yaratmak amacıyla “Mum söndü” tiyatro getirerek Aleviler küçük düşürülmeye çalışıldı. Nitekim Alevilerin bu oyuna tepkileri sert olmuştu. Camilerde de Alevilere yönelik horlayıcı, suçlayıcı vaazlar veriliyordu. “Türk-İslam sentezi” doğrultusunda konferanslar, paneller düzenleniyor, ırk ve inanç ayrılığı körükleniyor, bu ayrımlar üzerinden saldırılar tertiplenmeye çalışılıyordu.<br />
<br />
Gelişmelerde, ABD’nin gönderdiği “Barış Gönüllüleri”nin de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD, Sosyalist Blok’un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış, bunun karşısında da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayı amaçlamıştı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle karadan ve denizden komşuydu. Bu yüzden, Türkiye ABD için önemli bir ileri karakol işlevi üstlenebilirdi, ancak bunun için Türkiye’nin Sovyet nüfuzuna girmesini önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye’deki devrimci gelişmeler ve örgütlenmeler, bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçı örgütlenmelere yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD, özel yetiştirilmiş uzmanlarını Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin, Türkiye’deki feodal, etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni, Kürt-Türk) ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde (Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu) çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış Gönüllüleri, istenilen bölgelerde görevlendirildiler.<br />
<br />
Barış Gönüllüleri, Türkiye’de ne iş yapacaklardı? Gelişlerinin nedeni gerçekten barış için olamazdı, çünkü Türkiye’de o dönem iç savaş yoktu. Eğer barış istiyorlarsa öncelikle kendi ülkelerine baksınlardı. ABD’deki Kızılderililere yönelik baskı ve soykırımına engel olsunlar, kendi ülkelerinde iç barışı sağlasınlar, Vietnam’a ve Kore’ye asker gönderilmesini engellesinlerdi. Elbette, kendi ülkelerindeki olumsuzlukları görmezlikten gelerek Türkiye’de barışı sözümona sağlamaya gelmelerinin altında gizli bir amaç bulunmaktaydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD, bu bölgelerdeki aşiretler, inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri saptamaya çalışıyordu. Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya’da çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalışmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ’ın köylerinden bir grup (Süleyman Kırteke, Reşoali Erdoğdu, Köse Polat, Teslim Töre ve arkadaşları) ortak bildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak cezaevine konuldular. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde, 1969/158 nolu dosyayla yargılanan bu kişiler, daha sonra beraat ettiler. Malatya'daki gerici ve ırkçı saldırılar, Barış Gönüllülerinin Malatya'da çalıştıkları dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya dönüştü.</span></span><br />
<br />
<img src="http://www.psakd.org/resim/malatya_Katliami_1.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: malatya_Katliami_1.jpg]" class="mycode_img img-responsive" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Malatya’da meydana gelen olayları değerlendirmeden önce, bu kentin siyasi ve inançsal yapısının bilinmesinde yarar vardır. 1990 genel nüfus sayımına göre Malatya’nın nüfusu 702.055’dir. Kent nüfusunun yüzde 30’unu<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Alevi,</span> yüzde 70’ini Sünni topluluğu oluşturmaktadır. Alevilerin yoğunlukta olduğu ilçeler Arguvan, Arapgir, Doğanşehir, Akçadağ, Hekimhan’dır. Yeşilyurt ve Darende ilçelerinde ve köylerinde yerleşik Alevilerin sayısı azdır. Pütürge’de ise Alevilerin yerleşik olduğu yalnızca dört köy bulunmaktadır.<br />
<br />
Malatya merkezinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilerin</span> yoğun olduğu mahalleler, Başharık, Gürsel, Çavuşoğlu, Özalper (Samanharkı), Çilesiz, Fırat, Küçük Mustafapaşa, Samanlı, Ata, Aşağıbağlar’dır. Diğer mahallelerde az sayıda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevi</span> yerleşiktir.<br />
<br />
Malatya’nın siyasi yapısının zaman dilimi içinde önemli değişimler yaşamış olduğunu görürüz. 1946’da çok partili döneme geçilmiştir. Kurulan siyasi partilerden biri DP’dir. DP halka yapılan baskıların ve yoksulluğun karşısında olduğunu belirterek özgürlüklerin savunuculuğunu yapıyordu. Aleviler, Osmanlı’dan beri horlanmışlar, baskı ve katliamlarla karşılaşmışlardır. DP’nin özgürlük söylemlerine inanan Aleviler, 1950, 1954 ve 1957 yıllarında yapılan milletvekili genel seçimlerinde oylarının yaklaşık olarak yüzde 70’ini DP’ye, kalanını da CHP’ye veriyorlardı. Sünni topluluğunun büyük çoğunluğu (yüzde 70) ise, İsmet İnönü’ye tutkularından dolayı oylarını CHP’ye veriyorlardı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle DP kapatıldı. 1961 Anayasası hazırlandı. 1961 Anayasası bazı yenilikler, temel hak ve özgürlüklere ilişkin önemli düzenlemeler içeriyordu. Buna bağlı olarak memurlar örgütlenmeye başladılar. Sivil örgütlerin içinde nicel ve nitel olarak en önemlisi, öğretmenlerin kurduğu TÖS’dü. TÖS’e üye öğretmenlerin tümüne yakını solcu ve demokrattı. Köylerde genellikle TÖS üyesi öğretmenler çalışıyordu. Bu arada, demokrasi ve emek yanlısı TİP’in de yandaşları çoğalıyordu.<br />
<br />
Malatya Katliami1950’li onyıl boyunca DP’ye oy veren <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aleviler</span>, bu kez sol partilere yöneldiler. 1965 milletvekili genel seçimlerinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilerin </span>çoğunluğu CHP’ye, bir bölümü de TİP’e oy verdi. Önceki seçimlerde CHP’ye oy veren Sünni topluluğu, bu kez DP’nin devamı olan AP’yi ve diğer sağ partileri desteklemeye yöneldi. Böylece Malatya’da siyasal yapılanmanın üzerinde bulunduğu zemin sürekli değişiyordu.<br />
<br />
1973 milletvekili genel seçimlerinde MSP, 29.139; AP, 20.224; MHP, 2.686 ve CHP, 64.442 oy almışlardı. Görüleceği üzere, çalkantılı yılların başlarında, siyasal İslâmcıların ağırlıklı olduğu MSP kentte önemli ölçüde taban oluşturmuştu. Bu siyasal gelişmeler sağ-sol ayrışımını da birlikte getirdi. Sağ siyasi iktidarların (1950’den günümüze sağ partiler iktidardadır) desteğiyle kurulan ve korunarak geliştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ dernekler güçlenirken; karşıt sol örgütler de oluşuyordu.<br />
<br />
Bu ideolojik örgütlenmeler, giderek karşılıklı çatışmalara dönüştü. Sağ örgütler, genellikle dini kullanarak karşıtlarına saldırıyorlardı. Sol örgütler ise, “Demokrasi, eşitlik ve özgürlük” söylemiyle taban oluşturmaya çalışıyorlardı. Siyasal ayrışım körüklendikçe Aleviler sol partilere, özellikle CHP’ye blok halinde oy vermeye yöneldiler. 1977 milletvekili genel seçimlerinde CHP, 99.107; AP, 32.224; MSP, 38.516; MHP, 17.371 oy aldılar.<br />
<br />
Bu seçimlerde MHP ve MSP’nin oyları büyük artış göstermiştir. Türkiye genelinde sağ siyasal iktidarlar tarafından körüklenerek geliştirilen ideolojik ayrışımın yoğunlaştığı illerden biri Malatya’dır. Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımı yaratmak amacıyla “Mum söndü” tiyatro getirerek Aleviler küçük düşürülmeye çalışıldı. Nitekim Alevilerin bu oyuna tepkileri sert olmuştu. Camilerde de Alevilere yönelik horlayıcı, suçlayıcı vaazlar veriliyordu. “Türk-İslam sentezi” doğrultusunda konferanslar, paneller düzenleniyor, ırk ve inanç ayrılığı körükleniyor, bu ayrımlar üzerinden saldırılar tertiplenmeye çalışılıyordu.<br />
<br />
Gelişmelerde, ABD’nin gönderdiği “Barış Gönüllüleri”nin de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD, Sosyalist Blok’un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış, bunun karşısında da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayı amaçlamıştı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle karadan ve denizden komşuydu. Bu yüzden, Türkiye ABD için önemli bir ileri karakol işlevi üstlenebilirdi, ancak bunun için Türkiye’nin Sovyet nüfuzuna girmesini önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye’deki devrimci gelişmeler ve örgütlenmeler, bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçı örgütlenmelere yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD, özel yetiştirilmiş uzmanlarını Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin, Türkiye’deki feodal, etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni, Kürt-Türk) ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde (Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu) çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış Gönüllüleri, istenilen bölgelerde görevlendirildiler.<br />
<br />
Barış Gönüllüleri, Türkiye’de ne iş yapacaklardı? Gelişlerinin nedeni gerçekten barış için olamazdı, çünkü Türkiye’de o dönem iç savaş yoktu. Eğer barış istiyorlarsa öncelikle kendi ülkelerine baksınlardı. ABD’deki Kızılderililere yönelik baskı ve soykırımına engel olsunlar, kendi ülkelerinde iç barışı sağlasınlar, Vietnam’a ve Kore’ye asker gönderilmesini engellesinlerdi. Elbette, kendi ülkelerindeki olumsuzlukları görmezlikten gelerek Türkiye’de barışı sözümona sağlamaya gelmelerinin altında gizli bir amaç bulunmaktaydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD, bu bölgelerdeki aşiretler, inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri saptamaya çalışıyordu. Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya’da çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalışmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ’ın köylerinden bir grup (Süleyman Kırteke, Reşoali Erdoğdu, Köse Polat, Teslim Töre ve arkadaşları) ortak bildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak cezaevine konuldular. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde, 1969/158 nolu dosyayla yargılanan bu kişiler, daha sonra beraat ettiler. Malatya'daki gerici ve ırkçı saldırılar, Barış Gönüllülerinin Malatya'da çalıştıkları dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya dönüştü.</span></span><br />
<br />
<img src="http://www.psakd.org/resim/malatya_Katliami_1.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: malatya_Katliami_1.jpg]" class="mycode_img img-responsive" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇORUM KATLİAMI]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-corum-katliami.html</link>
			<pubDate>Tue, 16 Jul 2013 21:16:04 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=5">Anıtkabir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-corum-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #800000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÇORUM KATLİAMI<br />
</span></span><br />
Çorum katliamı, ülke genelinde işlenen siyasal cinayetlerden, okul işgallerinden, Malatya, Kahramanmaraş, Gazi katliamlarından soyutlanarak; sağ-sol grupların çatışmasıyla değerlendirilemez. Bu katliamın, emperyalist güçler ve ülkemizdeki işbirlikçilerin ortak planlarıdır, eylemleridir.<br />
 <br />
Genellikle etnik ve mezhep topluluklarının iç içe yaşadığı Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde gelişen toplumsal muhalefeti baskı ve katliamlarla susturmak, solcu ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aleviler</span>i göçe zorlamayı amaçlamaktadır. Çorum katliamı bu planın bir halkası ve uzantısıdır.<br />
 <br />
Katliamın Ön Hazırlıkları: MHP ve MSP’nin dışarıda desteklediği Süleyman DEMİREL’in azınlık hükümeti, ırkçı-şeriatçı örgütleri korumuş, eylemlerine göz yumulmuştur. Ayrıca yansız görevini sürdüren Çorum Emniyet Müdürü Hasan UYAR görevinden alınarak, yerine Tunceli’de bir çok olaya adı karışan Nail BOZKURT, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi KATAR getirilmiştir. Yine sağ görüşlü ve taraflı (AP iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış, zehir hafiye diye tanınan Faruk SUKAN’ın bacanağı) Rafet ÜÇELLİ’de Çorum valiliğine atanmıştır. Demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memuru tel emriyle başka illere ataması yapıldı. Bir çok okul yöneticisi ve demokrat öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapıldı. Devletin bir çok kurum, faşistlerin karargahı haline getirildi. MHP’lilere ruhsatlı silah verilmeye başlandı. Buna karşın, Çorum emniyetinde görevli sağcı ve ırkçı bilinen bir çok polisin başka illere ataması çıkarılmışken, ilişkileri kesilmeden Çorum’da görevlerinin sürdürdüler.<br />
 <br />
ABD’nin Türkiye Büyük Elçiliği’nde görevli Robert ALEXANDIR PECK (CIA görevlisi olarak tanınır) Çorum’a gider. Çorum’da MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan KILIÇOĞLU’yla görüşür, MHP’nin etkin olduğu köy ve ilçeler, ???Alevi-Sünni??? hakkında bilgi edinmeye çalışır. Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider. Amasya’da Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması üzerine sorular sorar, ne zaman ve hangi ölçüdebir çatışma çıkabileceği hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu. (1) Bu değişim ve çalışmalar sürdürülürken; ülkücü örgütlerin halkı tahrik etmek için çalışmalarını sürdürüyorlardı. Çorum’da 19 Mayıs “Gençlik ve Spor Bayramı” kutlama hazırlıkları sırasında ülkücülerin Bayram töreninde kızların kıyafetlerini gerekçe göstererek halkı tahrik etmek amacıyla şu bildiriyi dağıtıyorlardı:<br />
 <br />
<span style="color: #800000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Müslüman namusuna sahip çık<br />
</span></span> <br />
19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayasına kahpeçe ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor.<br />
 <br />
Yine müslüman evlâdı kan ağlamaya kafir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir. Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi? Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey müslüman, düşün, süngüyle ama karnında çocuk çıkarken zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil müslüman sen de düşün... Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu haris-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susun, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile CİHAD edenlere-İslâmcı Gençlik” (2)<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gün SAZAK’ın Ölümü: </span>Ülkücülerin CİHAD bildirisinden 9-10 gün sonra Ankara’da MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK (1. MC hükümetinde Gümdük ve Tekel bakanlığı yapmıştır.), 27 Mayıs 1980 günü belirsiz kişilerce vurularak öldürüldü. Gün SAZAK Ankara’da öldürülmüş. Çorum’la uzaktan-yakından ilgisi yok. Eğer duygusal bir tepki olacaksa Ankara’da olması gerekirdi. Oysa Türkiye genelinde saldırı, tahrip ve cinayetler başlatıldı, günlerce devam etti. Özellikle Alevi-Sünnilerin, Türk-Kürtlerin iç içe yaşadığı kentlerde saldırı ve cinayetler halka yönetildi. Görülüyor ki, bu saldırı, cinayet ve katliamlar, duygusal bir tepkinin sonucu değil; perde arkası güçlerin ve planladığı, yönlendirdiği eylemlerdir...<br />
 <br />
Çorum katliamı, Gün SAZAK’ın ölümü gerekçe gösterilerek başlatılmıştır. 28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan sağcı gruplar (ülkücüler) elleri havada kurt işareti yaparak “kanımız alsa da zafer İslâmın, Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçmişlerdir. Yürüyüş korteji, kısa süre sonra saldırıya dönüşür. Cadde üzerinde bulunan solculara ait işyerleri tahrip edilmeye, yakılmaya başlanır. Yürüyüş kortejinin çevresinde görevli polislerin müdahalesi görülmez ve seyirciler.<br />
<br />
<img src="http://www.alevikulturdernekleri.com/Dernek-V1/upload/images/Images/corum2.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: corum2.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
Çorum’un okullarında sağcıların baskısı, terörü boyutlanarak artar. Öğrencilerin derslere girmesini engellemeye çalışırlar. Öğretmenlere saldırırlar. 28 Mayıs günü başlatılan ilk eylem noktalanır. Sağcı gruplar ve MHP İl Yöneticileri toplanarak ilk günün eyleminin değerlendirmesini yapıyor, yeni saldırı hazırlıklarını planlıyorlardı. Ankara’dan Gün SAZAK’ın cenaze törenine katılanlar (Çevre ile ve ilçelerden) Çorum’a gelmeye başladılar. Ayrıca bazı yabancı turizm şirketleri de Çorum dışından MHP’li militanları Çorum’a taşıyorlardı. 29 Mayıs günü başlatılacak ve günlerce sürecek saldırıların planı, saldırı yapılacak semtler ve görevli olacakların listesi hazırlanır.<br />
 <br />
29 Mayıs günü sabahıdır. Çorum’un işçisi, memuru, esnafı; öğrencisi ve halkı, günlük işlerini yürütmek için işlerlerine gitmeye hazırlanıyorlardı. Dışarı çıktıklarında, cadde ve sokakların faşist saldırganlarca işgal edildiğini, “Kana kan, intikam” sloganlarıyla saldırılarını sürdürdüklerine tanık olurlar. Saldırganlar ise rastladıkların dövüyor ve esir alıyorlardı. Solcu ve Alevilere ait işlerleri yağmalanıyor, tahrip ediliyor ve yakıyorlardı. Saldırıya uğrayanların, güvenlik güçlerine başvurduklarına “Toplumsal olaydır, müdahale edemeyiz” yanıtını alıyorlardı.<br />
 <br />
Faşist saldırganlar, Çorum’un caddelerini, sokaklarını, meydanlarını işgal etmekle yetinmemişlerdir, Çorum’la komşu il, ilçe ve köylerle bağlantılı tüm yolları da işgal etmişlerdi. Araçlar durduruluyor, kimlik kontrolü yapılıyor, solcu ve Alevi olanları alıp işkence ediyorlardı. Sağırların, körlerin bile görebilecekleri bu hazırlıkların devlet tarafından görülmemesi olanaklı değildir. Ama önlem alınmamıştır...<br />
 <br />
Saldırganların bir kolu, demokrat ve sol görüşlü Çorum Gazetesi’ne; sol yayın satan Bahar Kitapevi’ne saldırarak tüm eşyalarını, malzemelerini dağıtır ve tahrip ederler.<br />
 <br />
Saldırganların büyük bir kolu da, solcuların, Alevilerin yoğunlukta olduğu Milönü Mahallesine yönelirler. Saldırının haberini alan Milönü halkı, yollarda barikat kurarak saldırıya karşı savunma direnişine girişirler. Başka bir kol, Kuruköprü, Üçevler, Sigorta ve Mutluevler semtine yönelirler. Bu semtlerde oturan solcu ve Alevilerin, saldırıdan habersiz ve savunma önlemlerini alamamışlardır. Mevcut güvenlik güçleri ise, bir bölümü yansız kalırken, bazı polislerde saldırganlara yardımcı oldukları saptanır. Bu semtte 45 yaşlarında Servet YILDIRIM isimli bir kişiyi öldürürler. Celal ERDOĞAN (öğretmen), Salih YILMAZ (Öğretmen), Turan KABAKULAK, Vedat ELİAÇIK, Hüseyin ŞİMŞEK, Sefer EKEN, Sezai GÜREN, Neşet AYDIN, Mustafa NALLICA Sadık VASIFOĞLU, Hasan KÖSE, Aşır DEMİREL isimli sol görüşlü kişilerde kurşunla ağır yaralanmışlardır. Yine Altınevler Semtinde evlerinin balkonunda oturan iki kizkardeşe silahla ateş edilmiş ve her ikisi ağır yaralanmışlardır. Bu semt ve mahallelerde bir çok ev ve işyeri de tahrip edilerek yakılmıştır.[/i][/color]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #800000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÇORUM KATLİAMI<br />
</span></span><br />
Çorum katliamı, ülke genelinde işlenen siyasal cinayetlerden, okul işgallerinden, Malatya, Kahramanmaraş, Gazi katliamlarından soyutlanarak; sağ-sol grupların çatışmasıyla değerlendirilemez. Bu katliamın, emperyalist güçler ve ülkemizdeki işbirlikçilerin ortak planlarıdır, eylemleridir.<br />
 <br />
Genellikle etnik ve mezhep topluluklarının iç içe yaşadığı Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde gelişen toplumsal muhalefeti baskı ve katliamlarla susturmak, solcu ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aleviler</span>i göçe zorlamayı amaçlamaktadır. Çorum katliamı bu planın bir halkası ve uzantısıdır.<br />
 <br />
Katliamın Ön Hazırlıkları: MHP ve MSP’nin dışarıda desteklediği Süleyman DEMİREL’in azınlık hükümeti, ırkçı-şeriatçı örgütleri korumuş, eylemlerine göz yumulmuştur. Ayrıca yansız görevini sürdüren Çorum Emniyet Müdürü Hasan UYAR görevinden alınarak, yerine Tunceli’de bir çok olaya adı karışan Nail BOZKURT, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi KATAR getirilmiştir. Yine sağ görüşlü ve taraflı (AP iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış, zehir hafiye diye tanınan Faruk SUKAN’ın bacanağı) Rafet ÜÇELLİ’de Çorum valiliğine atanmıştır. Demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memuru tel emriyle başka illere ataması yapıldı. Bir çok okul yöneticisi ve demokrat öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapıldı. Devletin bir çok kurum, faşistlerin karargahı haline getirildi. MHP’lilere ruhsatlı silah verilmeye başlandı. Buna karşın, Çorum emniyetinde görevli sağcı ve ırkçı bilinen bir çok polisin başka illere ataması çıkarılmışken, ilişkileri kesilmeden Çorum’da görevlerinin sürdürdüler.<br />
 <br />
ABD’nin Türkiye Büyük Elçiliği’nde görevli Robert ALEXANDIR PECK (CIA görevlisi olarak tanınır) Çorum’a gider. Çorum’da MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan KILIÇOĞLU’yla görüşür, MHP’nin etkin olduğu köy ve ilçeler, ???Alevi-Sünni??? hakkında bilgi edinmeye çalışır. Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider. Amasya’da Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması üzerine sorular sorar, ne zaman ve hangi ölçüdebir çatışma çıkabileceği hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu. (1) Bu değişim ve çalışmalar sürdürülürken; ülkücü örgütlerin halkı tahrik etmek için çalışmalarını sürdürüyorlardı. Çorum’da 19 Mayıs “Gençlik ve Spor Bayramı” kutlama hazırlıkları sırasında ülkücülerin Bayram töreninde kızların kıyafetlerini gerekçe göstererek halkı tahrik etmek amacıyla şu bildiriyi dağıtıyorlardı:<br />
 <br />
<span style="color: #800000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Müslüman namusuna sahip çık<br />
</span></span> <br />
19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayasına kahpeçe ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor.<br />
 <br />
Yine müslüman evlâdı kan ağlamaya kafir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir. Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi? Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey müslüman, düşün, süngüyle ama karnında çocuk çıkarken zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil müslüman sen de düşün... Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu haris-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susun, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile CİHAD edenlere-İslâmcı Gençlik” (2)<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gün SAZAK’ın Ölümü: </span>Ülkücülerin CİHAD bildirisinden 9-10 gün sonra Ankara’da MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK (1. MC hükümetinde Gümdük ve Tekel bakanlığı yapmıştır.), 27 Mayıs 1980 günü belirsiz kişilerce vurularak öldürüldü. Gün SAZAK Ankara’da öldürülmüş. Çorum’la uzaktan-yakından ilgisi yok. Eğer duygusal bir tepki olacaksa Ankara’da olması gerekirdi. Oysa Türkiye genelinde saldırı, tahrip ve cinayetler başlatıldı, günlerce devam etti. Özellikle Alevi-Sünnilerin, Türk-Kürtlerin iç içe yaşadığı kentlerde saldırı ve cinayetler halka yönetildi. Görülüyor ki, bu saldırı, cinayet ve katliamlar, duygusal bir tepkinin sonucu değil; perde arkası güçlerin ve planladığı, yönlendirdiği eylemlerdir...<br />
 <br />
Çorum katliamı, Gün SAZAK’ın ölümü gerekçe gösterilerek başlatılmıştır. 28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan sağcı gruplar (ülkücüler) elleri havada kurt işareti yaparak “kanımız alsa da zafer İslâmın, Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçmişlerdir. Yürüyüş korteji, kısa süre sonra saldırıya dönüşür. Cadde üzerinde bulunan solculara ait işyerleri tahrip edilmeye, yakılmaya başlanır. Yürüyüş kortejinin çevresinde görevli polislerin müdahalesi görülmez ve seyirciler.<br />
<br />
<img src="http://www.alevikulturdernekleri.com/Dernek-V1/upload/images/Images/corum2.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: corum2.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
Çorum’un okullarında sağcıların baskısı, terörü boyutlanarak artar. Öğrencilerin derslere girmesini engellemeye çalışırlar. Öğretmenlere saldırırlar. 28 Mayıs günü başlatılan ilk eylem noktalanır. Sağcı gruplar ve MHP İl Yöneticileri toplanarak ilk günün eyleminin değerlendirmesini yapıyor, yeni saldırı hazırlıklarını planlıyorlardı. Ankara’dan Gün SAZAK’ın cenaze törenine katılanlar (Çevre ile ve ilçelerden) Çorum’a gelmeye başladılar. Ayrıca bazı yabancı turizm şirketleri de Çorum dışından MHP’li militanları Çorum’a taşıyorlardı. 29 Mayıs günü başlatılacak ve günlerce sürecek saldırıların planı, saldırı yapılacak semtler ve görevli olacakların listesi hazırlanır.<br />
 <br />
29 Mayıs günü sabahıdır. Çorum’un işçisi, memuru, esnafı; öğrencisi ve halkı, günlük işlerini yürütmek için işlerlerine gitmeye hazırlanıyorlardı. Dışarı çıktıklarında, cadde ve sokakların faşist saldırganlarca işgal edildiğini, “Kana kan, intikam” sloganlarıyla saldırılarını sürdürdüklerine tanık olurlar. Saldırganlar ise rastladıkların dövüyor ve esir alıyorlardı. Solcu ve Alevilere ait işlerleri yağmalanıyor, tahrip ediliyor ve yakıyorlardı. Saldırıya uğrayanların, güvenlik güçlerine başvurduklarına “Toplumsal olaydır, müdahale edemeyiz” yanıtını alıyorlardı.<br />
 <br />
Faşist saldırganlar, Çorum’un caddelerini, sokaklarını, meydanlarını işgal etmekle yetinmemişlerdir, Çorum’la komşu il, ilçe ve köylerle bağlantılı tüm yolları da işgal etmişlerdi. Araçlar durduruluyor, kimlik kontrolü yapılıyor, solcu ve Alevi olanları alıp işkence ediyorlardı. Sağırların, körlerin bile görebilecekleri bu hazırlıkların devlet tarafından görülmemesi olanaklı değildir. Ama önlem alınmamıştır...<br />
 <br />
Saldırganların bir kolu, demokrat ve sol görüşlü Çorum Gazetesi’ne; sol yayın satan Bahar Kitapevi’ne saldırarak tüm eşyalarını, malzemelerini dağıtır ve tahrip ederler.<br />
 <br />
Saldırganların büyük bir kolu da, solcuların, Alevilerin yoğunlukta olduğu Milönü Mahallesine yönelirler. Saldırının haberini alan Milönü halkı, yollarda barikat kurarak saldırıya karşı savunma direnişine girişirler. Başka bir kol, Kuruköprü, Üçevler, Sigorta ve Mutluevler semtine yönelirler. Bu semtlerde oturan solcu ve Alevilerin, saldırıdan habersiz ve savunma önlemlerini alamamışlardır. Mevcut güvenlik güçleri ise, bir bölümü yansız kalırken, bazı polislerde saldırganlara yardımcı oldukları saptanır. Bu semtte 45 yaşlarında Servet YILDIRIM isimli bir kişiyi öldürürler. Celal ERDOĞAN (öğretmen), Salih YILMAZ (Öğretmen), Turan KABAKULAK, Vedat ELİAÇIK, Hüseyin ŞİMŞEK, Sefer EKEN, Sezai GÜREN, Neşet AYDIN, Mustafa NALLICA Sadık VASIFOĞLU, Hasan KÖSE, Aşır DEMİREL isimli sol görüşlü kişilerde kurşunla ağır yaralanmışlardır. Yine Altınevler Semtinde evlerinin balkonunda oturan iki kizkardeşe silahla ateş edilmiş ve her ikisi ağır yaralanmışlardır. Bu semt ve mahallelerde bir çok ev ve işyeri de tahrip edilerek yakılmıştır.[/i][/color]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gazi Katliamı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-gazi-katliami.html</link>
			<pubDate>Tue, 16 Jul 2013 21:13:28 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=5">Anıtkabir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-gazi-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #000000;" class="mycode_color">Gazi’de, Ümraniye’de, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cemevinde</span>, Eski Karakol önünde, 1 Mayıs’ta, E-5 girişinde. Aynı zihniyetin silahlarıyla,<br />
aynı amaçla doğrultulmuş silahlardan çıkan kurşunlarla vurulan, aynı şekilde can veren, aynı yere gömülen 23 can…<br />
 <br />
Dava yıllar sonra başladı, kilometrelerce ötede görüldü. 20 polis önce ‘bulunamadı’, sonra hepsi birden bulunup mahkemeye çıkarıldı, 18’i birden serbest bırakıldı. Tutuklanan 2’si ise, 23 cana karşılık 5 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Yetmedi, cezalar ertelendi. Katliamı soruşturan makamlar, perdenin ardındaki örgütlenmeyi hep göz ardı etti. “Olayları örgütler tezgahladı” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışan yetkililer, açıklamalarına şu sözlerle devam etti:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sakin olmalıyız, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü korumaya çalışmalıyız.”</span><br />
 <br />
Şüphesiz bu sözler, kolluk kuvvetlerinin Gazi’de estirdiği teröre ‘gerekçe’ olmaya yetiyordu. Aradan 15 yıl geçti, Gazi Mahallesi’nde sahneye konulan katliamın üzerindeki sır perdesi hala kalkmadı. Gazi’de yaşananlar hala karanlıkta, acı ve öfke hala taze…<br />
 <br />
İstanbul’un Gaziosmanpaşa (bugün Sultangazi) ilçesine bağlı bir mahalleydi Gazi Mahallesi. Çoğunlukla Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı, Kürt halkına karşı düşük yoğunluklu savaşın yaşandığı yıllarda, Bölge’de yakılan ve boşaltılan köylerin artmasıyla nüfusu iyice kabaran bir gecekondu mahallesiydi. 1990’ların başında JİTEM’in kurulmasıyla ve Özel Harp Dairesi’nin, ‘Özel Kuvvetler Komutanlığı’ adı altında yeniden örgütlenmesiyle işkence, kötü muamele, gözaltında kayıplar, ölümler ve yargısız infazların had safhaya ulaştığı, insan hakları ihlallerinin iyice arttığı yıllardı. 12 Mart 1995 akşamıydı, saat 20.30 sularında Gazi Mahallesi’nden silah sesleri yükseldi.<br />
 <br />
<span style="color: #800000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAHVELER TARANDI<br />
</span></span> <br />
İsmet Paşa Caddesi’nde bulunan Yavuz, Doğu, Dostlar ve Öntaş kahveleri, otomatik silahlarla tarandı. Çalışacak durumda olmayan, mahallelinin yardımlarıyla, cemevinde bir odada yaşayan 61 yaşındaki Halil Kaya hayatını öldürüldü, 5’i ağır 25 kişi yaralandı. Kahveleri tarayan saldırganlar ise, taksinin sürücüsünü öldürdükten sonra aracı ateşe verdi ve ortadan kayboldu.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">BİNLER GAZİ’YE KOŞTU<br />
</span></span> <br />
Olayın basında “Gazi’de kahveler tarandı, Alevi dedesi öldürüldü” diye yer alması üzerine İstanbul’un dört bir yanından binlerce kişi Gazi’ye koştu. Gazi cemevi önünde gece boyunca bekleyen binlerce kişilik kalabalığa, sabaha karşı olay yerine gelen bir panzerin üzerinden ateş açıldı. Burada Mehmet Gündüz can verirken, onlarca kişi yaralandı. Artık mahalle, abluka altındaydı.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">CENAZELERİ ALAN KİTLEYE KURŞUN SIKILDI<br />
</span></span> <br />
Ertesi gün, mahalledeki polis yığınakları güçlendirilmiş, polis ablukası artmış, birçok ev basılmış, karakollar kurulmuştu. Cenazeleri almak için mahalleye gelenlerin sayısı 15 bini aşıyordu. Cemevi önünden Eski Karakol’a yürüyen kalabalığa gözdağı vermek için, polis barikatlarının üzerinden ateş açıldı, tazyikli su sıkıldı. Geri dönmemekte kararlı olan kalabalık ise, otomatik silahlar, uzun namlulu tüfekler, panzerler, akrepler karşısında elindeki tek kozunu kullandı, kurşunlara taşla karşılık verdi. Yaşanan çatışmalarda, 15 kişi öldürüldü, 100’ü aşkın kişi yaralandı. Valilik sokağa çıkma yasağı ilan etti, bölge askere devredildi.<br />
 <br />
Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde de, Gazi’de estirilen yaşananlar protesto edildi. 15 Mart sabahı E-5’e yürümek isteyen yaklaşık 10 bin kişilik kitleye polisin ateş açmasıyla 6 kişi öldürüldü, onlarca kişi yaralandı.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">23 CAN = AF KAPSAMINDA ERTELEME<br />
</span></span> <br />
Gazi’de öldürülen 17 kişiden 7’sinin polis kurşunuyla hayatını kaybettiği belirlenince, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 20 polis hakkında, “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” suçundan dava açıldı. Önce Eyüp’te görülmeye başlanan dava, dönemin birçok siyasi davası gibi ‘güvenlik’ bahanesiyle başka bir şehre, İstanbul’dan 1100 kilometre uzaklıktaki Trabzon’a sürüldü.<br />
 <br />
2000 yılında verilen kararda, görüntülerde kalabalığa ateş ettiği görülen Mehmet Gündoğan 2 kişiyi öldürmekten 3 yıl 9 ay hapis cezasına, uzun namlulu silahıyla görüntülenen Adem Albayrak ise 4 kişiyi öldürmekten 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Diğer 18 sanık hakkında beraat kararı verilirken, Yargıtay “adam öldürmekle ilgili net bir açıklığın olmaması” gerekçesiyle kararı bozdu. 2 sanık toplam 5 yıl 8 ay hapse mahkum edildi, ancak bu ceza af kapsamında ertelendi.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">TÜRKİYE MAHKUM<br />
</span></span> <br />
Ailelerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptığı başvuru sonucunda Türkiye 2005’te, “yaşam hakkı” ve “milli makamlara başvuru yollarının kapatılması” maddelerini ihlal ettiği gerekçesiyle 510 bin avro tazminat ödemeye mahkum edildi. Yargılamadan geriye, sanık polis avukatlarından İlhami Yelekçi’nin, “Efendim, polise ateş açmıştır bu teröristler. Tabii ki devletin polisleri de meşru müdafaa sınırları içinde kendilerini savunmak için silah kullanmışlardır” sözleri kaldı. Ve 20 saatlik yolculuğun ardından duruşmalarda oturacak sandalye verilmeyen aileler…<br />
﻿ <br />
alevilerin sitesi kaynak</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #000000;" class="mycode_color">Gazi’de, Ümraniye’de, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cemevinde</span>, Eski Karakol önünde, 1 Mayıs’ta, E-5 girişinde. Aynı zihniyetin silahlarıyla,<br />
aynı amaçla doğrultulmuş silahlardan çıkan kurşunlarla vurulan, aynı şekilde can veren, aynı yere gömülen 23 can…<br />
 <br />
Dava yıllar sonra başladı, kilometrelerce ötede görüldü. 20 polis önce ‘bulunamadı’, sonra hepsi birden bulunup mahkemeye çıkarıldı, 18’i birden serbest bırakıldı. Tutuklanan 2’si ise, 23 cana karşılık 5 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Yetmedi, cezalar ertelendi. Katliamı soruşturan makamlar, perdenin ardındaki örgütlenmeyi hep göz ardı etti. “Olayları örgütler tezgahladı” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışan yetkililer, açıklamalarına şu sözlerle devam etti:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> “Sakin olmalıyız, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü korumaya çalışmalıyız.”</span><br />
 <br />
Şüphesiz bu sözler, kolluk kuvvetlerinin Gazi’de estirdiği teröre ‘gerekçe’ olmaya yetiyordu. Aradan 15 yıl geçti, Gazi Mahallesi’nde sahneye konulan katliamın üzerindeki sır perdesi hala kalkmadı. Gazi’de yaşananlar hala karanlıkta, acı ve öfke hala taze…<br />
 <br />
İstanbul’un Gaziosmanpaşa (bugün Sultangazi) ilçesine bağlı bir mahalleydi Gazi Mahallesi. Çoğunlukla Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı, Kürt halkına karşı düşük yoğunluklu savaşın yaşandığı yıllarda, Bölge’de yakılan ve boşaltılan köylerin artmasıyla nüfusu iyice kabaran bir gecekondu mahallesiydi. 1990’ların başında JİTEM’in kurulmasıyla ve Özel Harp Dairesi’nin, ‘Özel Kuvvetler Komutanlığı’ adı altında yeniden örgütlenmesiyle işkence, kötü muamele, gözaltında kayıplar, ölümler ve yargısız infazların had safhaya ulaştığı, insan hakları ihlallerinin iyice arttığı yıllardı. 12 Mart 1995 akşamıydı, saat 20.30 sularında Gazi Mahallesi’nden silah sesleri yükseldi.<br />
 <br />
<span style="color: #800000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KAHVELER TARANDI<br />
</span></span> <br />
İsmet Paşa Caddesi’nde bulunan Yavuz, Doğu, Dostlar ve Öntaş kahveleri, otomatik silahlarla tarandı. Çalışacak durumda olmayan, mahallelinin yardımlarıyla, cemevinde bir odada yaşayan 61 yaşındaki Halil Kaya hayatını öldürüldü, 5’i ağır 25 kişi yaralandı. Kahveleri tarayan saldırganlar ise, taksinin sürücüsünü öldürdükten sonra aracı ateşe verdi ve ortadan kayboldu.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">BİNLER GAZİ’YE KOŞTU<br />
</span></span> <br />
Olayın basında “Gazi’de kahveler tarandı, Alevi dedesi öldürüldü” diye yer alması üzerine İstanbul’un dört bir yanından binlerce kişi Gazi’ye koştu. Gazi cemevi önünde gece boyunca bekleyen binlerce kişilik kalabalığa, sabaha karşı olay yerine gelen bir panzerin üzerinden ateş açıldı. Burada Mehmet Gündüz can verirken, onlarca kişi yaralandı. Artık mahalle, abluka altındaydı.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">CENAZELERİ ALAN KİTLEYE KURŞUN SIKILDI<br />
</span></span> <br />
Ertesi gün, mahalledeki polis yığınakları güçlendirilmiş, polis ablukası artmış, birçok ev basılmış, karakollar kurulmuştu. Cenazeleri almak için mahalleye gelenlerin sayısı 15 bini aşıyordu. Cemevi önünden Eski Karakol’a yürüyen kalabalığa gözdağı vermek için, polis barikatlarının üzerinden ateş açıldı, tazyikli su sıkıldı. Geri dönmemekte kararlı olan kalabalık ise, otomatik silahlar, uzun namlulu tüfekler, panzerler, akrepler karşısında elindeki tek kozunu kullandı, kurşunlara taşla karşılık verdi. Yaşanan çatışmalarda, 15 kişi öldürüldü, 100’ü aşkın kişi yaralandı. Valilik sokağa çıkma yasağı ilan etti, bölge askere devredildi.<br />
 <br />
Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde de, Gazi’de estirilen yaşananlar protesto edildi. 15 Mart sabahı E-5’e yürümek isteyen yaklaşık 10 bin kişilik kitleye polisin ateş açmasıyla 6 kişi öldürüldü, onlarca kişi yaralandı.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">23 CAN = AF KAPSAMINDA ERTELEME<br />
</span></span> <br />
Gazi’de öldürülen 17 kişiden 7’sinin polis kurşunuyla hayatını kaybettiği belirlenince, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 20 polis hakkında, “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” suçundan dava açıldı. Önce Eyüp’te görülmeye başlanan dava, dönemin birçok siyasi davası gibi ‘güvenlik’ bahanesiyle başka bir şehre, İstanbul’dan 1100 kilometre uzaklıktaki Trabzon’a sürüldü.<br />
 <br />
2000 yılında verilen kararda, görüntülerde kalabalığa ateş ettiği görülen Mehmet Gündoğan 2 kişiyi öldürmekten 3 yıl 9 ay hapis cezasına, uzun namlulu silahıyla görüntülenen Adem Albayrak ise 4 kişiyi öldürmekten 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Diğer 18 sanık hakkında beraat kararı verilirken, Yargıtay “adam öldürmekle ilgili net bir açıklığın olmaması” gerekçesiyle kararı bozdu. 2 sanık toplam 5 yıl 8 ay hapse mahkum edildi, ancak bu ceza af kapsamında ertelendi.<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #800000;" class="mycode_color">TÜRKİYE MAHKUM<br />
</span></span> <br />
Ailelerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptığı başvuru sonucunda Türkiye 2005’te, “yaşam hakkı” ve “milli makamlara başvuru yollarının kapatılması” maddelerini ihlal ettiği gerekçesiyle 510 bin avro tazminat ödemeye mahkum edildi. Yargılamadan geriye, sanık polis avukatlarından İlhami Yelekçi’nin, “Efendim, polise ateş açmıştır bu teröristler. Tabii ki devletin polisleri de meşru müdafaa sınırları içinde kendilerini savunmak için silah kullanmışlardır” sözleri kaldı. Ve 20 saatlik yolculuğun ardından duruşmalarda oturacak sandalye verilmeyen aileler…<br />
﻿ <br />
alevilerin sitesi kaynak</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevi Katliam Kronolojisi]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-alevi-katliam-kronolojisi.html</link>
			<pubDate>Tue, 16 Jul 2013 21:11:28 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=5">Anıtkabir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-alevi-katliam-kronolojisi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tarihte <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilere</span> karşı gerçekleştirilmiş katliamlar ile ilgili kronolojik bilgileri yayınlıyoruz..<br />
<br />
661 Şahı Merdan Ali (Kufe)<br />
10 Ekim 680 İmam Hüseyin ve 71 Talibi (Kerbela... Cemdeki 4. Dar Onun Adınadır)<br />
755 Ebu Müslim Horasani (Medayin/Rumi... Bağdat)<br />
922 Hallacı Mansur (Bağdat... Cemdeki 1. Dar Onun adınadır)<br />
1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)<br />
1239 Baba İshak (Malya Ovası/Kırşehir)<br />
1393 /94(?) Fazlullah (Nahçıvan... Seyit Nesimi’nin Mürşidi, Cemdeki 2. Dar Onun Adınadır)<br />
1417/18(?) Seyit Nesimi (Halep/Şam... Cemdeki 3. Dar Onun Adınadır)<br />
1419 Torlak Kemal (Manisa)<br />
1419 Börklüce Mustafa (Aydın/Karaburun, Ortaklar)<br />
1420 Şeyh Bedrettin (Serez)<br />
<br />
1511 Şahkulu Sultan (Teke Yöresi/Gökçay)<br />
1514 Yavuz’un (I.Selim) Yaptığı Katliam/Soykırım<br />
1518 Bozoklu Şeyh Celal (Celali... Erzincan)<br />
1519 Şah Veli (Sivas)<br />
1526 Baba Zünnun (Höyüklü)<br />
1527/28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)<br />
1533/1534 I. Süleyman/Kanuni’nin Yaptığı Katliam/Soykırım<br />
1547/1551(?) veya 1578/1590 (?) Koca Haydar/Pir Sultan Abdal (Sivas... Mal Pazarı Meydanı)<br />
1606/1611 Kuyucu Murat Paşa’nın (Sırp Devşirmesidir) yaptığı Katliam/Soykırım<br />
1826 II. Mahmut’un Yaptığı Katliam/Soykırım<br />
<br />
<span style="color: #800000;" class="mycode_color">Cumhuriyet dönemi<br />
</span><br />
6 Mart 1921 - 20 Haziran 1921 Koçgiri Soykırımı<br />
4 Mayıs 1937/1938 Dersim Soykırımı<br />
1937 Alişer ve Zarife Ana (Dersim)<br />
15/17 Kasım 1937 Pir Seyit Rıza (Elazığ... Buğday Pazarı Meydanı)<br />
6 Ağustos 1938 Zine Gediği Katliamı (Dersim, Erzincan arası... 95 kişi kurşuna dizilir.)<br />
2 Haziran 1966 Ortaca (Muğla) Saldırısı<br />
1968 Hekimhan (Malatya) Saldırısı<br />
11 Haziran 1967 Maraş/Elbistan Saldırısı... (Mahsuni Şerif Konseri Sonrasında)<br />
1 Mart 1971 Hatay/Kırıkhan Saldırısı<br />
18 Nisan 1978 Malatya Katliamı<br />
4 Eylül 1978 Sivas Katliamı<br />
19/24 Aralık 1978 Maraş Katliamı<br />
3-4 Temmuz 1980 Çorum Katliamı<br />
12 Eylül 1980 Kenan Everen Askeri Faşizminin katliamı<br />
2 Temmuz 1993 Madımak/Sivas Katliamı<br />
12 Mart 1995 Gazi/İstanbul Katliamı<br />
14/15 Mart 1995 Ümraniye/İstanbul Katliamı<br />
<br />
13 Mart 2012 Madımak Katliamı “Aranan Sanıklar” Hakkında verilen “ZAMAN AŞIMI KARARI” ve Başbakan “BU KARAR TÜRKİYE’YE HAYIRLI UĞURLU OLSUN” dedi...<br />
<br />
27 Temmuz 2012 Sürgü Saldırısı.<br />
<br />
Zorunlu “Din Dersi”, cemevleri hakkında devletin ve Hükümetin inkarcı tutumu, Diyanet İşleri Başkanlığı fetvaları ve bu fetvalar üzerinden verilen YARGI KARARLARI;<br />
<br />
Basın, yayın organlarında kullanılan ırkçı dil... İlk, Orta ve Yüksek Öğretimde yürürlükte olan ırkçı, şoven, inkarcı eğitim programı;<br />
<br />
Son üç yıldır Türkiye genelinde devam eden sistematik kapı işaretlemeleri...  Resmi kurumlarda, iş yerlerinde, kamusal alanda ALEVİLERE YAPILAN HAKARET ve SALDIRILAR kültürel, inançsal katliamın devamıdır.<br />
<br />
Kemal Bülbül</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Tarihte <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilere</span> karşı gerçekleştirilmiş katliamlar ile ilgili kronolojik bilgileri yayınlıyoruz..<br />
<br />
661 Şahı Merdan Ali (Kufe)<br />
10 Ekim 680 İmam Hüseyin ve 71 Talibi (Kerbela... Cemdeki 4. Dar Onun Adınadır)<br />
755 Ebu Müslim Horasani (Medayin/Rumi... Bağdat)<br />
922 Hallacı Mansur (Bağdat... Cemdeki 1. Dar Onun adınadır)<br />
1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)<br />
1239 Baba İshak (Malya Ovası/Kırşehir)<br />
1393 /94(?) Fazlullah (Nahçıvan... Seyit Nesimi’nin Mürşidi, Cemdeki 2. Dar Onun Adınadır)<br />
1417/18(?) Seyit Nesimi (Halep/Şam... Cemdeki 3. Dar Onun Adınadır)<br />
1419 Torlak Kemal (Manisa)<br />
1419 Börklüce Mustafa (Aydın/Karaburun, Ortaklar)<br />
1420 Şeyh Bedrettin (Serez)<br />
<br />
1511 Şahkulu Sultan (Teke Yöresi/Gökçay)<br />
1514 Yavuz’un (I.Selim) Yaptığı Katliam/Soykırım<br />
1518 Bozoklu Şeyh Celal (Celali... Erzincan)<br />
1519 Şah Veli (Sivas)<br />
1526 Baba Zünnun (Höyüklü)<br />
1527/28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)<br />
1533/1534 I. Süleyman/Kanuni’nin Yaptığı Katliam/Soykırım<br />
1547/1551(?) veya 1578/1590 (?) Koca Haydar/Pir Sultan Abdal (Sivas... Mal Pazarı Meydanı)<br />
1606/1611 Kuyucu Murat Paşa’nın (Sırp Devşirmesidir) yaptığı Katliam/Soykırım<br />
1826 II. Mahmut’un Yaptığı Katliam/Soykırım<br />
<br />
<span style="color: #800000;" class="mycode_color">Cumhuriyet dönemi<br />
</span><br />
6 Mart 1921 - 20 Haziran 1921 Koçgiri Soykırımı<br />
4 Mayıs 1937/1938 Dersim Soykırımı<br />
1937 Alişer ve Zarife Ana (Dersim)<br />
15/17 Kasım 1937 Pir Seyit Rıza (Elazığ... Buğday Pazarı Meydanı)<br />
6 Ağustos 1938 Zine Gediği Katliamı (Dersim, Erzincan arası... 95 kişi kurşuna dizilir.)<br />
2 Haziran 1966 Ortaca (Muğla) Saldırısı<br />
1968 Hekimhan (Malatya) Saldırısı<br />
11 Haziran 1967 Maraş/Elbistan Saldırısı... (Mahsuni Şerif Konseri Sonrasında)<br />
1 Mart 1971 Hatay/Kırıkhan Saldırısı<br />
18 Nisan 1978 Malatya Katliamı<br />
4 Eylül 1978 Sivas Katliamı<br />
19/24 Aralık 1978 Maraş Katliamı<br />
3-4 Temmuz 1980 Çorum Katliamı<br />
12 Eylül 1980 Kenan Everen Askeri Faşizminin katliamı<br />
2 Temmuz 1993 Madımak/Sivas Katliamı<br />
12 Mart 1995 Gazi/İstanbul Katliamı<br />
14/15 Mart 1995 Ümraniye/İstanbul Katliamı<br />
<br />
13 Mart 2012 Madımak Katliamı “Aranan Sanıklar” Hakkında verilen “ZAMAN AŞIMI KARARI” ve Başbakan “BU KARAR TÜRKİYE’YE HAYIRLI UĞURLU OLSUN” dedi...<br />
<br />
27 Temmuz 2012 Sürgü Saldırısı.<br />
<br />
Zorunlu “Din Dersi”, cemevleri hakkında devletin ve Hükümetin inkarcı tutumu, Diyanet İşleri Başkanlığı fetvaları ve bu fetvalar üzerinden verilen YARGI KARARLARI;<br />
<br />
Basın, yayın organlarında kullanılan ırkçı dil... İlk, Orta ve Yüksek Öğretimde yürürlükte olan ırkçı, şoven, inkarcı eğitim programı;<br />
<br />
Son üç yıldır Türkiye genelinde devam eden sistematik kapı işaretlemeleri...  Resmi kurumlarda, iş yerlerinde, kamusal alanda ALEVİLERE YAPILAN HAKARET ve SALDIRILAR kültürel, inançsal katliamın devamıdır.<br />
<br />
Kemal Bülbül</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sivas Katliamı : Alevilerin Kanayan Yarası]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-sivas-katliami-alevilerin-kanayan-yarasi.html</link>
			<pubDate>Mon, 01 Jul 2013 23:18:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-sivas-katliami-alevilerin-kanayan-yarasi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sivas katliamı,madımak katliamı,2 temmuz sivas katliamı,2 temmuz 1993</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I.KANLI SİVAS’TAN  OZANLAR ŞEHRİ’NE</span><br />
<br />
Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da<br />
<br />
Kanlı yaş akıttım baharda yazda<br />
<br />
Dedemi astılar KANLI SİVAS’TA<br />
<br />
Darağacı ağlar Pir Sultan deyü<br />
<br />
Pir Sultan Abdal’ın tarihsel duruşundan mıdır nedir bilinmez yakın zamana kadar sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi. <br />
<br />
Ne var ki sivas alevilerin nazarında Pir Sultan’ın asıldığı şehir olarak pek makbul bir sicile sahip değildir. Yine de Aleviler bu olayı bir kan davasına dönüştürmemişler, iktidar mensupları ile Sivaslı sıradan insanı ayırmışlar ve Sivas’a “ozanlar şehri” olarak sahip çıkmışlardır. Hatta yetiştirdiği ozanlar dolayısıyla Sivas’ın ayrıcalıklı, özel bir yeri vardır denilebilir. Nasıl olmasın ki Ağahi, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel, Kemter ve daha niceleri... sivas toprağında yetişmemiş miydi?<br />
<br />
Sivas şehri’nin kara tarihi/talihi cumhuriyetle bir parça dönmüştür. Çünkü sivas köhne Osmanlı’nın yerine kurulan genç Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı yerlerden biri olmuştur. Bundan dolayıdır ki sivas Şehri demokrat ilerici kimliğiyle bilinmiş, anılmıştır.<br />
<br />
II.PİR SULTAN’IN DİRENCİ <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HIZIR PAŞA’NIN İHANETİ</span><br />
<br />
İlimi sorarsan köyümdür Banaz<br />
<br />
Yakılsın yıkılsın ol KANLI SİVAS<br />
<br />
Bir ben ölmeyinen cihan yıkılmaz<br />
<br />
Açılın zındanlar Pir’e gidelim!<br />
<br />
12 Eylül sonrasında Sivas’ın toplumsal dokusunda köklü değişiklikler olur. sivas büyük göç veren şehirlerin başında gelir. Sivas’tan göçenlerin çoğunu ilerici unsurlar, Aleviler oluştur. Onlardan boşalan yerleri ise tam karşıt güçler doldurur. On yıl içinde Sivas’ın yüzü kararır.<br />
<br />
1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin belediye başkanlığını kazanmasıyla gerici güçler bütünsel olarak Sivas’ta kurumsallaşmaya başlar. Belediye olanakları sınırsız bir biçimde Şeriatçı çevrelerin hizmetine sunulur. Anadolu’nun bu demokrat kimlikli kenti gerici bir dokuya bürünmüştür. 12 Eylülcülerin toplumsal güçleri bastırmak için dinci gericiliği kullanmaları sonuçlarını vermiş, gerici güçler sahiplerinin dahi zor kontrol ettikleri bir noktaya gelmiştir.<br />
<br />
Tarih boyunca sivas kentinin şahsında hep iki çizgi varlığını devam ettirir. Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi yolu ile Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi.<br />
<br />
Bu iki farklı dünya anlayışı, bu insanlığın hizmetinde olma ile ona ihanet etme çizgisi 2 Temmuz 1993 tarihinde bir kez tarih sahnesinde ortaya çıkacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III.SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR</span><br />
<br />
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği geleneksel olarak 1978’den beri düzenlemekte oldukları Banaz Pir Sultan Abdal Şenlikleri daha görkemli, daha kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek için 1993 yılında da aylar öncesinden hazırlıklara başlarlar. <br />
<br />
Tüm demokratik kitle örgütlerine ve Alevi kuruluşlarına çağrı yaparak Banaz şenliklerini paylaşmayı, birlikte yapmayı teklif ederler. Bu etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı sivas şehir merkezinde yapılması öngörülür.<br />
<br />
1993 şenlikleri için bilinen tanınan yazarları sanatçıları yapılan davete olumlu yanıt verirler. Pir Sultan Abdal Şenlikleri Pir Sultan Abdal’ın toplumsal ve inançsal duruşuna uygun olarak geniş kapsayıcı sosyal bir organizasyon olacaktır.<br />
<br />
Ankara’dan İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkan Pir Sultan yolcuları 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta buluşurlar. Programa göre iki gün Sivas’ta etkinlikler gerçekleştirilecek ardından ise Banaz’a geçilecektir.<br />
<br />
Fakat sivas eski sivas değildir, daha sabahın ilk saatinde, daha Sivas’a girer girmez farkedilir bu. İnsanı sıkıp boğan, söylenmesi gerekip de söylenmeyen bir söz gibi rahatsız eden bir havası vardır Sivas’ın.<br />
<br />
Pir Sultan’ın torunları kendi havalarını hakim kılmakta gecikmezler şehre. Şenlik başlar, deyişler, semahlar birbirini izler. Söyleşiler, paneller izleyici ile dolup taşar. Korkulacak bir şey olmadığını düşünür herkes. Kaygıların boşuna olduğunu söylerler birbirine. sivas da bizim şehrimiz derler. Ne yazık ki bir gün geçmeden bu görüşlerin tam tersini yaşayacaklardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV.PLANLI PROGRAMLI KATLİAM</span><br />
<br />
Sorma be birader mezhebimizi,<br />
<br />
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.<br />
<br />
Mezhep bilmeyen, insanlık yolu dışında başka yol tanımayan, sevgiyi kendisine din edinmiş insanlar Sivas’ta kendileri için kurulan tuzaklardan habersizdirler.<br />
<br />
Sivas’ı bilip tanıyanlar şenlikle ilgili olarak kaygılarını dile getirdiklerinde, şenliğin devletle/kültür bakanlığıyla ortak olarak düzenleniyor olması, sivas valisinin demokrat kimlikli bir kişi olması, iktidar ortaklarından SHP’nin alevilerin oy verdikleri bir parti olması gerekçe gösterilerek kaygı giderilmeye çalışılmıştır. Tüm bunların birer yanılgı olduğu anlaşılacaktır ama ne pahasına...<br />
<br />
Şeriatçı karanlık güçler günler öncesinden Sivas’ta Alevilerin, demokratların varlık göstermesini engellemek ve onlara “müslüman mahallesinde salyangoz sattırmamak” için hazırlıklara girişirler.<br />
<br />
Gazete ilanları vererek, bildiriler hazırlayıp dağıtarak yalan dolana dayalı provakasyon ortamı hazırlarlar. Güya şenlik için Sivas’a gelecek olan Aziz Nesin peygamberin eşine hakaret eden Salman Rüştü’nün kitabını yayınlamıştır. Bu tamamen yalandır, ne bir hakaret ne de bir kitap yayınlama olayı sözkonusu değildir. Ama yalana dayalı tahrik şeriatçılar için yeni bir şey sayılmaz. Daha 1978 yılında, yine Sivas’ta “Aleviler camiyi bombaladı” yalanını uydurup halkı birbirine düşürmeye kalışıkan kendileri değil midir? Maraş Katliamı öncesi aynı provakasyonu yapmamış mıdırlar.<br />
<br />
2 Temmuz’dan 15 gün önce şeritaçılarca tüm Sivas’a dağıtılan Müslüman Kamuoyuna başlıklı ve altında Müslmanlar imzası olan bildiride halk “cihada” çağrılır:”Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir <br />
<br />
Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. <br />
<br />
Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.” <br />
<br />
İlk gün şeriatçılar pusuda beklerler. Saldırı için her zaman yaptıkları gibi Cuma gününü ve Cuma namazını beklerler. 2 Temmuz günü Cuma namazından çıkan kalabalıklar katillerin kışkırtmasıyla harekete geçeler. Önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırırlar.<br />
<br />
Arkasından sivas katliamının yaşanacağı Madımak Oteli kuşatılır.<br />
<br />
Tüm dünyanın gözü önünde sivas Katliamı yaşanır.<br />
<br />
2 Temmuz sivas Katliamı üzerinden geçen yıllara rağmen alevilerin nazarında küllenmemekte, tam tersine sivas yangını alevilerin kanayan Yarası olmaya devam etmektedir. <br />
<br />
Sivas Katliamı alevilerin yaşadığı diğer bir çok katliamlara benzemekle birlikte ondan bazı çok trajik unsurlarla farlılık göstermektedir. <br />
<br />
Bu nedenle “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”, bu nedenle “Sivas unutulmayacak” sözleri bu katliama karşı her fırsatta dile getirilmektedir.<br />
<br />
Çünkü 8 saat insanlar Madımak Otelinde kendilerine bir yardım eli uzanmasını beklerler. Cumhurbaşkanı aranır, başbakan aranır, başbakan yardımcısı, bakanlar aranır. Tanıdık bildik etkili yetkili kim varsa bir umut olarak aranır ama güvenlik güçleri de dahil hiçbir güç gelip de şeriatçı güçleri dağıtmaz, Pir Sultan torunlarını kurtarmaz!<br />
<br />
Bu ne derin acıdır!<br />
<br />
Bu ne büyük bir trajedidir.<br />
<br />
Sivas’ta göz göre göre insanlar katledilir. Şeriatçılar bir bayram yerinde buluşmuş gibi Madımak Oteli’ni sarar ve insanlarımızı katlederler. Bu katiller günler öncesinden hazırlık yapmalarına rağmen yakalanmamış, engellenmemiştir. sivas gibi küçücük bir şehirde kimin ne dolap çevirdiğinin bilinmemesi mümkün müdür? Tersine istihbarat birimleri “olay çıkacağını rapor ettik” demektedirler. Olay çıkmamış, katliam yaşanmıştır. sivas belediye başkanı katilleri “gazanız mübarek olsun” diye kutlamaya kadar işi vardırmıştır!<br />
<br />
8 saat genç kızlarımızın, oğlanlarımızın, şairlerimizin, bağlama ustalarımızın, semahçılarımızın çığlıklarına tüm insanlık kulaklarını tıkamıştır. Başta iktidar sahipleri olmak üzere!<br />
<br />
8 saat içinde dünyanın bir başka ucuna müdahale edilebildiği halde, Sivas’a yardım gönderilmemiş, insanların katledilmesine engel olunmamıştır! sivas nasıl unutulur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BUNLARI UNUTMA!</span><br />
<br />
Bazı anlarda bazı sözler söylenir, bazen bu sözlerin ve bu sözleri söyleyenlerin asla unutulmaması gerekir. Bu sözler ve onları söyleyenler yeni acılar yaşanmaması için, yeni katliamlar olmaması için, dostu düşmanı tanımak ve aklımızdan çıkarmamak için kesinlikle unutulmamalıdır. Taşlara, demirlere bu sözler kazınmalı ve bir kenara konulmalıdır.<br />
<br />
Sivas Katliamı yaşanırken de unutulmaması gerekin sözler söylenmiştir.<br />
<br />
Hem de bu sözleri dönemin Cumhurbaşkanı, dönemin başbakanı söylemişlerdir. Bu sözler bize katliamın arkasındaki gizi ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">UNUTULMAYACAK SÖZLER BİR<br />
<br />
“GÜVENLİK GÜÇLERİ İLE HALKI KARŞI KARŞIYA GETİRMEYİN!”</span><br />
<br />
Sözün sahibi Cumhurbaşkanı’dır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Katiller Madımak Otelini kuşatmış, insanlar içeride çığlıklarla yardım beklerken bu sözü defalarca sivas valisine ve emniyet müdürüne söylemiştir. Demirel’in vatandaş dediği şeriatçı katillerdir. Ve güvenlik güçlerinin onlara müdahale etmesine engel olmakta, katillerin işlerini rahatça yapmalarını istemektedir adeta. Katillere karşı gelmeyin, bu sözün anlamı bundan başka nedir? Bu söz nasıl unutulur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">UNUTULMAYACAK SÖZLER İKİ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“OTELİ SARAN VATANDAŞLARIMIZA BİR ŞEY OLMAMIŞTIR!”</span><br />
<br />
Sözün sahibi Başbakan’dır. Başbakan Tansu Çiller. Çiller Madımak Otelini saran ve insanlarımızı katleden şeriatçı katillere bir şey olmadığını, katillerin burunlarının kanamadığını müjdelemektedir.<br />
<br />
Başbakan’ın vatandaş dediği de şeriatçı katillerdir. Ya içeride çığlıklarla yardım bekleyenler? Onların vatandaşlık hakları? Onların yaşama hakları? Çillerin umrunda olan, Çillerin bu sözleri ile gözetip kayırdığı katillerdir mağdurlar değil. Bu sözler nasıl unutulur?<br />
<br />
Ya bu sözleri söyleyenlerin partisine oy veren, oy vermeye çağıran Aleviler, sözde Alevi önderleri onlar nasıl unutulur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">V.ATEŞTE SEMAHA DURANLAR</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SİVAS ŞEHİTLERİMİZ</span><br />
<br />
Nesimi Çimen:Üç telli curanın üstadı. Sarız 1926<br />
<br />
Asım Bezirci:Sosyalizm ve Edebiyat. Erzincan 1927<br />
<br />
Metin Altıok:Kara kutu, şiir, felsefe. Bergama,1941<br />
<br />
Muhlis Akarsu:Kula kulluk yakışır mı? Kangal 1948<br />
<br />
Behçet Aysan:Sefa’sını ölümüle öğreten şair. Ankara 1949<br />
<br />
Muhibe Akarsu:Akarsuyum böyle miydi ahdımız? Kangal 1958<br />
<br />
Edibe Sulari: Davut Sulari’nin yadigarı. Erzincan 1953<br />
<br />
Uğur Kaynar:Militan, şair, elyazarı. Zara 1956<br />
<br />
Asaf Koçak:Yok devenin kuşu, bir sır “Cop Cumhuriyeti”nin çizeri, Yerköy 1957<br />
<br />
Erdal Ayrancı:Hep barikatın başında. Niğde 1958<br />
<br />
Sehergül Ateş:Biz onunla baba kız değildik. O hem sırdaşım, hem yoldaşım, hem dayanağım ve gücümdü; babasının sözleri. Ankara 1953<br />
<br />
Hasret Gültekin:Koçgiri’den, Han Köyü’nden. 1965<br />
<br />
Muammer Çiçek:Bir oyun yazdı “İnadına Yaşamak”.<br />
<br />
Muammer Çiçek:Bir oyun yazdı “İnadına Yaşamak”.Yalınyazı Köyü, Zile 1967<br />
<br />
Gülender Akça:Abidin ve Sultan’ın gözbebekleri. Divriğinin Şahin Köyü’nden, 1968<br />
<br />
Mehmet Atay:Şahanım, şahdamarım, yangın yüreklim. Divriği 1968<br />
<br />
Sait Metin:Uzundu, usuldu dedemin boyu. Divriği 1970<br />
<br />
Carina Johanna:Alevilik araştırmacısı, “yabancı değil”. Hollanda 1970<br />
<br />
Gülsün Karababa:Babası”Kızım benden daha iyi saz çalacak” derdi. Divriği 1971<br />
<br />
İnci Türk:Çiçek açar domur domur dal verir. Balıkesir 1971<br />
<br />
Huriye Özkan:Havanın yüzünde semah dönerken. Ankara 1971<br />
<br />
Murat Gündüz:Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, en sevdiği dize.Ankara 1971<br />
<br />
Ahmet Özyurt:Çok seviyorum düşüncelere dalmayı. Enstein gibi düşünerek kendimden geçmeyi. Kendi dizeleri. Ankara 1972<br />
<br />
Handan Metin:Tüm güzellikleri toplayıp uzun bir yola çıktın. Ankara 1973<br />
<br />
Yeşim Özkan:Ballıhan, erenlerin bal çiçeği. Ankara 1973<br />
<br />
Yasemin Sivri:Kamber’in profesörü, kitap kurdu. Ankara 1974<br />
<br />
Serpil Canik:Kuş olup güvercin donunu giyen, Uyan dağlar uyan Serpil geliyor. Ankara 1974<br />
<br />
Serkan Doğan:Başıma kızıl bağla, arkamdan ağıt yakma anam, Ankara 1974<br />
<br />
Belkıs Çakır:Güne Umut’tan. Ceylanlara karışıp semaha duran. Ankara 1975<br />
<br />
Nurcan Şahin:Kim yakıştırabilir sana ölümü? Ankara 1975<br />
<br />
Özlem Şahin:Okur, meraklı, yerinde duramaz, yaşam delisi. Ankara 1976<br />
<br />
Asuman Sivri:Semah, semah tutkunu, abisinin delisi. Ankara 1977<br />
<br />
Menekşe kaya:Sazı elinde İsmail’in.Ötme bülbül ötme gönlüm şen değil. Ankara 1977<br />
<br />
Koray Kaya<img src="https://www.aleviforum.net/images/smilies/tongue.gif" alt="Tongue" title="Tongue" class="smilie smilie_5" />ir Sultan’ın genç şehidi. Ve hep öyle kalacak. Ankara 1981<br />
<br />
Yanyana öldüler.<br />
<br />
Ve yanyana gömüldüler Karşıyaka’da.<br />
<br />
Karşıyaka’nın onur gülleri, direnç gülleri, Pir Sultan Şehitleri...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VI.SİVAS DAVASI</span><br />
<br />
“İnsanlık tarihinde<br />
<br />
din adına işlenen <br />
<br />
böyle bir vahşet görülmemiştir.”<br />
<br />
Sivas katliamının bulunabilen, ele geçirilebilen sanıkları çeşitli mahkemelerde yargılandılar. sivas davası hala sürmektedir!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dava süreci nasıl gelişti?</span><br />
<br />
Katliam davası güvenlik gerekçesiyle Sivas’tan Ankara’ya nakledildi. Yargılamaya adiyen adam öldürme eylemi davası olarak başlanılmıştı. Mahkeme davayı planlı programlı, örgütlü bir katliam olduğu gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.<br />
<br />
Ankara DGM 1994 yılında verdiği ilk kararında olayı basit bir “yangın çıkararak adam öldürme” olarak değerlendirdi. Hatta işi daha da azıtarak Aziz Nesin’in katilleri tahrik ettiğini dahi ileri sürdü ve buna dayanarak katillerin cezalarında indirim yaptı.<br />
<br />
DGM’nin bu hukuka ve maddi gerçekliğe aykırı kararını inceleyen Yargıtay DGM kararının tümüyle hukuka aykırı olduğunu saptadı. Yargıtay DGM’nin olayı basite aldığını, yanlış değerlendirdiğini vurgula***** olayda şeriatçılar tarafından laik düzene yönelik bir kalkışma olduğunun belirlenmesi gereğine işaret etti. 28 Şubat sürecine denk gelen günlerde Ankara DGM’de yargılama yeniden başladı. Bu kez sanıklar hakkında “anayasal düzeni bozarak şeriat devleti kurmaya kalkışmak” eyleminden ceza verilmesi yoluna gidildi. Mahkeme 33 sanığı idam cezasına çarptırdı.(1997) Bu karar Yargıtay’ca yeniden incelendi ve bazı usul hatalarından dolayı bozularak eksikliklerin giderilmesi için yeniden Ankara DGM’ye gönderildi. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. Sanıklar bu kararı temyiz ettiler. Dava dosyası şu an Yargıtay’da incelenmekte.<br />
<br />
Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VII.SİVAS DERSLERİ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sivas Katliamı</span> gerek Alevi örgütlenmesinde gerekse alevilerin bilincinde bir dönüm noktası olmuştur.<br />
<br />
Sivas katliamından çıkan birinci ve temel ders, yalnızca ve yalnızca kendi gücüne ve örgütlülüğüne güvenmenin zorunluluğudur.<br />
<br />
Aleviliği yönelik ağır bir kuşatmanın yaşandığı ve saldırıların gündeme geldiği şu günlerde alevilerin kimlik mücadeleleri için güçlü örgütlülükler yaratması zorunluluğu görevi her zamankinden daha yakıcıdır.<br />
<br />
alıntı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sivas katliamı,madımak katliamı,2 temmuz sivas katliamı,2 temmuz 1993</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I.KANLI SİVAS’TAN  OZANLAR ŞEHRİ’NE</span><br />
<br />
Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da<br />
<br />
Kanlı yaş akıttım baharda yazda<br />
<br />
Dedemi astılar KANLI SİVAS’TA<br />
<br />
Darağacı ağlar Pir Sultan deyü<br />
<br />
Pir Sultan Abdal’ın tarihsel duruşundan mıdır nedir bilinmez yakın zamana kadar sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi. <br />
<br />
Ne var ki sivas alevilerin nazarında Pir Sultan’ın asıldığı şehir olarak pek makbul bir sicile sahip değildir. Yine de Aleviler bu olayı bir kan davasına dönüştürmemişler, iktidar mensupları ile Sivaslı sıradan insanı ayırmışlar ve Sivas’a “ozanlar şehri” olarak sahip çıkmışlardır. Hatta yetiştirdiği ozanlar dolayısıyla Sivas’ın ayrıcalıklı, özel bir yeri vardır denilebilir. Nasıl olmasın ki Ağahi, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel, Kemter ve daha niceleri... sivas toprağında yetişmemiş miydi?<br />
<br />
Sivas şehri’nin kara tarihi/talihi cumhuriyetle bir parça dönmüştür. Çünkü sivas köhne Osmanlı’nın yerine kurulan genç Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı yerlerden biri olmuştur. Bundan dolayıdır ki sivas Şehri demokrat ilerici kimliğiyle bilinmiş, anılmıştır.<br />
<br />
II.PİR SULTAN’IN DİRENCİ <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HIZIR PAŞA’NIN İHANETİ</span><br />
<br />
İlimi sorarsan köyümdür Banaz<br />
<br />
Yakılsın yıkılsın ol KANLI SİVAS<br />
<br />
Bir ben ölmeyinen cihan yıkılmaz<br />
<br />
Açılın zındanlar Pir’e gidelim!<br />
<br />
12 Eylül sonrasında Sivas’ın toplumsal dokusunda köklü değişiklikler olur. sivas büyük göç veren şehirlerin başında gelir. Sivas’tan göçenlerin çoğunu ilerici unsurlar, Aleviler oluştur. Onlardan boşalan yerleri ise tam karşıt güçler doldurur. On yıl içinde Sivas’ın yüzü kararır.<br />
<br />
1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin belediye başkanlığını kazanmasıyla gerici güçler bütünsel olarak Sivas’ta kurumsallaşmaya başlar. Belediye olanakları sınırsız bir biçimde Şeriatçı çevrelerin hizmetine sunulur. Anadolu’nun bu demokrat kimlikli kenti gerici bir dokuya bürünmüştür. 12 Eylülcülerin toplumsal güçleri bastırmak için dinci gericiliği kullanmaları sonuçlarını vermiş, gerici güçler sahiplerinin dahi zor kontrol ettikleri bir noktaya gelmiştir.<br />
<br />
Tarih boyunca sivas kentinin şahsında hep iki çizgi varlığını devam ettirir. Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi yolu ile Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi.<br />
<br />
Bu iki farklı dünya anlayışı, bu insanlığın hizmetinde olma ile ona ihanet etme çizgisi 2 Temmuz 1993 tarihinde bir kez tarih sahnesinde ortaya çıkacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III.SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR</span><br />
<br />
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği geleneksel olarak 1978’den beri düzenlemekte oldukları Banaz Pir Sultan Abdal Şenlikleri daha görkemli, daha kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek için 1993 yılında da aylar öncesinden hazırlıklara başlarlar. <br />
<br />
Tüm demokratik kitle örgütlerine ve Alevi kuruluşlarına çağrı yaparak Banaz şenliklerini paylaşmayı, birlikte yapmayı teklif ederler. Bu etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı sivas şehir merkezinde yapılması öngörülür.<br />
<br />
1993 şenlikleri için bilinen tanınan yazarları sanatçıları yapılan davete olumlu yanıt verirler. Pir Sultan Abdal Şenlikleri Pir Sultan Abdal’ın toplumsal ve inançsal duruşuna uygun olarak geniş kapsayıcı sosyal bir organizasyon olacaktır.<br />
<br />
Ankara’dan İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkan Pir Sultan yolcuları 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta buluşurlar. Programa göre iki gün Sivas’ta etkinlikler gerçekleştirilecek ardından ise Banaz’a geçilecektir.<br />
<br />
Fakat sivas eski sivas değildir, daha sabahın ilk saatinde, daha Sivas’a girer girmez farkedilir bu. İnsanı sıkıp boğan, söylenmesi gerekip de söylenmeyen bir söz gibi rahatsız eden bir havası vardır Sivas’ın.<br />
<br />
Pir Sultan’ın torunları kendi havalarını hakim kılmakta gecikmezler şehre. Şenlik başlar, deyişler, semahlar birbirini izler. Söyleşiler, paneller izleyici ile dolup taşar. Korkulacak bir şey olmadığını düşünür herkes. Kaygıların boşuna olduğunu söylerler birbirine. sivas da bizim şehrimiz derler. Ne yazık ki bir gün geçmeden bu görüşlerin tam tersini yaşayacaklardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IV.PLANLI PROGRAMLI KATLİAM</span><br />
<br />
Sorma be birader mezhebimizi,<br />
<br />
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.<br />
<br />
Mezhep bilmeyen, insanlık yolu dışında başka yol tanımayan, sevgiyi kendisine din edinmiş insanlar Sivas’ta kendileri için kurulan tuzaklardan habersizdirler.<br />
<br />
Sivas’ı bilip tanıyanlar şenlikle ilgili olarak kaygılarını dile getirdiklerinde, şenliğin devletle/kültür bakanlığıyla ortak olarak düzenleniyor olması, sivas valisinin demokrat kimlikli bir kişi olması, iktidar ortaklarından SHP’nin alevilerin oy verdikleri bir parti olması gerekçe gösterilerek kaygı giderilmeye çalışılmıştır. Tüm bunların birer yanılgı olduğu anlaşılacaktır ama ne pahasına...<br />
<br />
Şeriatçı karanlık güçler günler öncesinden Sivas’ta Alevilerin, demokratların varlık göstermesini engellemek ve onlara “müslüman mahallesinde salyangoz sattırmamak” için hazırlıklara girişirler.<br />
<br />
Gazete ilanları vererek, bildiriler hazırlayıp dağıtarak yalan dolana dayalı provakasyon ortamı hazırlarlar. Güya şenlik için Sivas’a gelecek olan Aziz Nesin peygamberin eşine hakaret eden Salman Rüştü’nün kitabını yayınlamıştır. Bu tamamen yalandır, ne bir hakaret ne de bir kitap yayınlama olayı sözkonusu değildir. Ama yalana dayalı tahrik şeriatçılar için yeni bir şey sayılmaz. Daha 1978 yılında, yine Sivas’ta “Aleviler camiyi bombaladı” yalanını uydurup halkı birbirine düşürmeye kalışıkan kendileri değil midir? Maraş Katliamı öncesi aynı provakasyonu yapmamış mıdırlar.<br />
<br />
2 Temmuz’dan 15 gün önce şeritaçılarca tüm Sivas’a dağıtılan Müslüman Kamuoyuna başlıklı ve altında Müslmanlar imzası olan bildiride halk “cihada” çağrılır:”Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir <br />
<br />
Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. <br />
<br />
Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.” <br />
<br />
İlk gün şeriatçılar pusuda beklerler. Saldırı için her zaman yaptıkları gibi Cuma gününü ve Cuma namazını beklerler. 2 Temmuz günü Cuma namazından çıkan kalabalıklar katillerin kışkırtmasıyla harekete geçeler. Önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırırlar.<br />
<br />
Arkasından sivas katliamının yaşanacağı Madımak Oteli kuşatılır.<br />
<br />
Tüm dünyanın gözü önünde sivas Katliamı yaşanır.<br />
<br />
2 Temmuz sivas Katliamı üzerinden geçen yıllara rağmen alevilerin nazarında küllenmemekte, tam tersine sivas yangını alevilerin kanayan Yarası olmaya devam etmektedir. <br />
<br />
Sivas Katliamı alevilerin yaşadığı diğer bir çok katliamlara benzemekle birlikte ondan bazı çok trajik unsurlarla farlılık göstermektedir. <br />
<br />
Bu nedenle “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”, bu nedenle “Sivas unutulmayacak” sözleri bu katliama karşı her fırsatta dile getirilmektedir.<br />
<br />
Çünkü 8 saat insanlar Madımak Otelinde kendilerine bir yardım eli uzanmasını beklerler. Cumhurbaşkanı aranır, başbakan aranır, başbakan yardımcısı, bakanlar aranır. Tanıdık bildik etkili yetkili kim varsa bir umut olarak aranır ama güvenlik güçleri de dahil hiçbir güç gelip de şeriatçı güçleri dağıtmaz, Pir Sultan torunlarını kurtarmaz!<br />
<br />
Bu ne derin acıdır!<br />
<br />
Bu ne büyük bir trajedidir.<br />
<br />
Sivas’ta göz göre göre insanlar katledilir. Şeriatçılar bir bayram yerinde buluşmuş gibi Madımak Oteli’ni sarar ve insanlarımızı katlederler. Bu katiller günler öncesinden hazırlık yapmalarına rağmen yakalanmamış, engellenmemiştir. sivas gibi küçücük bir şehirde kimin ne dolap çevirdiğinin bilinmemesi mümkün müdür? Tersine istihbarat birimleri “olay çıkacağını rapor ettik” demektedirler. Olay çıkmamış, katliam yaşanmıştır. sivas belediye başkanı katilleri “gazanız mübarek olsun” diye kutlamaya kadar işi vardırmıştır!<br />
<br />
8 saat genç kızlarımızın, oğlanlarımızın, şairlerimizin, bağlama ustalarımızın, semahçılarımızın çığlıklarına tüm insanlık kulaklarını tıkamıştır. Başta iktidar sahipleri olmak üzere!<br />
<br />
8 saat içinde dünyanın bir başka ucuna müdahale edilebildiği halde, Sivas’a yardım gönderilmemiş, insanların katledilmesine engel olunmamıştır! sivas nasıl unutulur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BUNLARI UNUTMA!</span><br />
<br />
Bazı anlarda bazı sözler söylenir, bazen bu sözlerin ve bu sözleri söyleyenlerin asla unutulmaması gerekir. Bu sözler ve onları söyleyenler yeni acılar yaşanmaması için, yeni katliamlar olmaması için, dostu düşmanı tanımak ve aklımızdan çıkarmamak için kesinlikle unutulmamalıdır. Taşlara, demirlere bu sözler kazınmalı ve bir kenara konulmalıdır.<br />
<br />
Sivas Katliamı yaşanırken de unutulmaması gerekin sözler söylenmiştir.<br />
<br />
Hem de bu sözleri dönemin Cumhurbaşkanı, dönemin başbakanı söylemişlerdir. Bu sözler bize katliamın arkasındaki gizi ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">UNUTULMAYACAK SÖZLER BİR<br />
<br />
“GÜVENLİK GÜÇLERİ İLE HALKI KARŞI KARŞIYA GETİRMEYİN!”</span><br />
<br />
Sözün sahibi Cumhurbaşkanı’dır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Katiller Madımak Otelini kuşatmış, insanlar içeride çığlıklarla yardım beklerken bu sözü defalarca sivas valisine ve emniyet müdürüne söylemiştir. Demirel’in vatandaş dediği şeriatçı katillerdir. Ve güvenlik güçlerinin onlara müdahale etmesine engel olmakta, katillerin işlerini rahatça yapmalarını istemektedir adeta. Katillere karşı gelmeyin, bu sözün anlamı bundan başka nedir? Bu söz nasıl unutulur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">UNUTULMAYACAK SÖZLER İKİ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“OTELİ SARAN VATANDAŞLARIMIZA BİR ŞEY OLMAMIŞTIR!”</span><br />
<br />
Sözün sahibi Başbakan’dır. Başbakan Tansu Çiller. Çiller Madımak Otelini saran ve insanlarımızı katleden şeriatçı katillere bir şey olmadığını, katillerin burunlarının kanamadığını müjdelemektedir.<br />
<br />
Başbakan’ın vatandaş dediği de şeriatçı katillerdir. Ya içeride çığlıklarla yardım bekleyenler? Onların vatandaşlık hakları? Onların yaşama hakları? Çillerin umrunda olan, Çillerin bu sözleri ile gözetip kayırdığı katillerdir mağdurlar değil. Bu sözler nasıl unutulur?<br />
<br />
Ya bu sözleri söyleyenlerin partisine oy veren, oy vermeye çağıran Aleviler, sözde Alevi önderleri onlar nasıl unutulur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">V.ATEŞTE SEMAHA DURANLAR</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SİVAS ŞEHİTLERİMİZ</span><br />
<br />
Nesimi Çimen:Üç telli curanın üstadı. Sarız 1926<br />
<br />
Asım Bezirci:Sosyalizm ve Edebiyat. Erzincan 1927<br />
<br />
Metin Altıok:Kara kutu, şiir, felsefe. Bergama,1941<br />
<br />
Muhlis Akarsu:Kula kulluk yakışır mı? Kangal 1948<br />
<br />
Behçet Aysan:Sefa’sını ölümüle öğreten şair. Ankara 1949<br />
<br />
Muhibe Akarsu:Akarsuyum böyle miydi ahdımız? Kangal 1958<br />
<br />
Edibe Sulari: Davut Sulari’nin yadigarı. Erzincan 1953<br />
<br />
Uğur Kaynar:Militan, şair, elyazarı. Zara 1956<br />
<br />
Asaf Koçak:Yok devenin kuşu, bir sır “Cop Cumhuriyeti”nin çizeri, Yerköy 1957<br />
<br />
Erdal Ayrancı:Hep barikatın başında. Niğde 1958<br />
<br />
Sehergül Ateş:Biz onunla baba kız değildik. O hem sırdaşım, hem yoldaşım, hem dayanağım ve gücümdü; babasının sözleri. Ankara 1953<br />
<br />
Hasret Gültekin:Koçgiri’den, Han Köyü’nden. 1965<br />
<br />
Muammer Çiçek:Bir oyun yazdı “İnadına Yaşamak”.<br />
<br />
Muammer Çiçek:Bir oyun yazdı “İnadına Yaşamak”.Yalınyazı Köyü, Zile 1967<br />
<br />
Gülender Akça:Abidin ve Sultan’ın gözbebekleri. Divriğinin Şahin Köyü’nden, 1968<br />
<br />
Mehmet Atay:Şahanım, şahdamarım, yangın yüreklim. Divriği 1968<br />
<br />
Sait Metin:Uzundu, usuldu dedemin boyu. Divriği 1970<br />
<br />
Carina Johanna:Alevilik araştırmacısı, “yabancı değil”. Hollanda 1970<br />
<br />
Gülsün Karababa:Babası”Kızım benden daha iyi saz çalacak” derdi. Divriği 1971<br />
<br />
İnci Türk:Çiçek açar domur domur dal verir. Balıkesir 1971<br />
<br />
Huriye Özkan:Havanın yüzünde semah dönerken. Ankara 1971<br />
<br />
Murat Gündüz:Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, en sevdiği dize.Ankara 1971<br />
<br />
Ahmet Özyurt:Çok seviyorum düşüncelere dalmayı. Enstein gibi düşünerek kendimden geçmeyi. Kendi dizeleri. Ankara 1972<br />
<br />
Handan Metin:Tüm güzellikleri toplayıp uzun bir yola çıktın. Ankara 1973<br />
<br />
Yeşim Özkan:Ballıhan, erenlerin bal çiçeği. Ankara 1973<br />
<br />
Yasemin Sivri:Kamber’in profesörü, kitap kurdu. Ankara 1974<br />
<br />
Serpil Canik:Kuş olup güvercin donunu giyen, Uyan dağlar uyan Serpil geliyor. Ankara 1974<br />
<br />
Serkan Doğan:Başıma kızıl bağla, arkamdan ağıt yakma anam, Ankara 1974<br />
<br />
Belkıs Çakır:Güne Umut’tan. Ceylanlara karışıp semaha duran. Ankara 1975<br />
<br />
Nurcan Şahin:Kim yakıştırabilir sana ölümü? Ankara 1975<br />
<br />
Özlem Şahin:Okur, meraklı, yerinde duramaz, yaşam delisi. Ankara 1976<br />
<br />
Asuman Sivri:Semah, semah tutkunu, abisinin delisi. Ankara 1977<br />
<br />
Menekşe kaya:Sazı elinde İsmail’in.Ötme bülbül ötme gönlüm şen değil. Ankara 1977<br />
<br />
Koray Kaya<img src="https://www.aleviforum.net/images/smilies/tongue.gif" alt="Tongue" title="Tongue" class="smilie smilie_5" />ir Sultan’ın genç şehidi. Ve hep öyle kalacak. Ankara 1981<br />
<br />
Yanyana öldüler.<br />
<br />
Ve yanyana gömüldüler Karşıyaka’da.<br />
<br />
Karşıyaka’nın onur gülleri, direnç gülleri, Pir Sultan Şehitleri...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VI.SİVAS DAVASI</span><br />
<br />
“İnsanlık tarihinde<br />
<br />
din adına işlenen <br />
<br />
böyle bir vahşet görülmemiştir.”<br />
<br />
Sivas katliamının bulunabilen, ele geçirilebilen sanıkları çeşitli mahkemelerde yargılandılar. sivas davası hala sürmektedir!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dava süreci nasıl gelişti?</span><br />
<br />
Katliam davası güvenlik gerekçesiyle Sivas’tan Ankara’ya nakledildi. Yargılamaya adiyen adam öldürme eylemi davası olarak başlanılmıştı. Mahkeme davayı planlı programlı, örgütlü bir katliam olduğu gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.<br />
<br />
Ankara DGM 1994 yılında verdiği ilk kararında olayı basit bir “yangın çıkararak adam öldürme” olarak değerlendirdi. Hatta işi daha da azıtarak Aziz Nesin’in katilleri tahrik ettiğini dahi ileri sürdü ve buna dayanarak katillerin cezalarında indirim yaptı.<br />
<br />
DGM’nin bu hukuka ve maddi gerçekliğe aykırı kararını inceleyen Yargıtay DGM kararının tümüyle hukuka aykırı olduğunu saptadı. Yargıtay DGM’nin olayı basite aldığını, yanlış değerlendirdiğini vurgula***** olayda şeriatçılar tarafından laik düzene yönelik bir kalkışma olduğunun belirlenmesi gereğine işaret etti. 28 Şubat sürecine denk gelen günlerde Ankara DGM’de yargılama yeniden başladı. Bu kez sanıklar hakkında “anayasal düzeni bozarak şeriat devleti kurmaya kalkışmak” eyleminden ceza verilmesi yoluna gidildi. Mahkeme 33 sanığı idam cezasına çarptırdı.(1997) Bu karar Yargıtay’ca yeniden incelendi ve bazı usul hatalarından dolayı bozularak eksikliklerin giderilmesi için yeniden Ankara DGM’ye gönderildi. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. Sanıklar bu kararı temyiz ettiler. Dava dosyası şu an Yargıtay’da incelenmekte.<br />
<br />
Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">VII.SİVAS DERSLERİ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sivas Katliamı</span> gerek Alevi örgütlenmesinde gerekse alevilerin bilincinde bir dönüm noktası olmuştur.<br />
<br />
Sivas katliamından çıkan birinci ve temel ders, yalnızca ve yalnızca kendi gücüne ve örgütlülüğüne güvenmenin zorunluluğudur.<br />
<br />
Aleviliği yönelik ağır bir kuşatmanın yaşandığı ve saldırıların gündeme geldiği şu günlerde alevilerin kimlik mücadeleleri için güçlü örgütlülükler yaratması zorunluluğu görevi her zamankinden daha yakıcıdır.<br />
<br />
alıntı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dersim Katliamı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-dersim-katliami.html</link>
			<pubDate>Mon, 17 Jun 2013 20:20:43 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=5">Anıtkabir</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-dersim-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[Konuya girmeden önce şunu söylemek isterim ki Dersim katliamı Atatürk'ün suçu değildir ve bu katliam Atatürk'ün rızası, isteği altında olmamıştır. Savaşlarda düşmana bile merhamet gösteren bir önder, kendi halkını göz göre göre katletmez. O her zaman aydınlık bir Türkiye yapmak için uğraşırken "katliam" adı altında yakıp yıkmak gibi bir çağ dışılığı yapmış olarak gösterilemez. İnönü tarihte Atatürk'ün dostu olarak bilinsede, hiç bir zaman dostu değil sinsice düşmanı olmuştur. Ve Atatürk'le halk arasındaki bağları yok etmek, tek kişi olarak kalmak istemiştir. Dersim'de olan jandarma karakolu ve hak arasında çatışmayı fırsat bilip Atatürk hasta yatağında yatarken ona dış sebepleri bahane ederek boş kağıt imzalatmışlardır. Dersim tehciri kararını basına vermişlerdir.Ve bu olayla Atatürk'e dersim terörünü yıkmış oldular. İstedikleri gibi halk Atatürk'ü suçlu bildi.<br />
<br />
Dersim katliyamı nedir?<br />
Dersim katliyamı Tunceli ili'nde 1937 yılında merkezi hükümetle Dersim aşiretleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucu yaşanan olayların genel adıdır. Dersim'de mutlak devlet hakimiyetini sağlamak için Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen harekât ise Dersim Harekâtı'dır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dersim olayları İsyan </span><br />
İhsan Sabri Çağlayangil'e göre, 1937 yılında Atatürk Singeç Köprüsü'nün açılışını yapmak üzere Dersim'e gelecekti. Bu köprünün bir ucunda güvenliği sağlamak amacıyla bir askeri karakol bulunuyordu. İsmail Hakkı adlı bir teğmen'in komutasındaki karakola isyancılar tarafından saldırı düzenlendi. Karakol yakıldı ve 33 askerin tümü öldürüldü.<br />
<br />
27 Mart 1937 tarihinde Tunceli-Erzincan yolundaki bir köprü Haydaran ve Demanan aşiretleri tarafından yakılır. Diğer Türk Birlikleri ile bağlantı kurulmasın diye kürtler tarafından bölgenin telefon hatları kesilir. Jandarma birliklerine pusu kurulur. Pax bucağı karakoluna baskın düzenlenir. Seyit Rıza bizzat Sin Karakolu'nun da basılması için asi milislere emir verir. Bölgedeki 9. Seyyar Jandarma Taburu'na da baskın düzenlenir. Kendi vatandaşlarından kurulu düzensiz gerilla kuvvetlerine karşı savaşmak üzere eğitilmemiş ve bu yönde bir hazırlığı olmayan askeri kuvvetler kendilerini korumakta zaafiyet içine düşerler. Birçok askeri birlik basılarak askerler öldürülür ve yaralanır. Asiler Mazgirt Köprüsü'nü tahrip ederler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dersim olaylarının sonuçları </span><br />
Hukukçu yazar Hüseyin Aygün, Dersim Harekâtı ve sonuçları hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı bir araştırma olarak nitelendirilen Dersim 1938 ve Zorunlu İskân adlı kitabında, isyanın açıkça kışkırtılarak çıkarıldığını, Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine uğradığını, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenlerin eziyete ve kıyıma maruz kaldığını, binlerce sivil vatandaşın öldürülmüş ve kalan on binlercesinin de sürgün edilmiş olduğunu belirtmiştir.<br />
<br />
Askerî harekât, her ne kadar bazı aşiretleri sürgün etse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Harekât sonucunda 13.160 ile 40.000 arasında sivil ölürken, 2248 hane, 11.818 kişi başka yerlere sürgün edilmiştir.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 23.11.2011 tarihinde AK Parti'nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda Başbakanlık'ın Dersim olayları ile ilgili arşivini açıklayarak yaptığı konuşmada, 9 Ağustos 1939 tarihli bir belgede Dersim’de 13 bin 806 kişinin öldürüldüğünün ifade edildiğini, 23 Aralık 1938 tarihli bir başka belgede 11 bin 683 kişinin sürüldüğünü anlatan, altında İsmet İnönü’nün ve İskilipli Atıf Hoca’yı düzmece kararla İdam eden kişi olan Bayındırlık bakanı Ali Çetinkaya'nın imzası bulunan karardan söz ederek yaşananlar için devlet adına özür dilemiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Konuya girmeden önce şunu söylemek isterim ki Dersim katliamı Atatürk'ün suçu değildir ve bu katliam Atatürk'ün rızası, isteği altında olmamıştır. Savaşlarda düşmana bile merhamet gösteren bir önder, kendi halkını göz göre göre katletmez. O her zaman aydınlık bir Türkiye yapmak için uğraşırken "katliam" adı altında yakıp yıkmak gibi bir çağ dışılığı yapmış olarak gösterilemez. İnönü tarihte Atatürk'ün dostu olarak bilinsede, hiç bir zaman dostu değil sinsice düşmanı olmuştur. Ve Atatürk'le halk arasındaki bağları yok etmek, tek kişi olarak kalmak istemiştir. Dersim'de olan jandarma karakolu ve hak arasında çatışmayı fırsat bilip Atatürk hasta yatağında yatarken ona dış sebepleri bahane ederek boş kağıt imzalatmışlardır. Dersim tehciri kararını basına vermişlerdir.Ve bu olayla Atatürk'e dersim terörünü yıkmış oldular. İstedikleri gibi halk Atatürk'ü suçlu bildi.<br />
<br />
Dersim katliyamı nedir?<br />
Dersim katliyamı Tunceli ili'nde 1937 yılında merkezi hükümetle Dersim aşiretleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucu yaşanan olayların genel adıdır. Dersim'de mutlak devlet hakimiyetini sağlamak için Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen harekât ise Dersim Harekâtı'dır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dersim olayları İsyan </span><br />
İhsan Sabri Çağlayangil'e göre, 1937 yılında Atatürk Singeç Köprüsü'nün açılışını yapmak üzere Dersim'e gelecekti. Bu köprünün bir ucunda güvenliği sağlamak amacıyla bir askeri karakol bulunuyordu. İsmail Hakkı adlı bir teğmen'in komutasındaki karakola isyancılar tarafından saldırı düzenlendi. Karakol yakıldı ve 33 askerin tümü öldürüldü.<br />
<br />
27 Mart 1937 tarihinde Tunceli-Erzincan yolundaki bir köprü Haydaran ve Demanan aşiretleri tarafından yakılır. Diğer Türk Birlikleri ile bağlantı kurulmasın diye kürtler tarafından bölgenin telefon hatları kesilir. Jandarma birliklerine pusu kurulur. Pax bucağı karakoluna baskın düzenlenir. Seyit Rıza bizzat Sin Karakolu'nun da basılması için asi milislere emir verir. Bölgedeki 9. Seyyar Jandarma Taburu'na da baskın düzenlenir. Kendi vatandaşlarından kurulu düzensiz gerilla kuvvetlerine karşı savaşmak üzere eğitilmemiş ve bu yönde bir hazırlığı olmayan askeri kuvvetler kendilerini korumakta zaafiyet içine düşerler. Birçok askeri birlik basılarak askerler öldürülür ve yaralanır. Asiler Mazgirt Köprüsü'nü tahrip ederler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dersim olaylarının sonuçları </span><br />
Hukukçu yazar Hüseyin Aygün, Dersim Harekâtı ve sonuçları hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı bir araştırma olarak nitelendirilen Dersim 1938 ve Zorunlu İskân adlı kitabında, isyanın açıkça kışkırtılarak çıkarıldığını, Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları içerisinde sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisine uğradığını, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenlerin eziyete ve kıyıma maruz kaldığını, binlerce sivil vatandaşın öldürülmüş ve kalan on binlercesinin de sürgün edilmiş olduğunu belirtmiştir.<br />
<br />
Askerî harekât, her ne kadar bazı aşiretleri sürgün etse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Harekât sonucunda 13.160 ile 40.000 arasında sivil ölürken, 2248 hane, 11.818 kişi başka yerlere sürgün edilmiştir.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 23.11.2011 tarihinde AK Parti'nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda Başbakanlık'ın Dersim olayları ile ilgili arşivini açıklayarak yaptığı konuşmada, 9 Ağustos 1939 tarihli bir belgede Dersim’de 13 bin 806 kişinin öldürüldüğünün ifade edildiğini, 23 Aralık 1938 tarihli bir başka belgede 11 bin 683 kişinin sürüldüğünü anlatan, altında İsmet İnönü’nün ve İskilipli Atıf Hoca’yı düzmece kararla İdam eden kişi olan Bayındırlık bakanı Ali Çetinkaya'nın imzası bulunan karardan söz ederek yaşananlar için devlet adına özür dilemiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sivas Katliamı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-sivas-katliami.html</link>
			<pubDate>Fri, 10 May 2013 14:12:45 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-sivas-katliami.html</guid>
			<description><![CDATA[Sivas Katliamı, Madımak Katliamı ya da Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin radikal İslamcılar tarafından yakılması ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylardır. Ayrıca dışarda toplanan göstericilerden de iki kişi hayatını kaybetmiştir.<br />
<br />
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak bu kente geldi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. <br />
<br />
Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci , Nesimi Çimen ,Muhlis Akarsu, Metin Altıok  ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan karşıt görüşlü kalabalığa doğru itildi.Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne küfürlü içerikürüldü.<br />
<br />
Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yargılama</span><br />
<br />
Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı,[8] geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.<br />
<br />
Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın "Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.<br />
<br />
28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama[9] ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına[8] mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.<br />
<br />
Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti.[10] Geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi'ne katıldılar ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.<br />
<br />
Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak[8] ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır.[10] Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürülmüştür.Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayatını kaybedenler</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şenlik Katılımcıları</span><br />
Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı<br />
Muhibe Akarsu - 45 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi<br />
Gülender Akça - 25 yaşında<br />
Metin Altıok - 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci<br />
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı<br />
Sehergül Ateş - 30 yaşında<br />
Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair<br />
Erdal Ayrancı - 35 yaşında<br />
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar<br />
Belkıs Çakır - 18 yaşında<br />
Serpil Canik - 19 yaşında<br />
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör<br />
Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı<br />
Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci<br />
Serkan Doğan - 19 yaşında<br />
Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı<br />
Murat Gündüz - 22 yaşında<br />
Gülsüm Karababa -22 yaşında<br />
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair<br />
Emin Buğdaycı -18 yaşında şair.<br />
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist<br />
Koray Kaya - 12 yaşında<br />
Menekşe Kaya - 15 yaşında<br />
Handan Metin - 20 yaşında<br />
Sait Metin - 23 yaşında<br />
Huriye Özkan - 22 yaşında<br />
Yeşim Özkan - 20 yaşında<br />
Ahmet Özyurt - 21 yaşında<br />
Nurcan Şahin - 18 yaşında<br />
Özlem Şahin - 17 yaşında<br />
Asuman Sivri - 16 yaşında<br />
Yasemin Sivri - 19 yaşında<br />
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı<br />
İnci Türk - 22 yaşında<br />
[değiştir]Otel çalışanları<br />
Ahmet Öztürk - 21 yaşında<br />
Kenan Yılmaz - 21 yaşında<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göstericiler</span><br />
Ahmet Alan<br />
Hakan Türkgil<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Madımak Oteli'nin kamulaştırılması</span><br />
<br />
17 Haziran 2010 tarihinde Madımak Oteli’nin kamulaştırılması sürecinin başladığı Sivas Valisi Ali Kolat tarafından duyuruldu. Otelin kamulaştırılması bedeli konusunda otel sahipleri ile Sivas İl Özel İdare Sekreterliği'nin kamulaştırma bedeli üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle son kararı Sivas Asliye Hukuk Mahkemesi’nden çıkacak karar belirledi.[18]. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 23 Kasim 2010'da aldığı kararla Madımak Oteli'nın bilirkişi raporu doğrultusunda 5 milyon 601 bin lira bedel ile kamulaştırılmasına karar verildi.<br />
<br />
Binanın lobi kısmında yer alan ölen 37 kişinin adları alfabetik olarak sıralanırken, oteli ateşe veren güruhun içerisindeyken ölen 2 kişinin adları da yer aldı. Otel görevlileri Ahmet Öztürk ve Kenan Yılmaz'ın isimleri de panoda yer aldı. Sivas Valisi Ali Kolat "Olaya insan merkezli baktık hiç bir ayrım yapmadık" açıklamasında bulundu.<br />
<br />
kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sivas_Katliam%C4%B1]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sivas Katliamı, Madımak Katliamı ya da Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin radikal İslamcılar tarafından yakılması ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylardır. Ayrıca dışarda toplanan göstericilerden de iki kişi hayatını kaybetmiştir.<br />
<br />
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak bu kente geldi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. <br />
<br />
Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci , Nesimi Çimen ,Muhlis Akarsu, Metin Altıok  ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan karşıt görüşlü kalabalığa doğru itildi.Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne küfürlü içerikürüldü.<br />
<br />
Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yargılama</span><br />
<br />
Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı,[8] geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.<br />
<br />
Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın "Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.<br />
<br />
28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama[9] ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına[8] mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.<br />
<br />
Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti.[10] Geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi'ne katıldılar ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.<br />
<br />
Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak[8] ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır.[10] Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürülmüştür.Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayatını kaybedenler</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şenlik Katılımcıları</span><br />
Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı<br />
Muhibe Akarsu - 45 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi<br />
Gülender Akça - 25 yaşında<br />
Metin Altıok - 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci<br />
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı<br />
Sehergül Ateş - 30 yaşında<br />
Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair<br />
Erdal Ayrancı - 35 yaşında<br />
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar<br />
Belkıs Çakır - 18 yaşında<br />
Serpil Canik - 19 yaşında<br />
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör<br />
Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı<br />
Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci<br />
Serkan Doğan - 19 yaşında<br />
Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı<br />
Murat Gündüz - 22 yaşında<br />
Gülsüm Karababa -22 yaşında<br />
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair<br />
Emin Buğdaycı -18 yaşında şair.<br />
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist<br />
Koray Kaya - 12 yaşında<br />
Menekşe Kaya - 15 yaşında<br />
Handan Metin - 20 yaşında<br />
Sait Metin - 23 yaşında<br />
Huriye Özkan - 22 yaşında<br />
Yeşim Özkan - 20 yaşında<br />
Ahmet Özyurt - 21 yaşında<br />
Nurcan Şahin - 18 yaşında<br />
Özlem Şahin - 17 yaşında<br />
Asuman Sivri - 16 yaşında<br />
Yasemin Sivri - 19 yaşında<br />
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı<br />
İnci Türk - 22 yaşında<br />
[değiştir]Otel çalışanları<br />
Ahmet Öztürk - 21 yaşında<br />
Kenan Yılmaz - 21 yaşında<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göstericiler</span><br />
Ahmet Alan<br />
Hakan Türkgil<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Madımak Oteli'nin kamulaştırılması</span><br />
<br />
17 Haziran 2010 tarihinde Madımak Oteli’nin kamulaştırılması sürecinin başladığı Sivas Valisi Ali Kolat tarafından duyuruldu. Otelin kamulaştırılması bedeli konusunda otel sahipleri ile Sivas İl Özel İdare Sekreterliği'nin kamulaştırma bedeli üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle son kararı Sivas Asliye Hukuk Mahkemesi’nden çıkacak karar belirledi.[18]. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 23 Kasim 2010'da aldığı kararla Madımak Oteli'nın bilirkişi raporu doğrultusunda 5 milyon 601 bin lira bedel ile kamulaştırılmasına karar verildi.<br />
<br />
Binanın lobi kısmında yer alan ölen 37 kişinin adları alfabetik olarak sıralanırken, oteli ateşe veren güruhun içerisindeyken ölen 2 kişinin adları da yer aldı. Otel görevlileri Ahmet Öztürk ve Kenan Yılmaz'ın isimleri de panoda yer aldı. Sivas Valisi Ali Kolat "Olaya insan merkezli baktık hiç bir ayrım yapmadık" açıklamasında bulundu.<br />
<br />
kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sivas_Katliam%C4%B1]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>