<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Alevi Forum - Alevilik Araştırmaları]]></title>
		<link>https://www.aleviforum.net/</link>
		<description><![CDATA[Alevi Forum - https://www.aleviforum.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 15:53:33 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Tövbe duasi]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-tovbe-duasi.html</link>
			<pubDate>Sat, 15 Jun 2019 23:08:30 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-tovbe-duasi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla<br />
Ey iman edenler! Etkili öğüt veren bir tövbe ile Allah’a yönelin umulur ki Rabbiniz,Çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir o gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte inanları utandırmayacaktır. <br />
Onların ışığı önlerinden ve sağ yanlarından koşup gelir, söyle derler;<br />
<br />
— Ey rabbimiz! Işığımızı tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye kadir’sin her şeye gücün yeter. ( TAHRİM 8.AYET)<br />
Ya Eyyühellezine Amentü Billâh<br />
Tövbe Günahlarımıza Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah...<br />
Allahümme Ya Rabbi! Benlikten,<br />
Yaramazlıktan, kibri hasetten, gönlümüzle, gözümüzle, kalbimizle, dilimizle, cemi azalarımızla yapmış olduğumuz günahların cümlesine tövbe günahlarımıza<br />
Estağfurullah… Estağfurullah... Estağfurullah.<br />
Tövbe ettik, pişman olduk, döndük senin ululuğuna, yüceliğine, rahmetine ve birliğine sığındık. Her türlü gazayı, belayı, acıyı, afeti, tufanı, gamı, gaseveti def etmeye, günahları affetmeye kadirsin.<br />
Merhametin sonsuzluğuna yönelerek, kul beşerdir hata işler, sultan olan da bağışlar niyetiyle, özümüzü dara çekip, tövbe edip sana yalvarıyoruz. Tövbe günahlarımıza<br />
Estağfurullah...Estağfurullah, Estağfurullah<br />
Ey yüce Allah’ım! Veballerimizi Muhammed Ali dergâhın da, sırrı Kerbela hakkı için bağışla.<br />
<br />
GECE GÜNDÜZ HATA ETMEKTEDİR İŞİMİZ<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
MUHAMMET ALİ’YE BAĞLIDIR BAŞIMIZ<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
HASAN HÜSEYİN SIR İÇİNDE SIR İSE<br />
İMAM ZEYNEL NUR İÇİNDE NUR İSE<br />
ÖZÜMÜZÜ DE KİBİR BENLİK VAR İSE<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
MUHAMMET BAKIR’IN İZİNDEN ÇIKMA<br />
YÜKÜN CAFER’DEN TUT GAYRİYE BAKMA<br />
HATIRA DEĞİP GÖNÜLLER YIKMA<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
BENİM SEVDİCEĞİM MUSA-I KAZIM<br />
İMAM RIZA’YA BAĞLIDIR ÖZÜM<br />
EKSİKLİK NOKSANLIK HEP KUSUR BİZİM<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
MUHAMMET TAKİ İLE VARALIM ŞAHA<br />
ALİ NAKİ EMEĞİNİZ VERMEYE ZAYA<br />
ETTİĞİMİZ KEM İŞLERE BED HUYA<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
HASAN ASKERİ’NİN GÜLLERİ BİTE<br />
MEHDİ GÖNLÜMÜZÜN GAMINI ATA<br />
ETTİĞİMİZ YALAN GOVA GIYBETE<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
ŞAH HATAYİ’M BAĞDAT BASRA<br />
KALDIK BU ZAMANA BÖYLE ASRA<br />
YA ALİ KEREM KANİSİN KALMA KUSURA<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla<br />
Ey iman edenler! Etkili öğüt veren bir tövbe ile Allah’a yönelin umulur ki Rabbiniz,Çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir o gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte inanları utandırmayacaktır. <br />
Onların ışığı önlerinden ve sağ yanlarından koşup gelir, söyle derler;<br />
<br />
— Ey rabbimiz! Işığımızı tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye kadir’sin her şeye gücün yeter. ( TAHRİM 8.AYET)<br />
Ya Eyyühellezine Amentü Billâh<br />
Tövbe Günahlarımıza Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah...<br />
Allahümme Ya Rabbi! Benlikten,<br />
Yaramazlıktan, kibri hasetten, gönlümüzle, gözümüzle, kalbimizle, dilimizle, cemi azalarımızla yapmış olduğumuz günahların cümlesine tövbe günahlarımıza<br />
Estağfurullah… Estağfurullah... Estağfurullah.<br />
Tövbe ettik, pişman olduk, döndük senin ululuğuna, yüceliğine, rahmetine ve birliğine sığındık. Her türlü gazayı, belayı, acıyı, afeti, tufanı, gamı, gaseveti def etmeye, günahları affetmeye kadirsin.<br />
Merhametin sonsuzluğuna yönelerek, kul beşerdir hata işler, sultan olan da bağışlar niyetiyle, özümüzü dara çekip, tövbe edip sana yalvarıyoruz. Tövbe günahlarımıza<br />
Estağfurullah...Estağfurullah, Estağfurullah<br />
Ey yüce Allah’ım! Veballerimizi Muhammed Ali dergâhın da, sırrı Kerbela hakkı için bağışla.<br />
<br />
GECE GÜNDÜZ HATA ETMEKTEDİR İŞİMİZ<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
MUHAMMET ALİ’YE BAĞLIDIR BAŞIMIZ<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
HASAN HÜSEYİN SIR İÇİNDE SIR İSE<br />
İMAM ZEYNEL NUR İÇİNDE NUR İSE<br />
ÖZÜMÜZÜ DE KİBİR BENLİK VAR İSE<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
MUHAMMET BAKIR’IN İZİNDEN ÇIKMA<br />
YÜKÜN CAFER’DEN TUT GAYRİYE BAKMA<br />
HATIRA DEĞİP GÖNÜLLER YIKMA<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
BENİM SEVDİCEĞİM MUSA-I KAZIM<br />
İMAM RIZA’YA BAĞLIDIR ÖZÜM<br />
EKSİKLİK NOKSANLIK HEP KUSUR BİZİM<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
MUHAMMET TAKİ İLE VARALIM ŞAHA<br />
ALİ NAKİ EMEĞİNİZ VERMEYE ZAYA<br />
ETTİĞİMİZ KEM İŞLERE BED HUYA<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
HASAN ASKERİ’NİN GÜLLERİ BİTE<br />
MEHDİ GÖNLÜMÜZÜN GAMINI ATA<br />
ETTİĞİMİZ YALAN GOVA GIYBETE<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
ŞAH HATAYİ’M BAĞDAT BASRA<br />
KALDIK BU ZAMANA BÖYLE ASRA<br />
YA ALİ KEREM KANİSİN KALMA KUSURA<br />
TÖVBE GÜNAHLARIMIZA<br />
ESTAĞFURULLAH...ESTAĞFURULLAH ...ESTAĞFURULLAH<br />
<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevilik-Bektaşilik İlişkisi ve Aleviliğin Bektaşilik ile Entegrasyonu]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-alevilik-bektasilik-iliskisi-ve-aleviligin-bektasilik-ile-entegrasyonu.html</link>
			<pubDate>Wed, 15 May 2019 21:37:22 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-alevilik-bektasilik-iliskisi-ve-aleviligin-bektasilik-ile-entegrasyonu.html</guid>
			<description><![CDATA[Akademik camiada “halk İslam’ı” olarak isimlendirilen Bektaşilik, zannedildiği gibi basit bir inanç sistemi olmaktan ziyade, birçok unsurun bir araya geldiği ve süreç içerisinde gerek coğrafi gerekse siyasi birçok etkinin altında kalmasından ötürü çeşitli kültürel kodları bünyesinde barındıran bir inançsal yapıdır. En temelde göçebe halk dini olarak görülen ve veli kültü üzerine kurulu bu inançsal yapı Alevilik ile aynı şey miydi? İki inançsal sistem arasındaki entegrasyon nasıl sağlandı? Osmanlı-Safevi ilişkileri Alevi-Bektaşi inancını ne yöne evirdi?<br />
<br />
Anadolu’nun İslamlaşma hadisesi yüzyılları alan bir süreçtir. Bu süreçte göçebe hayatı yaşayan Türkmen aşiretleri kendi aşiret hayatlarına uygun İslam’ın mistik bir yorumu diyebileceğimiz ‘Türkmen dindarlığı’1 yaşıyorlardı. Bilim adamlarının halk İslam’ı diye formülüze ettikleri bu inanç sistemi, yıllarca söylenegeldiği gibi basit ve ilkel bir inanç sistemi değildir. Tabiatla iç içe, bulunduğu coğrafyanın farklı kültür ve inançlarını miras alıp özümseyebilen, pragmatik ve sosyo-iktisadi gerçeklerine uygun dinamik bir inançtır. Doğası gereği dışa açık ve hoşgörüsü yüksek olan göçebe unsurlar farklı etkilere açık olmaları hasebiyle rahatlıkla farklı dini kompartımanlara bölünebilmektedirler. Bu da merkezi İslami anlayışını (Ortodoks İslam) bütün toplumsal kategorilere aynı oranda uygulatmaya çalışan ve bu konuda gerektiğinde dayatmada bulunan merkeziyetçi-bürokratik Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin işine gelmeyecektir. Sonuçta Alevi yazarların Selçuklu ve özellikle ‘Osmanlı emperyalizmi’ dedikleri göç, iskân ve sürgün metotlarına karşı Türkmenleri meydan okumaya sevk etmiştir. Bu meydan okumanın ilk örneği, 1240 tarihinde Anadolu kırsalında patlak veren ve sonuçları günümüze kadar uzanan Babaîler isyanıdır. Bu Türkmen harekâtının önderleri Baba İlyas, Baba İshak ve müritleri ne Bektaşi ne de Kızılbaş (Alevi) değillerdi. Ahmed Yesevi’nin nüfuz bölgesi Horasan menşeli bu Türkmen dervişleri, 16.yy.da tarikat kurumlaşmasını tamamlayacak olan Bektaşiliğin alt yapısını oluşturan Babaî, Kalenderî, Yesevî, Haydarî, Hurufî, Anadolu Ahi ve Abdal zümreleridir. Bunlar İslam öncesi Türk inanç geleneklerine güçlü şekilde eklenmiş ve İslamileştirilmeleri henüz tamamlanmamıştı. <br />
<br />
Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan bu Türkmen inancı, İran üzerinde (Horasan tasavvuf mektebinden) İslami unsurlarla süslenmişse de Şamanist dönemlerden kalan tabiat kültü (yer-sub), evliya kültü vb. inançlar etrafında Anadolu’ya has bir şekilde gelişme göstermiştir.<br />
<br />
Aşıkpaşazâde 13. ve 14. yy. Anadolu’sundaki göçmen (misafir) nüfusu tasnif ederken Abdalân-ı Rum, Gaziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum ve Bacıyân-ı Rum adlı dört zümreye ayırmıştı. Osmanlı devletinin merkezi-bürokratik hükümeti yükseldikçe bu zümrelerin sosyo-politik sahnedeki önemleri gittikçe zayıfladı ve etkileri sönüp gitti. Fakat bu grupların bakiyeleri muhtelif biçimlere bürünerek merkezileşme sürecine karşı muhalefetin odağı haline geldiler. Bu adem-i merkeziyetçi gelenekler daha sonra Kızılbaş hareketi ve Bektaşi tarikatı tarafından miras alındı.<br />
<br />
İlk Bektaşiler<br />
Bektaşi tarikatının kökenini oluşturan Babaîler ve Rum Abdalları gibi popüler sufi zümreler Babaî geleneği içinde yetişmiştir. Bu gelenek veli kültü üzerinden şekillenmiş tasavvuf merkezli bir dindarlık ortaya koyuyordu. Bu nedenle Bektaşiliğin kurumlaşmasına kadar olan bu dönemi ‘İlk Bektaşiler’ başlığı altında ele almayı uygun bulduk. 13. ve 14. yy. Anadolusu halk İslam’ında eski Türk geleneklerinin derin izlerinin görüldüğünü belirten Köprülü, göçebe, konar-göçer ve hatta son dönemde yerleşmiş köylü Türk nüfusunun İslami inanç ve pratiklerinin çoğunun İslam’ın yükselişinden sonra da devam ettiğine işaret etmişti. Selçuklulardan beri Anadolu’da Türkmen şeyh ve dervişleri, baba ve dede olarak adlandırılıyordu ki İslam öncesi Şaman ve Kam denilen din adamlarına çok benziyordu.2<br />
13. ve 14. yy. Anadolusu Türkmen toplumunun manevi hayatına hâkim olan dini figürlerin çoğu, zamanla Bektaşi geleneği tarafından benimsenmiştir. Hacı Bektaş Veli’den (ö.1271) iki yy. sonra 15.yy.da Uzun Firdevsi tarafından kaleme alındığı kabul edilen Vilayetnâmesi, iki yüzyıl boyunca (çeşitli değişim ve eklemelerle gelişen) kolektif hafızanın bir ürünüdür. Vilayetnâme’de anlatılan öykü ve rivayetler popüler sınır kültürü ve dini anlayışı sergilemektedir.3<br />
<br />
Bektaşilik bir halk dini, daha doğrusu temelde göçebe halkların dinidir. Veli kültü üzerine kurulu, Ehl-i beyt sevgisinin ve şeriat kurallarının yüzeysel, ancak mehdici karakterin baskın olduğu Türkmen dindarlığı, Anadolu’nun göçebe muhitlerinin hakim din anlayışını ifade ediyordu. Dolayısıyla Türkmen yaşam tarzı ve popüler sufiliğin bir sentezi olarak ortaya çıkan ilk Bektaşilerde, Şiî unsurlar yoktu. Bunlar şehirlerden kopuk, atalarının köklü inançlarını ve Şaman uygulamalarını devam ettiren cahil ve kaba konar-göçer insanlardı.<br />
<br />
Anadolu’ya gelen ilk göçebe Oğuz boyu olarak kabul edilen Çepnilerin Bektaşlı oymağının şefi olan Bektaş Veli’nin temsil ettiği Türkmen dindarlığı, henüz tarikat halinde kurumlaşmadan önce, göçebe-aşiret hayatının yapısına uygun bir toplumun inançlarının niteliklerini taşır. Orta Çağ kaynaklarında Türkmen kelimesi yeni Müslüman olmuş göçebe Türk nüfusu için kullanılırdı. Kentli nüfus Türkmenlere iyi gözle bakmıyordu. Onlardan söz ederken ‘Etrak-i bî-idrak’ ve ‘Etrakin dini zayıf’ deniyordu. Başlangıçta Şaman inançlı Türkler Gök Tengri’ye ve tabiat güçlerine tapıyorlardı. Şaman ve kam adlı din öncüleri tabiatın gizemine ve gayba hükmedebildiklerine inanılıyordu. İslam öncesi gelenek ve dogmaları uzun süre koruduklarını bildiğimiz aynı zamanda aşiretlerinin de lideri olan bu Türkmen şeyh ve dervişler, dini olduğu kadar siyasi ve sosyal hayatın başlıca düzenleyicisidirler. Baba İlyas ve müdavimi Hacı Bektaş Veli bunun tipik örnekleridir. <br />
Bektaşiler, Ahmed Yesevi’nin manevi mirasçıları olarak görülmektedir. Baba İlyas ve Hacı Bektaş Veli(HBV)’ye verilen Horasanî lakabı bunu göstermektedir. Dolayısıyla Bektaşilik, Babaîler ve Rum Abdalları içerisinden çıkmıştır. Ama senkretik yapısı gereği değişik inanç ve kültürleri de özümseyerek daima değişmiş ve gelişmiştir. Baba İlyas’ın önde gelen müritlerinden olan ve sonradan Bektaşiliğin piri olacak olan HBV, kardeşi Menteş ile birlikte Babaîler isyanına katılmıştı. İsyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından (1240 Malya Savaşı) ve Babaîlerin önderi Baba İlyas öldürüldükten sonra kardeşi Menteş’i de bu savaşta kaybeden Bektaş Veli, Selçuklu takibatından kurtulup Kırşehir’e gelerek Sulucakaraöyük’teki tekkesinde bir süre inzivaya çekilmişti. Siyasi çekişmelerden uzak, mistik faaliyetlerini tekkesinde sürdürmeye devam etmiştir. Babaîliğin bundan sonraki evresi Abdalân-ı Rum adı verilen dini-mistik safhadır. Aşıkpaşazâde Tarihi, Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l-Kudsiyesi ve Hacı Bektaş Veli Vilayetnâme’sinin bu yöndeki rivayetlerini doğrulamaktadır.4<br />
<br />
Hacı Bektaş Veli’den ziyade en önemli müridi Abdal Musa o zaman daha çok ön plandaydı. Rum Abdalları, HBV’nin dergâhına bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Bunlar hiçbir zaman kendilerine Bektaşi demiyorlardı. Orhan Gazi’nin gazalarına katılmış olan Abdal Musa HBV kültünü Batı Anadolu’da gaziler arasında ve Osmanlı fethiyle Rumeli’de yayılmasında öncülük etmiştir.5 <br />
<br />
14.yy.da Yeniçeriler arasında HBV kültü yerleşmeye başlayınca Bektaşiler tarikatıyla bu yeni ordu arasındaki bağ kurulmuş oldu. Yeniçeriler Hristiyan çocuklar arasından devşirilmekte ve Müslüman Türk köylerinde yetiştirilmekteydi. Bu asker ocaklarının yeni alınan ülkeleri İslamlaştırmakla görevli bir dervişler tarikatına bağlanışının açıklaması buradadır. HBV’nin şöhreti (kültü), Rumeli’ye göçürülen göçebe Türkmenler ve Yeniçeriler vasıtasıyla Balkanlar’da yerleştikten sonra, bazı çevrelerce ‘Bektaşi Müslümanlığı’ tabirinin kullanılmasına sebep olmuştur. Böylece Bektaşiler yeni alınan ülkelerde Osmanlı propagandasının aracı oldular. Tarikatın Balkanlar’da yayılmasının sebebi budur. Balkanlar’da Hristiyanların İsa’sı, Bektaşilerin Ali’sine katılmaktadır.6<br />
<br />
Selçuklu baskısından dolayı Türkmen beyliklerinin hâkimiyet sahası olan uçlarda tekkeler açarak halk arasında kendi öğretilerini yayıyordu. Bunda da en büyük rolü, vaktiyle Abdalân-ı Rum’un en kuvvetli temsilcisi HBV’nin yaşadığı Sulucakaraöyük (Hacıbektaş ilçesindeki) tekkesidir. Bektaşi geleneğinin ikinci önemli azizi olarak kabul edilen Abdal Musa da HBV gibi Alevi cemaatleri tarafından takdis edilir.<br />
<br />
Trakya’nın fethinde yararlı hizmetleriyle tarihe geçen Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan) Bektaşi tarikatını Balkanlar’da yayan üçüncü önemli isimdir. Bektaşi Ocaklarının en önemlilerinden olan Seyyid Ali Sultan, Velâyetnamesinde Horasan’dan gelip Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret etmiş, onayını aldıktan sonra Rumeli’yi fethe çıkan bir gazi-derviştir. Evrenosoğulları, Turahanoğulları, Malkoçoğlu, Timurtaş Paşa vd. fatih gazi aileleri bu ocakların etrafında gazalarına yön vermişlerdi.<br />
<br />
Taptuk Baba’nın tekkesine müdavimi Yunus Emre de, Ahi zaviyesine mensup Şeyh Edebali de uçlarda ilk Osmanlılar ile temas halinde olan aynı Müslümanlık anlayışına mensup Türkmen dervişleridir. Babaî, Yesevî, Rum Abdal’ı, Ahi veya hangi derviş tarikatına mensup olduklarını net olarak tespit etmek mümkün görünmüyorsa da ilk dönem gazi-dervişlere kabaca ‘ilk Bektaşiler’ demek yanlış olmasa gerektir.7<br />
<br />
Yunus Emre’nin (ö.1321) adı Vilayetnâme’de geçmesine rağmen, Yunus’un hiçbir şiirinde HBV’den bahsedilmemektedir. 15.yy.da yazan Aşıkpaşazâde de HBV’yi Baba İlyas’ın hareketiyle ilgili olduğunu belirtmesine rağmen tarikat kuracak düzeyde önemli bir şahsiyet olmadığını söyler. 16. veya 17. yy.da yaşadığı düşünülen ‘gerçek Karacaoğlan’ın şiirlerinde ise HBV’den ve Bektaşi neşesinden bahsedilmektedir. Bu süreç, HBV kültü etrafında teşekkül ettirilen Bektaşilik tarikatının 13. ve 14. yy.lardan çok sonra sistemleşip yayıldığını göstermektedir. Bu da Kızılbaş propagandalarının Anadolu’da ölümcül bir tehlike olmaya başladığı 15. ve 16. yy.lara denk gelmektedir. <br />
<br />
Bektaşilik denilen olgu, HBV dışında gelişmiş olabilirdi ve HBV başlarda sonradan edindiği kadar şöhret bir isim değildi. Zamanın siyasi ve sosyal konjonktüre bağlı olarak gelişen olaylar, mesela HBV’nin ilk Osmanlılarla sıkı ilişkileri ve Yeniçerilerle kurulan bağ, Şiî-Kızılbaş propagandalar vb. süreçler HBV’yi merkez-kaç çevre ile merkezi güç arasında bir denge durumuna getirmiş olmalıdır. Osmanlılar merkez-kaç güçlere karşı Yeniçeriliği merkezi bir güç olarak ihdas ederken, dini ve sosyal alanda heterodoks cemaatlere karşı en uygun araç olarak HBV ve Bektaşi tekkelerini kullanmıştır.<br />
<br />
Vilayetnâme HBV’yi Ahmed Yesevî’ye, onu da On İki İmama ve Hz. Ali’ye bağlamaktadır. Ancak Anadolu’da başından beri Ehl-i beyt sevgisi derindir. Bunu, 15.-16.yy.da kurumlaşan ve inançlarında Ehl-i beyt sevgisini esas alan Kızılbaş-Şiiliği ile karıştırmamak lazımdır. Zira Vilayetnâme’de hiçbir şekilde Şiî unsurların bahsi geçmez.<br />
<br />
Bektaşi Tarikatı Dönemi<br />
Halka dayalı bu öğretinin adap ve erkânının yeniden tespit ettirilip Bektaşilik tarikatı halinde Osmanlı hükümetince resmen tanınması, Şah İsmail’in Kızılbaş-Safevi Devletini kurduğu zamana denk gelmektedir. Şah İsmail’in halife ve dai’lerinin propagandaları Anadolu Türkmen muhitlerinde güçlü bir yankı buluyordu. Anadolu’da Osmanlı yönetimine karşı şiddetli isyanlar baş göstermeye başlamıştı. Öyle ki ilk büyük Kızılbaş ayaklanmasının lideri Şahkulu, Bursa surlarına kadar ulaşmış, İstanbul’a göz dikmişti. II. Bayezid döneminde doruk noktasına ulaşan Osmanlı karşıtı ve Safevi yanlısı toplumsal hareketlerin sosyo-politik ve dinsel derinliklerini çağdaş Osmanlı kaynaklarında görmek mümkündür.8<br />
Bu şartlar içerisinde II. Bayezid, 1501 yılında Bektaşi şeyhi Balım Sultan’ı (ö.1516) Rumeli’de Kızıldeli dergâhından alıp Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi postnişinliğine oturttu. Bugünkü şekliyle bilinen Bektaşilik, merkezi bir hiyerarşiye bağlandı ve kurumlaşmaya başladı. II. Bayezid, HBV dergâhının türbesini yaptırmış, bazı Osmanlı sultanları da bu tekkeyi koruyup gözetlemişlerdi. Ancak bu, Bektaşiliğin tamamen Osmanlı dini ve idari siyasetine karşı muhalefet etmediği anlamına gelmemelidir. Balkanlar’daki Alevileri, Şeyh Bedreddin örneğinde olduğu gibi, Türkmen nüfusunun etkili olduğu yerlerde fırsatını buldukları zaman isyana kalkışmaktan çekinmediler. Yeniçeri isyanlarının arkasında da hep Bektaşi Ocakları vardı. Bu yüzden 1826 yılında Vaka-i Hayriye ile Yeniçeriler imha edildiğinde Bektaşi dergâhları da kapatılmıştı.<br />
<br />
Kurumlaşma dönemi diyebileceğimiz Balım Sultan zamanında Bektaşilik, Hurufi ve Kızılbaş-Şiî tesirlerden etkilenmiştir. Hak-Muhammed-Ali yolu olarak tescil edilen öğreti ve On İki İmam kültü, Kerbela kültü, Tevella-teberra gibi öteki Kızılbaş-Şiî unsurlar da Bektaşiliğin esasları arasına girdi. Ancak bu unsurlar hulul, tenasüh, Mesih telakkisi gibi İslam öncesi uzantısı olan inançlarla birlikte girmiştir. Bununla birlikte tarikatın adap ve erkânı, dede-baba ve bunları temsil eden halifeler kısaca Bektaşi teşkilatı, bazı yeniliklerle birlikte bu dönemde kurumlaşmıştır. Balım Sultan’dan itibaren Hristiyan ruhban sınıflarına benzer mücerretlik (bekârlık) geleneği başlatıldıysa da bu, HBV’nin soyundan geldiğini öne süren Çelebiler (bel evladı) ile bunu reddeden ‘yol evladı’ babalar (yani mücerretler) olarak ikili bir bölünme başlattı.<br />
<br />
Bektaşilerin başlıca vasfı, yerli inanışları (kült) kolaylıkla benimsemesi, çevre ile uyum içinde olması, kısaca onun bir senkretizm, bir inançlar karışımı olmasıdır. Bektaşiler, bazı Hristiyan dini bayram ve öğelerini kendine mal etmiştir. Nitekim en tanınmışları Saint Georges gibi bazı Hristiyan azizler, Hızır kültü ile bütünleşerek Hıdrellez (Hızır İlyas Bayramı) kutlamaları adı altında Bektaşilerce kendilerine mal edilmişlerdir. Hasluck bunu ortak ziyaretler başlığı altında birçok örnekle ele almıştır.9<br />
<br />
Bununla birlikte Birge, Hasluck, Jakob. vb. yabancı araştırmacılar Bektaşilik’te önemli oranda Hristiyan unsurların varlığından söz ederler. Bektaşilerin Hak-Muhammed-Ali yolunu teslis, On iki İmam inancını İsa’nın On iki havarisi, dolu (bade) içmeyi, şarap-ekmek ritüeli, çerağ uyandırmayı mum yakma, Alevi köylerinde halen yaşayan yumurta geleneğini Paskalya, Düşkünlük kurumunu Aforoz vd. Cem ayinlerinde bazı ritüellerin, özellikle Balkanlarda, Hristiyan etkilerden kaynaklandığı öne sürülür. <br />
<br />
Kızılbaşlığın Kurumlaşması<br />
Bektaşilik gibi Kızılbaş inancının köklerinin Orta Asya ve İslam öncesi Türk inançlarına kadar geriye gittiği genel kabul görmüştür. Ancak Kızılbaş sufiliği, her şeyden önce merkezi Erdebil olan Şeyh Safiyüddin’in piri bulunduğu tarikattan neşet etmiştir. Başlangıçta Sünniliği konusunda ekseriyetin aynı fikirde olduğu Safevî tarikatı, Azerbaycan, Orta Asya, İran, Suriye ve Anadolu’da elit ve halk kitleleri arasında muazzam bir takipçi kitlesine sahipti. Tarikatın ana kaynağı Safvetu’s-Safa’ya göre de Şeyh Safi, Sünni’dir ve Pir-i Türk olarak anılır. Bu tarikatın Osmanlı başkentinde Emir Sultan, Somuncu Baba, Akşemseddin, Hacı Bayram-ı Veli vd. önemli temsilcileri vardı. Şeyh Safiyüddün (ö.1344), -o dönemde tasavvuf alanında mezhepten ne kadar bahsedilebilirse- Sünni dünya içinde yüksek prestijli bir imaja sahipti. Erdebil sufileri gittikleri her yerde üst düzey karşılanıyor, Erdebil Ocağı’na Osmanlı sarayı dâhil hükümet merkezlerinden nezir ve sadaka adı altında yardımlar yağıyordu.<br />
<br />
Ancak tarikat 15.yy. boyunca köklü bir değişim geçirdi. Kızılbaş davası, Erdebil’de 14. yy.da ortaya çıkan bu tarikatı önce devrimci-mehdici bir harekete, ardından İran’da iki buçuk asır hükmedecek Şiî-Kızılbaş bir devlete dönüştürdü. Kızılbaş kimliğinin toplumsal bir varlık ve bir inanç sistemi olarak kuruluşu esas olarak, 15. ve 16. yy.ın bir mirasıdır.10<br />
15.yy. ortalarında giderek artan Osmanlı merkeziyetçiliği ve göçebeleri dışlayan yeni nizamı karşısında Anadolu’nun Türkmen konar-göçerleri çareyi tam da o dönemde dönüşüm sürecine girmiş olan Safevî tarikatına sığınmakta bulmuşlardı. Rumeli’de HBV kültü etrafında yükselen pasif protestoya karşı 14. yy.ın sonunda Safevî liderliğinde birleşen muhalefet aktif bir şekilde gelişiyor, Alevi yazarların ifadesiyle Türkmenler, Osmanlı emperyalizmine meydan okuyordu.<br />
<br />
Alevilik (Kızılbaşlık) yerleşik düzeni reddedişi ile belirlenen dini bir olgu olduğu için başa geçen her yönetimin hışmına uğramıştır. Aynı zamanda cahil insanların kendi cemaatlerine ve inançlarına yabancı her unsura yönelttikleri iftira ve suçlamalar, Aleviler üzerinde toplumsal baskıyı da beraberinde getirmiştir. <br />
<br />
Türkleştirilmiş (evcilleştirilmiş) Türkmenlerle Osmanlı nizamını kabul etmemiş göçebe Türkmenler arasındaki makas gittikçe açılıyordu. Kızılbaş etkilerle de bu ayrılık siyasallaşıyordu. Melikoff’a göre Türkmen kelimesi, bir dönem Alevileri çağrıştırıyordu. Türkmenler Osmanlı’ya karşı önce Karamanoğullarının, sonra da Safevîlerin etrafında örgütlendiler. Karamanoğlu Tarihi müellifi Şikarî, Osman Bey’i soylu olmayan bir Yörük olarak nitelerken, Osmanlı’nın ocak erlerini (Erdebil sufileri) üzdüğünü yazar.11<br />
Kızılbaş tesirlerle dini bir nitelik kazanan Anadolu muhalefeti Osmanlı’nın emperyal gücüne karşı gerektiğinde silaha sarılmaktan çekinmedi. Türkmen inançlarında öteden beri mesiyanik (Mehdi bekleme) bir inanç vardı zaten. Osmanlı dayatmasından kendilerini kurtaracak bir kurtarıcıya ihtiyaç duydular. Bu söylemi Dadaloğlu’ndan Köroğlu’na Pir Sultan Abdal’dan takipçilerine, Anadolu’nun birçok âşık ve ozanının şiirlerinde görmek mümkündür. Bu kurtarıcı son tahlilde Şah İsmail (Şah) olacaktır.<br />
<br />
Töre temelli aşiret konfederasyonlarından şeriat temelli bürokratik imparatorluk düzenine geçilirken eski ve yeni düzenin aktörleri arasında sosyal çatışmadan daha öte amansız bir mücadele yaşanmıştır. Kızılbaş-Alevi kaynaklarının Muhammed-Ali yolu olarak ifade ettiği bu yorum esas itibarıyla Orta Çağ Anadolu’sunda zaten var olan Ali merkezli tasavvufi Müslümanlık pratiğinin devrimci-mehdici bir karaktere bürünmesi demekti.<br />
<br />
Dolayısıyla Kızılbaş davası 15.yy.ın ikinci yarısından itibaren Anadolu Türkmenleri arasında mayalanmıştı. Yükselmekte olan merkezi-bürokratik Osmanlı politikalarının Türkmenler üzerindeki olumsuz uygulamaları padişahlara karşı şiddetli bir tepki doğururken, Şaha karşı da aşırı bir sevgide kendini buluyordu. Dolayısıyla Alevi-Kızılbaşlık adı verilen bu yeni Türkmen inancı, bir yerde Osmanlı ve Safevî imparatorlukları arasındaki mücadelenin ideolojik unsurlarla süslenmiş bir sonucudur. Başka bir ifadeyle gittikçe güçlenen Osmanlı bürokratik-emperyal rejimi ile konar-göçer Türkmen dünyası arasında ihtilafın siyasallaşmasıdır. Bir tarafta politik örgütlenmesini bürokratik devlet modeline göre gerçekleştiren yerleşik ve kent merkezli yaşam tarzı, karşısında ise politik örgütlenmesini kabile modeline göre gerçekleştiren göçebe ve konar-göçer, kır eksenli yaşam tarzıdır. Daha temel bir izahla Kızılbaş kimliği ya da Osmanlı algısı içindeki Kızılbaş sapkınlığı, yerleşik değerlerle göçebe unsurlar arasında öteden beri var olan bu iki yaşam tarzı arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla birincisinde kitabi ve medrese çevresinde gelişen Sünni kalıplarla çerçevelenmiş bir İslam anlayışı; bunun karşısında ise sözlü geleneklere dayalı mistik ve görece hoşgörülü bir halk Müslümanlığı hâkimdir. <br />
<br />
15. ve 16. yy.larda Türkmen boyları, ilk Safeviler olan ve kırmızı başlıklar giyerek gaza faaliyetine başlayan Şeyh Cüneyd (ö.1460), oğlu Şeyh Haydar (ö.1488) ve nihayet Şah İsmail’e (ö.1524) mürit olmuşlardı. Bunun için onlara Kızılbaş deniyordu. Bu zümrelerin hoşnutsuzluğunun temelinde Osmanlı merkezi idaresinin onları büyük oranda göçebeliğe dayanan geleneksel yaşam tarzlarını bırakmaya zorlaması yatıyordu. Türkmenlerin İslam anlayışları ve kültürleri, yükselen Osmanlı eliti nezdinde kaba saba bulunup horlanıyordu. Sonuç olarak Türkmenler kurdukları devletin idarecileri tarafından dışlanıyor, kuruluş dönemlerinde olduğu gibi Osmanlı sultanlarında kendi lider prototiplerini göremiyorlardı.<br />
Türkmen dindarlığı, Safevi tarikatının öğretilerine ve toplumsal yapısına sızıyordu. Türkmen inancında sözlü kültürden dolayı mübalağa, coşkunluk ve sembolizm esastır; velayet ile ulûhiyet arasındaki çizgi yer yer belirsizleşiyordu. Safevî tarikatının müritleri olan Erdebil sufileri, Şeyh Cüneyd ve oğlu Haydar zamanında değişim ve dönüşüm geçirdi ve Sünnilik’ten ayrıldı. Türkmen dindarlığı her iki Erdebil şeyhi marifetiyle Safevi Sufiliği ile kaynaşıyordu. Kızılbaş sufileri, kendilerini, Muhammed-Ali yolu olarak adlandırmaktaydı. Erdebil sufilerinden ilk defa siyasi faaliyetlere başlayan ve Anadolu Türkmenlerini Şiî-Bâtınî öğretisini etrafında örgütleyen Şeyh Cüneyd olmuştur. Şeyh Cüneyd, Safevi sufi tarikatını Safevî hareketine dönüştürdü. Durumu müsait gördüğünde Anadolu ve Kuzey Suriye Türkmenleri arasında yaptığı yoğun propagandalarla tarikatın Bâtıni doktrini Gulat-Şia’ya doğru kayıyordu. Bu itikadî dönüşüme, siyasi hırslar eşlik etmiştir. Şeyh Haydar zamanda ise tarikatın mürit profili köklü bir değişim geçirerek, pasif sufilikten, gazi sufiliğe dönüşmüş, Sufiyân-ı Rum ilk defa Kızılbaş olarak nitelenmeye başlamıştı. Üstelik Akkoyunlu Türkmen padişahı Uzun Hasan’ın, sırasıyla, kız kardeşi ve kızıyla evlenen Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar böylelikle Oğuzların asil boylarından olan Bayındırlarla akrabalık tesis etmişlerdi. Şeyh Haydar 1488 yılında Akkoyunlu ordusuyla yaptığı bir savaşta öldüğünde, henüz bir yaşında olan oğlu Şah İsmail, Orta Çağ’ın iki meşruiyet kaynağı olan din ve soy açısından tartışılmaz bir prestije zaten sahipti. Kızılbaş davasına adanmış fanatik ve örgütlü bir mürit ordusunun içinde doğmuştu. Haydar’ın müritlerinin fanatizm ve kahramanlıkları ile Şah İsmail’in etrafında Orta Çağ tarihinin en büyük mistik hareketi toplanmıştı.<br />
<br />
Şah İsmail, Kızılbaş sufiliğinde On İki İmam Şiîliğine kesin bir dönüş yaparak Safevi hareketinden Kızılbaş-Şiî Safevi Devleti’ni kurdu (1502). Artık velayetle saltanat birleşmişti. İsmail, Kızılbaşlığın adap ve erkânını yeniden tesis ederken Şiî unsurları kullandı. On İki İmam Şiîliği devletin resmi mezhebi oldu. Ancak henüz Kızılbaş sufiliği rengini sürdürüyordu. Onun döneminin tasavvuf anlayışında vahdet-i vücut hâkim olduğundan Şah, artık Ali’dir. Şah İsmail’in coşkun ve sembolizmin yoğunlaştığı nefeslerinde bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Şah İsmail zamanında Safevîlik, Gulat Şia’ya dönüşür.<br />
<br />
Anadolu’da Osmanlı, Akkoyun ve Karakoyunlu Türkmen artıklarıyla birlikte Azerbaycan ve Kuzey Suriye Türkmenlerinden güçlü bir Kızılbaş (Alevi) ordu kuran Şah İsmail, dedesi Şeyh Cüneyd’ten beri süre gelen kısmen gizli propaganda ve faaliyetlerini hayata geçirmeyi başarmış güçlü mistik ve karizmatik bir şahsiyetti. Şah İsmail bizzat coşkun şiir ve mistik nefesleriyle Türkmenleri inancı etrafında motive ederken, Alevi-Kızılbaşlığın adap ve erkânı, doktrin ve ritüelleri, ibadet pratikleri onun zamanında tespit edilmiştir. Bu konulardaki buyruklardan ilki sayılan İmam Cafer buyruğu Şah İsmail zamanında yazılmıştır. Alevilik’te Cem ayinini ilk kez Şah İsmail’in sistemleştirdiği öne sürülür. Cem ayini ile Şamanların merasimleri arasında benzer noktalar çoktur. Çaldıran Savaşı’na kadar hiç mağlup olmayarak çok genç yaşta savaş meydanlarında elde ettiği zaferlerle Türkmen kitleleri üzerinde tartışmasız bir mevki kazanmıştı. Öyle ki Şah İsmail’in Türkmenler üzerinde elde ettiği itibar ve mevkie ne Şeyh Safiyüddin, ne Hacı Bektaş Veli ve ne de Yavuz Selim çıkabilmişti.<br />
<br />
Şah İsmail Şiîliği, On iki İmamlı bir Şiîlik gibi görünse de inançları aşırı Şiîliğin inançları olan ve temeli bu yeni müritlerinin ata dinlerine tamamen uygun düşen bir Şiîliği yaymaya koyuldu. Kızılbaş din, Safevî propaganda ile tanımlanabilen biçimini alacak Şiî bir İslami cilaya bürünecektir. Söz konusu olan Şiî bir İslamlık değil, daha çok Safevî propaganda ile Şiîleştirilmiş ve sufileştirilmiş Türkmen din anlayışı idi. <br />
<br />
Böylece Ehl-i beyt sevgisini esas alan Orta Çağ Anadolusu’nun tasavvufi halk dindarlığı bir kurtuluş davasına dönüştü. Bu dava konar-göçer Türkmenleri Şahları önünde çıplak göğüsleriyle, zırhsız savaş meydanına atan, Şah yolunda ölmeyi en büyük şeref sayan bir inanca yaslanıyordu. Anadolu Türkmenleri, Şahın hurucunu bekliyordu. Erzincan’a geldiğinde Türkmen obaları arasında coşkun dalgalanmalara sebep olmuş, öyle ki Dulkadir Türkmenleri’nden bir genç, düğününde gelini bırakarak Şah İsmail’e gidecek kadar bir aşk taşıyordu. Şahın çok geçmeden Osmanlı saltanatını yıkıp adaleti kuracağına inanan Türkmenler, harekete geçmek için bir işaret bekliyorlardı.<br />
<br />
Özetle, Kızılbaş-Aleviliği 15.yy.ın ortalarından itibaren Osmanlı düzeninde dışlanmaya başlayan Türkmenlerin ve onlara katılan az sayıda Kürt aşiretlerinin Osmanlı rejimiyle özdeşleşerek daralan ve katılaşan Sünni pratiğe karşı alternatif bir dindarlık modeli olarak Hz. Ali ve Ehl-i beyt merkezli mistik bir İslam yorumu olarak ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’da etkili olan mehdici inançların etkisi de önemlidir. Kızılbaş sufiliğinin ortaya çıkışında Osmanlı-Safevî siyasi rekabeti, dini, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla ideolojik bir seyir takip etmiştir.<br />
<br />
Şah’ın sadakat ordusu niteliğindeki Türkmenler (sufi gaziler) Şeyh Haydar’dan beri On iki İmam’ı temsilen On İki dilimli kızıl başlık (börk) giyiyorlardı. Osmanlı yöneticileri, rakipleri Şah’ın Kızılbaş ordusunun giydiği kırmızı başlıktan ayırt etmek için, bilinçli olarak, kendi kurduğu yeni ordusu Yeniçerilere ve Yörüklere, beyaz bir başlık (ak-börk) giydirmiştir.12 Vilayetnâme’ye göre Yeniçerilerin başlıkları, HBV’nin önerisidir. Anadolu’da Kızılbaşlık bir dönem üst kimlikti ve asalet kaynağıydı. Bunun sembolü de Türkmenlerin alamet-i farikası olan kırmızı başlık idi. Bunlar bir misyonla diğer Türkmenlerden ayrılmış oluyordu. <br />
<br />
Bu arada Anadolu’da Türkmenler Kızılırmak sınır olmak üzere zımni bir bölünmeye uğramıştı. Doğu’da Şah İsmail’in Kızılbaş-Şiî propagandalarının etkisindeki Türkmenler ile batısında Osmanlı’nın merkeziyetçi-bürokratik düzenine uyumlu Türkmenler yaşıyordu. Halil İnalcık ve Faruk Sümer gibi tarihçilere göre, Osmanlı uyruğu olan konar-göçer Türkmenler Yörük, Şah’ın etkisindeki, militan-mehdici göçebe unsurlar ise Türkmen adıyla anılmaya başlarlar.<br />
<br />
“Açın kapıları Şaha gidelim” diyerek Osmanlı zulmünden kaçma bahanesiyle kendilerine vaat edilen “cennet”e, (İran’a) göçen göçebe Türkmen zümreleri, yüzyıllardır devam eden bir sürecin aksi istikametinde oba oba tersine bir göç başlatmışlardı. Osmanlı yönetimi ise yükselen tehlikenin farkındaydı ve Şah’a giden obaların önünü almak için tüm yolları deniyordu. Osmanlı Devleti’nin Kızılbaş propagandalarına karşı aldığı nihai tedbir, tarihte Kızılbaş Seferi diye geçen İran seferi ve Çaldıran Savaşı’dır (1514). Kızılbaş Türkmenler, Çaldıran hezimetinden sonra gözden düştüler ve önemli bir kısmı geri dönmeye başladılar. Çaldıran’dan sonra Osmanlı topraklarında siyasi ve askeri potansiyelini tamamen kaybeden Kızılbaş kimliği, Alevi doktrin ve Ocak örgütlenmesi üzerine oturan bir köy dindarlığı olarak yeni bir forma büründü. Köprülü, bu dönem Alevileri’ni ‘Köy Bektaşileri’ olarak ifade etmişti. <br />
<br />
Yavuz Sultan Selim’den itibaren Doğu Anadolu sınırları Şiî etkiden büyük oranda temizlenmiş ve Şiî-İran’la yapılan savaşlar Anadolu sınırları dışında uzun süre devam etmiştir. Ancak Anadolu’da Kızılbaş-Alevi destekli Şahkulu, Şah Kalender, Celali vb. isyanlar bu sufi ve militan inancın tahrikleriyle çıkmıştır. Tüm bu siyasi ve sosyal çalkantılardan sonra Anadolu ve özellikle Balkanlar’da Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail’in mirasını da kendisiyle bağdaştırarak tüm zamanların en büyük velisi olacaktır. Kabaca Türk halk Müslümanlığı Hacı Bektaş Veli’den sorulacaktır. <br />
<br />
Ancak Şah İsmail’in Türkmenler arasındaki dini ve mistik nüfuzu hiçbir zaman sönmemiştir. Öyle ki onun nefes ve deyişleri okunmadan ne bir Cem yapılabilir ne de Kızılbaş Aleviliğinden bahsedilir. Anadolu ve Balkanlar’da tüm Cemler Şah İsmail’in nefes ve düvazdeleri ile başlar. Halen Şah Hatayî mahlasıyla yazdığı şiir ve coşkun nefesleri Alevi-Bektaşi Cemleri’nde okunmaya devam etmektedir. Cemler’de Hacı Bektaş Veli’nin sadece adı anılır, okunan bir nefesi yoktur, ancak Şah Hatayî’ye ait şiir ve nefesler çoktur. Cem’dekiler coşkunlukla Şah! Şah! (Allah! Allah!) diye Şah-ı Merdan Ali’yi zikrederler.<br />
Kızılbaş doktrinin kurumlaşmasıyla birlikte, İran’da Kızılbaş Türkmenler sistemin dışına itilmeye başlar. Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da devleti göçebe Türkmen aşiretler kurmuş, ama yerleşik kentliler yönetmiştir. Bürokratik yapı geliştikçe devletin kurucuları olan Kızılbaşlar merkezden dışlandı. Bu kaçınılmaz bir sonuçtu. <br />
<br />
Safevîler’de ordu, Türkmen aşiretlerinden, bürokrasi ve dini sınıf ise Farslılar’dan oluşmaya başladı. Şah İsmail’in ölümünden sonraki Şahlar döneminde İran’da Kızılbaş Sufiliği yerini, yavaş yavaş yeni devletin hukuk düzeni olarak Ortodoks On İki İmam Şiîliği’ne bırakacaktır. Ne İran’da ne Anadolu’da Türkmen Kızılbaşlar ve Sünniler yağ ve su gibi hiçbir zaman serbestçe karışmamıştı. Nihayet 17.yy.a gelindiğinde Kızılbaş sufiliği (iki yüzyıl önce Osmanlılarda olduğu gibi) bu defa Şiî-Safevî ulema (Şia fıkhı) tarafından sapkın ilan edilmişti.<br />
<br />
Bu süreç, farklı ve çatışma halinde iki zümre ortaya çıkarmıştı. ‘Kalem adamı’ olan yüksek kültürlü İranlı bürokratlar veya Tacikler için Kızılbaşlar, cahil ve savaştan başka bir şey bilmeyen, yaşam tarzları kaba saba, basit insanlardı. Safevî kaynaklar, Osmanlı kroniklerinde (ekserisi Kızılbaşları konu alan risaleler) olduğu gibi Anadolu’dan gelen Türkmenlerle ilgili aşağılayıcı kayıtlarla doludur.13<br />
<br />
Alevi-Bektaşi Ayırımı ve Aralarındaki Farklar<br />
14.yy. ve sonrasında iki farklı akım ortaya çıktı. Bir yandan Batı Anadolu’da tedrici olarak yerleşik hayat ve kent merkezlerine uyum sağlayan bir Türkmen grubu, öte yandan göçebe veya konar-göçer hayat tarzına öncülük etmiş, Orta ve Doğu Anadolu kırsalında kalmış olanları görürüz. İlk grup tekkelerde bir araya gelmiş ve Bektaşi tarikatı şemsiyesi altında birleşmişken ikinci grubu İran tesirinde kalmış Kızılbaşlar oluşturur. Fuat Köprülü, daha sonra Alevi olarak anılacak ikincisini Köy Bektaşileri olarak adlandırdı. Bunun nedeni bunların inanç ve pratiklerinin Bektaşilere göre daha ilkel ve kaba oluşlarıdır. Belli bir adap ve hiyerarşisi yoktur. Bu iki grubun tarihsel gelişimine bakıldığında Bektaşiler Balkanlar’dan ve dolayısıyla Hristiyanlar’dan daha çok etkilenirken, Aleviler ise yaşadıkları coğrafya gereği kültürel etkileşim içerisinde bulundukları Ortadoğu’da İsmailî öğretilerden, Kürtler’den, Zazalar’dan, Ermeniler’den, Yezidiler’den vd. farklı etnik ve inanç çevrelerinden etkilendikleri görülür.14 Alevilik, nispeten daha heterojen bir yapı sergiler.<br />
<br />
Kızılbaşlar (Alevilik), Osmanlı topraklarında en yaygın halk tarikatı haline gelen Bektaşilikle sıkı ilişkiler içerisindeydiler. Bunlar birbirinden ayrılamazdı; çünkü her iki zümre de ortak sosyal tabandan gelmekte ve halk İslamlığı olgusuna dayanmaktadır. Bunlar daha kurumlaşmadan önce, Gök Tanrı inancı, veli kültü, tabiat kültü gibi İslam öncesi inançlar ile Ehl-i beyt sevgisi gibi İslam cilasıyla renklendirilmiş Türkmen dindarlığına dayanan ortak inançlar taşıyorlardı. Her iki zümre de Babaîler isyanını doğuran siyasi ve sosyo-iktisadi şartların oluşturduğu ortak bir çevreden gelir. 15.yy.a gelindiğinde Anadolu’nun siyasi tarihiyle birlikte gelişen dini ve toplumsal olaylar, batısında HBV, doğusunda ise Şah İsmail gibi iki önemli aktörü ön plana çıkardı. Her iki aktörün temsilcilerinin kullandıkları inanç doneleri (kısmen Sünni-kısmen Şiî) ve enstrümanları (yerleşik düzen-göçebe gelenek) farklı olsa da ve bazen farklı cephelerde karşı karşıya gelseler de her iki zümreyi bir araya getiren ortak değerler ve hedefler vardı. Gelişen siyasi olaylar muvacehesinde Osmanlı’yı arkasına alan HBV cephesi, zaman içerisinde Şah İsmail’in güçlü karizmasını ve mistik gücünü pasifize ederek özümsemiş ve son tahlilde Şah’ın yerini HBV almıştır. Eski Gök Tengri inancının yerini de İslam’la cilalanmış Ali kültü aldı.<br />
<br />
Artık her iki topluluk da HBV’ye inanıyorlardı. Dogma ve inançları da örtüşüyordu. Aralarındaki temel fark sosyal ayırımdır; Alevilerle Bektaşiler arasında öz farkı değil şekil farkı vardır. Her iki zümre temelde sözlü edebiyata dayanır. Ancak bu, coşkun, mistik yönü zengin bir halk edebiyatıdır. Şah Hatayî’den Pir Sultan Abdal’a HBV’den Abdal Musa’ya nefes ve şiirleri önceleri ağızdan ağza yayıldığı için bunların tespitlerini (edisyon krtiği) yapmak çok güçtür. Öyle ki Anadolu’da onlarca Şah Hatayî’den, Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan’dan Yunus Emre’den bahsetmek mümkündür. Hepsinin ortak dili Türkçe’dir. Dolayısıyla Bektaşîlik bir Türklük olgusudur. Anadolu ve Balkanlar’da tüm Kürt Aleviler de merasimlerini Türkçe yaparlar, nefesler Türkçe okunur. Bu anlamda Alevi-Bektaşiler ‘gerçek Türk Müslüman bizleriz’ derken Türkiye’deki ‘Arap ve Emevi Müslümanlığına’ göndermede bulunurlar.<br />
<br />
Bektaşiliğin, Alevilerce temsil edilen halka dayalı biçimlenişi için de olduğu gibi, halka dayalı bu Türkçe öğretinin yanında halktan ayrı düşmüş okuyup yazan kentli bir kolu da vardır. Kızılbaşlar kırsal bir çevrede halk temelli özü korurken, Bektaşiler kentlere yığılarak kurumlaşmış bir tarikat oldular. Bu sosyal farklılık giderek biri okumuş diğeri hemen hemen köylü kalacak olan iki zümrenin ayrılışına yol açtı. ‘Her Kızılbaş Bektaşî’dir; ama her Bektaşi Kızılbaş değildir’ ortak görüşü buradan kaynaklanmaktadır.15 Böylece Bektaşilik deyimi Alevilik adından daha çok kullanılır olmuştur. Aleviliğe, köy Bektaşiliği denilmesinde, haddizatında Bektaşiliği daha formal ve rasyonel göstermekle birlikte, Alevileri Bektaşilere bağlama amacı güdülmektedir.<br />
<br />
Bektaşilik, merkezine insanı alarak hümanist felsefesi ile çevresine uyum sağlamış, Yunus Emre’nin HBV ile karışan şiirlerinde ‘yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü’ sözünde anlamını bulan bir ‘sevgi dini’ vaaz ediyordu. Dini, mezhebi, etnisitesi ne olursa olsun ayırım yapmadan ‘tüm insanlar birdir, insan Tanrı’nın özünden yaratılmıştır’ vs. felsefi-mistik bir vahdet neşesi etrafında gelişmiş bir tarikat ortaya çıkarılmıştır. Bu evrimde Bektaşi dervişlerinin İslam’ı henüz yeterince benimsememiş halk kitlelerine eğitici bir rol oynamasının rolü olmalıdır. Ö.L.Barkan’ın meşhur eseri “Kolonizatör Türk Dervişleri”nde anlatıldığı gibi, Balkanlarda devlet destekli Bektaşi tekkeleri, bir ağ gibi yayılırken, müdavimleri arasında Hristiyan unsurlar da vardı. Bektaşi tarikatına üye olmak için soy ve Müslümanlık şartı aranmazdı. Kadın ve erkeklerin bir arada toplandığı tekkelerde organize edilen sazlı-sözlü-semahlı ayinler, her sınıftan insanların ilgisini çekiyordu.<br />
<br />
Alevilik ise temelde halk inanışına dayanmasına ve İslam’ın tasavvufi bir yorumu olarak benimsenmesine rağmen eskiden beri siyasallaşmış ve siyasi bir yan anlam kazanmış görünüyor. Bektaşi felsefesinden ayrı olarak aşırı siyasallaşmış ve marjinalleşen günümüz Aleviliği, çeşitli gruplara ayrılmış dağınık bir görünüm arz etmektedir. Geçmişteki acıları sürekli gündemde tutup mevcut düzeni sorgulamayı inançlarının merkezine almışlardır. Üstelik Avrupa’da yaşayan birçok Alevi cemaati arasında Ali’siz Alevilik gibi Alevi-Bektaşi felsefesiyle taban tabana zıt farklı bir Alevilik dininden söz edilmektedir. Alevi Dede’lerinin karşı çıkmasına rağmen yeni kuşak Aleviler, değişen sosyo-ekonomik ve siyasi değişimlere paralel olarak, Anadolu’da geçim sıkıntısı çeken akrabalarını etkilemektedirler. <br />
<br />
Kentlerde bulunan Bektaşi tekkelerine okumuş insanlar gelmektedir. Alevilerde ise yalnızca halkla temasa geçilmektedir. Bektaşiler, okumuş kentli zümrelerden aydın, liberal düşünceli, merkezi hiyerarşik bir tarikat olurken Aleviliğin dağınıklığı ve taşrada kalmaları, üstelik İttihat-Terakki’den beri Bektaşilerin hükümetle yakınlığı Alevilerle arasındaki ayrılığı büyütmüştür. 1826’ya kadar hiçbir zaman meşruiyet sorunu yaşamadılar. 1826 yılında Yeniçerilikle birlikte Bektaşiliğin de kaldırılması Bektaşiliği yer altına itmiş, bu da Alevilikle arasındaki mesafeyi derinleştirmiştir. Zaman geçtikçe şehir Bektaşileri ile halk kitlelerinin Alevileri arasında adap-erkan ve tasavvufa bakış açıları arasındaki pürüzler Alevi Dede ve Bektaşi Dede-Babaların bir araya gelerek giderilmeye çalıştığı gözlense de iki marjinal zümrenin Sünni düzen karşında ortak bir duruş sergiledikleri söylenemez.<br />
<br />
Aleviler tarihte, Safevî taraftarlığı anlamında daha çok Kızılbaş adı ile anıldılar. Ancak buna rafizi, zındık, mülhit, asi anlamlar da yüklenmişti. İttihat ve Terakki döneminden itibaren, aşırı horlayıcı bir anlam yüklenen Kızılbaş deyimi yerine Alevi adı kullanılmaya başlanmıştır. Kendilerini de bu adla andılar. Maraş gibi bazı bölgelerde Kürt Alevilerden dolayı, Kürtlerin çoğu Sünni olmasına rağmen, Alevi olarak anılır.<br />
<br />
Bir yardımlaşma ve dayanışma müessesi olan ‘musahiplik’ yani ‘ahret kardeşliği’ Alevilikte çok önemli olmasına rağmen Bektaşilikte mücerretlik esas olduğu ve soya dayanmadığı için musahiplik yerleşmemiştir. Normalde Alevilerde musahipsiz Ceme girilmez. Ancak değişen sosyo-ekonomik şartlar ile bu müessese, Dede’lerin Cem yapabilmesi ve geleneği sürdürmesi için sembolik bir formaliteden öteye gitmez. Yine de Alevilik, Ocak sistemine dönüştürülen aşiret yapılanması ile Bektaşiliğe göre daha kapalı bir toplum kimliği benimsedi. Bektaşilik ise, mahalli inançlardan özümsenen unsurlar dışında Ahilikteki bazı ustalığa geçiş merasimleri, Hurufilikteki harflerin sembolik değerleri, Bektaşi ikonografisi denilen bir sanat dalını doğurması gibi açık ve senkretik bir yapı sergiler. Bu etkiler Bektaşi mozaiğini zenginleştirmiştir. Aleviler ise politize olmaktan öte gidemediler.<br />
16.yy.da Kızılbaşlık akımı Bektaşiliğe sızan son öğe oldu. Merasimler Kızılbaş usullerden derinden etkilendi. Anadolu’daki heterodoks zümrelere hayat alanı oluşturan ve kurumlaşmış bir tarikat olan Bektaşiliğin yapısına giren Alevi öğeler, Safevî propagandaları sayesinde belirginleşen unsurlarla İslamlık içinde yer bulacaktır. Kızılbaş aracılığıyla Şiî unsurlar da Bektaşiliğe sızdı ve mozaikleşen öğretisi ve merasimleriyle Bektaşilik tamamen marjinalleşti.<br />
<br />
On İki İmam saygısı (esaslı bir On İki İmam Şiîliği söz konusu olmamasına rağmen), Ehl-i beyt sevgisi, Kerbela kültü, Hızır kültü, tevella ve teberra, Cemlerde Yezid ve Şimr’e lanet, Muharrem matemi, Hüseyin ve Kerbela şehitlerine ağıtlar (Hüseyniler) vs. hep Safevîlerden kalma sembolik değerlerdir. Kızılbaş-Alevilerin son tahlilde kendilerini Caferiye mezhebinden göstermeleri bu düşünceden kaynaklanmaktaysa da Alevi-Bektaşilerin gerek İran ve gerek Türkiye Ortodoksisinden etkilenerek (ya da çekinerek) kendilerini Caferî olarak andıkları anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Başlıca Alevi-Bektaşi ibadeti olan Cem ayininde Kızılbaş etki tamamen hâkim oldu. Kent merkezlerinde Bektaşi tekkelerinde her Cuma gecesi Cem yapılırdı. Alevilerde ise Dede geldiği zaman bazen yılda bir kez Cem yapılabilirdi. Her Dede, en azından (genelde işlerin bittiği Kış aylarında) yılda bir kez taliplerini ve kendisine bağlı köyleri gezmek durumundadır. Bu Cemler, töre hukuku gereği, problemlerin çözümü için de yapıldığından, bazen çok uzun sürebilirdi.<br />
<br />
Alevi-Bektaşi Entegrasyonu<br />
Babaîler isyanının kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra HBV, mesiyanik ve ihtilalci yapısını gizleyip mistik yönüyle ön plana çıkarak Abdalân-ı Rum çatısı altında toplanan müritleriyle faaliyetlerini sürdürmüştür. Kızılbaşlığın Anadolu’da zuhurundan sonra 16.yy.da başlayan Osmanlı-İran savaşları sürgit devam ediyor ve bunu Anadolu’da baş gösteren Kızılbaş isyanlar takip ediyordu. Osmanlı yönetimi bu isyan ve propagandalara karşı sosyal tabanda HBV kültü ve Bektaşi tarikatını destekleyerek cevap veriyordu. Bu süreç, Şiî-Kızılbaş unsurların Bektaşilik içerisine sızmasıyla sonuçlandı. Şah İsmail’in mirasını da kendi potasında eriten Bektaşi senkretizmi, Şah’ın Alevi doktrinini aynı minval üzere ibadet pratiklerinde mistik boyutta yaşatmayı sürdürmüştür.<br />
<br />
Şah propagandalarının etki alanına giren Türkmenler üzerinde sürdürülen Osmanlı siyasi, dini ve sosyal baskıları, ihtilalci Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin mütemadiyen Balkanlara, Ege ve Akdeniz adalarına göç ettirilmeleri, Çaldıran Savaşı öncesinde Anadolu’da 40 bin Alevi’nin katledilmesi ve Alevi elebaşlarının tedibi, nihayet yenilmez sanılan Şah İsmail’in Çaldıran’da hezimete uğraması Anadolu Türkmenleri arasında Şah İsmail’in karizmasını ciddi şekilde sarsmıştır. Bektaşi Yeniçeriler ve Yörükler Osmanlı ordusunda İran içlerine kadar uzanan bir sefere cıkmışlar ve Çaldıran’da Şah’a karşı savaşmaktan çekinmemişlerdi. Buna rağmen Şah’ın Türkmenler arasında halen büyük nüfuzu vardı. Alevi âşık-ozanların sözlü edebiyatında Şah yaşamaya devam ediyordu. Osmanlı siyasetinin ön plana çıkardığı HBV ve Bektaşi senkretizmi, Şah kültünü ve Kızılbaş-Şiî unsurları bünyesine alarak uzlaşırken 16.yy.dan sonra yavaş yavaş Alevi-Bektaşi entegrasyonu gerçekleşmiş oluyordu. Hacı Bektaş Veli, Şah’ın yerini alırken Şah İsmail’in adı ve öğretisi Cem’lerde anılıyor ve yaşatılıyordu. Bektaşilik inanç ve ibadet bakımından, hemen hemen aynıdır, Cemlerde aynı nefesler okunur. <br />
<br />
15. ve 16. yy., gelişen siyasi ve sosyal olaylarla HBV ve Bektaşiliğin Osmanlı yönetim mekanizmasına irca edildiği dönemdir aynı zamanda. Osmanlı nizamı ile Kızılbaşlar arasında aracı rolünü Bektaşi tarikatı üstlendi. Osmanlı sultanları belirli zamanlar HBV’nin türbesine hep ilgi göstermiştir. II.Bayezid tarafından onarılan türbesi ve zenginleştirilen tarikatı, muhtemelen İran etkisindeki Kızılbaş Türkmenlerini merkezin denetimi altına toplamak ve yönlendirmek için kullanılmıştı. Kızılbaşların aykırılıkları yavaş yavaş Bektaşilik senkretizmine sızmayı başarmıştır. Hz. Ali kültü, Kerbela şehitlerine ve Ehl-i beyte duyulan derin saygı elverişli bir zemin hazırlıyordu. Bu kavramları ilk Safevîler propagandalarında epeyce kullanmışlardı.<br />
<br />
Osmanlı’nın, Kızılbaşları, Bektaşi Babaları vasıtasıyla Türkleştirmeye (yerleşik düzene) çalıştığı kabul edilir. Diğer heterodoks tarikatlar gibi Kızılbaşlar da Bektaşilik şemsiyesi altında toplanıp sisteme entegre edilmesi teşvik edilmişse de bunun yüzyılları aldığı anlaşılmaktadır. Bu da planlı bir projeden ziyade Anadolu’nun İslamlaşma sürecinin gelişimi, Osmanlı-İran savaşları ve buna paralel olarak Osmanlı merkezi-ortodoksi Müslümanlık anlayışının devletin temel siyaseti haline getirilmesiyle ilgilidir. Kaldı ki devletin Bektaşi Dede-Babalarına gösterdiği hoşgörü hiçbir zaman sınırsız değildi.<br />
Bektaş Veli’nin ne zaman Hacı olduğu bilinmese de Bektaşilik, Kızılbaşlık dahil Anadolu’dan Balkanlara yayılmış muazzam tekkeler ağı ile tüm heterodoks tarikatları bünyesine alıp Alevi-Bektaşi entegrasyonu sağlanmıştır. Bundan sonra HBV, Anadolu’nun tartışılmaz en büyük velisi olurken, Bektaşilik de tartışılmaz en büyük Türk tarikatı olmuştur. Sahip olduğu meşruiyet kalkanı bir yana, en büyük halk kitlesine sahip bu Türkmen tarikatın, dar medrese muhitleri dışında Sünniliği tartışılmazken, Bektaş Veli’nin ‘Hacı’ olması da gayet doğaldır.<br />
<br />
Bununla birlikte, Hacı Bektaş tekkesi merkezli bir hiyerarşi etrafında örgütlenme sağlanırken Bektaşilikle entegre olan Alevilerin Şah’la bağları koparılmak istenmişse de teorikte bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bir zamanlar Erdebil ocağıyla bağları koparılan Kızılbaş sufilerin Çaldıran hezimetinden sonra İran’daki Şah ve onların Anadolu’daki halifeleri ile bağları koparılınca Kızılbaş-Alevi tarihinin bu son evresinde dini-toplumsal yapının ana taşıyıcısı olan Alevi Ocakları ortaya çıtı. Bektaşilerin tekkelerine karşı ekserisi kırsalda yaşayan Alevi toplulukları bu Ocak sistemi etrafında örgütlenerek asimilasyona karşı kapalı bir toplum halinde varlığını bugüne kadar sürdürebilmiştir. Hacı Bektaş Tekkesini mürşit ocağı telakki etmelerine rağmen Aleviler, bağlı oldukları Ocak ve Ocak-zade Dede’lerin talipleri olmayı sürdürdüler. Ocak-zade Dede ise en az yılda bir kez taliplerinin yaşadığı yöreleri gezmek zorundadır. Bu Dedelerin karizması, soydan ve seyit olmalarından geliyordu.<br />
<br />
Osmanlı yönetimi Kızılbaşları Bektaşi dergâhına bağlamak isterken, bir yere kadar hedefine ulaşmış olabilir ancak Alevi-Kızılbaş unsurlar da Bektaşiliğe sızmıştı. Bektaşiliğin hoşgörülü ve devletle barışık yönünü dumura uğratarak ilk başlardaki gibi mehdici ve devrimci bir yapı aşılamıştır. Alevi-Bektaşi birlikteliği 2-3 asrı alan bir sürecin ürünü olmalıdır. Bu entegrasyondan sonra Aleviliğin Muhammed-Ali Yolu, aralarında belirgin bir farkın olmadığı ‘Hak-Muhammed-Ali Yolu şeklinde üçlü bir sisteme dönüşür. Bâtıni bir yorum olan vahdet felsefesiyle bakıldığında üçü de ‘bir’dir.<br />
<br />
HBV kültü ile ilgili kolektif hafızanın ürünü olan Vilayetnâme’nin 15. yy.ın konjonktürel etkisi altında (Sünni çevrede) yazıya geçirilmesi16, HBV’e atfedilen Arapça Makalat, Besmele Şerhi gibi Sünni fıkhı ders veren eserler Şiî-Kızılbaş propagandaların Anadolu’nun siyasi ve sosyal nizamına karşı ciddi tehditlere sebep olmaya başladığı bu dönemde ortaya çıkarılmıştır. Aşıkpaşazâde’de Şeyh Edebali’ye biçilen rol, Vilayetnâme’de HBV’e verilmiştir. Vilayetnâme’deki rivayetlerin önemli bir bölümü de ‘resmi tarih’ dersi vermektedir!... Vilâyetnâme, HBV’yi, Osmanlı hâkimiyetini onaylayan ve destekleyen bir Veli olarak gösterir. Hacı Bektaş Veli’nin Osman Beye kılıç kuşatması, Yeniçeri Teşkilatı’nın manevi piri olması vs. gelişmeler Bektaşi tarikatının resmen kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu gelişmeleri, Kızılbaş-Alevi nüfuzuna karşı alınmış tedbirler olarak görmek mümkün.<br />
<br />
Bektaşi tarikatı, çok geçmeden henüz yüzeysel ve iyi özümsenmemiş bir Müslümanlık yaşayan halk kitlelerini ve bilhassa Kızılbaş propagandalarına karşı Türkmenleri, yönetimin gözetimi altında kurumlaştırma ve yönlendirme görevini üzerine almak zorunda kalmıştır. Kızılbaşlığın İslam dışı etkilerinde kalmış halk kitlelerini Anadolu’da Halk İslamı diye nitelendirilen her türlü aşırılıktan uzak ve hoşgörülü bir Müslümanlığa çekmek ve onları tarikata katmak üzere Sultandan gelen yetkiyle donanmış bir aracı idi.<br />
<br />
Bu kez eğitici dervişler kendilerini yabancı ülkeler yerine atalarının dinlerini ve batıl inançlarını korumakta olan Kızılbaş kardeşleri arasında bulunca kılıç tersine çevrildi. Zemini uygun bulan fanatik Kızılbaş öğeler serbest düşünceli Bektaşiliğe sızınca, aynı sosyal tabandan gelen Alevi-Bektaşi zümreler marjinal ve devrimci bir tarikat haline dönüştü. Yesevî geleneği ile Orta Asya’ya ulaşan Bektaşilik Anadolu’da heterodoks ve marjinal değil başkaldırıcı görünecek derecede çığırından çıktı. Bundan böyle Bektaşilik günümüze kadar gelen biçimiyle ‘Alevi-Bektaşi’ adıyla anılır oldu.17<br />
<br />
Sonuç<br />
Kızılbaşlık ve Bektaşîlik kurumlaşmadan önce Anadolu’da popüler sufilikle renkli ve coşkun bir halk İslamı yaşanıyordu. Ahmed Yesevî’den beri devam edegelen, merkezini tekkelerin oluşturduğu bu Türkmen dindarlığı Şamanist zamanların Anadolu’daki devamı olan evliya kültü etrafında geliştiği için Türkmen dede-babalarına şiddetle bağlıydılar. Bunlar Baba İlyas’a ‘Baba Resul’ diyecek kadar İslami bilgilerden yoksun insanlardı. Dolayısıyla İlk Bektaşiler adı altında ele aldığımız Babaî, Yesevî, Abdal vs. zümrelerin Sünnilik konusunda bir kaygıları mevzubahis olmayacağı gibi, Sünnilik veya kitabi İslam düşmanı olarak da nitelendirilemezler. Bu zümrelerin isyanı, aşiret hayatını ve buna bağlı olarak yaşadıkları dini ve sosyal nizama karşı yerleşik siyasi nizamını dayatmaya çalışan otoriteye idi. <br />
<br />
Ne Kızılbaşlıktan önceki derviş tarikatı olan Safevîlik ve ne de Bektaşîlik tamamen heterodoks (gayri Sünni) olmadığı gibi asla bugünkü gibi Sünni bir Müslümanlık da söz konusu değildi.<br />
<br />
<br />
Alevi-Bektaşi senkretizmi ya da entegrasyonu bir anda doğmuş değildir. Yüzyılları aşan bir süreçte siyasi, iktisadi, sosyal ve dini çeşitli evrelerden geçerek ortaya çıkmıştır. Bu birliktelik, çok basit bir ifadeyle coğrafi ve sosyal şartların oluşturduğu zorunlu bir birlikteliğe benzer. Çünkü her iki zümre ortak bir sosyal tabandan gelmekle birlikte hiçbir zaman homojen bir toplumsal yapı oluşturamadılar. Ancak bunların Müslüman bir toplum içerisinde yaşadıkları unutulmamalıdır. İçerisinde Alevi inançlar dâhil değişik unsurların karıştığı bir mozaik görünümü taşır. <br />
<br />
Bu Bektaşi senkretizminin en önemli harcı tasavvuftur. Ahmed Yesevi’den beri tüm mistik dinlerden bir şeyler alan Bektaşilik’te İnsan-ı kâmil olmak ve Hak’ka ulaşmak için dört kapı-kırk makamdan, şeriat-tarikat-marifet-hakikat aşamalarından geçmek gerektir. Anadolu’da etkili olan vahdet-i vücut tasavvuf anlayışı, Bektaşilikte panteizme kaçar. Alevi-Bektaşilerin başlıca ahlak dogmaları olan ‘eline beline diline sahip ol’ ahlaki prensibi de Ahilikten Bektaşiliğe geçmiştir.<br />
<br />
Bektaşilik de Türk halk inançlarından kaynaklanmasına rağmen günümüzde eski Türk inançlarını daha çok Aleviler korumaktadırlar. Cemlerde mesela Balkanlardaki Bektaşi cemlerinde alkol (dolu) alma, On İki hizmet anlayışı vs. ritüellerinde, Hızır kültü, Nevruz kutlamaları gibi bazı geleneklerde farklılıklar göze çarpmakla birlikte aynı nefesler okunur, aynı semah yapılır.<br />
<br />
Alevi-Bektaşiler, ne bir ortak mezhep ne de ortak bir tarikattır; bir mozaik gibi birbirine karışmış bazen çok eskiye dayalı farklı unsurlardan oluşma, bazen de Hristiyanlık gibi, bulundukları çevredeki farklı dinlerden edindikleri inanç tortularının harmanlandığı bir inanç sistemidir. Bu inanç sistemi başlı başına bir din olmaktan ziyade Caferi olduklarını iddia ettikleri bir mezhep de değildir. İslam’ı batınî bir yorumla yaşayıp, inançlarını sır perdesi altına gizleseler de görünen tek gerçek, Türkçeyi ve öz Türk kültürünü günümüze taşımak gibi bir misyon yüklenmiş olmalarıdır. Kürt Aleviler dahi Türk diliyle Cem yaparlar ve Horasanlı olduklarından övgüyle bahsederler. Farklı coğrafyalarda farklı yorumlarıyla karşılaştığımız bu inanç mensuplarının teolojisini yazmaya çalışanların ortak sorunu olan ‘gerçek Alevilik yazılmaz ancak yaşanır’ sözü, Bektaşiler için de söylenebilir. Sabit bir sisteme indirgenemeyecek derecede karmaşık bu inançlar halitasını Alevi-Bektaşi senkretizmi adı altında tarif ve tespit yoluna gidilmiştir. Özelde Alevi dedeleri ile Bektaşi babaları ve tüzelde bunların mensup oldukları birçok Alevi Dernekleri ve Cem Vakfı arasında bir türlü sonuçlandırılamayan tartışmalar, gelenekten gelen akademisyenlerin bile sabit bir inanç sistemi ortaya koyamamaları, durumu tespitten ziyade daha da kronikleştirmiştir.<br />
<br />
Tarihsel sürece bakıldığında Alevi-Bektaşi entegrasyonunu, seçime giden siyasilerin mevsimlik ittifakına benzetmek mümkün. Zira gerek gelenekten gelen okur-yazar sınıfı ve gerekse baba ve dedelerin hali hazırda üzerinde ittifak etikleri tek nokta, eskiden beri devam ede gelen yerleşik ve mevcut siyasi (bozuk) düzene karşı güttükleri muhalefet. Bu kronik muhalefetin, Hasan Sabbah’ın İsmailî öğretisinde, evrenin son döngüsünde adaleti kurması için beklenen Mehdi (On ikinci İmam) gelene kadar devam edeceğe benziyor...<br />
<br />
<a href="https://www.beyaztarih.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.beyaztarih.com/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Akademik camiada “halk İslam’ı” olarak isimlendirilen Bektaşilik, zannedildiği gibi basit bir inanç sistemi olmaktan ziyade, birçok unsurun bir araya geldiği ve süreç içerisinde gerek coğrafi gerekse siyasi birçok etkinin altında kalmasından ötürü çeşitli kültürel kodları bünyesinde barındıran bir inançsal yapıdır. En temelde göçebe halk dini olarak görülen ve veli kültü üzerine kurulu bu inançsal yapı Alevilik ile aynı şey miydi? İki inançsal sistem arasındaki entegrasyon nasıl sağlandı? Osmanlı-Safevi ilişkileri Alevi-Bektaşi inancını ne yöne evirdi?<br />
<br />
Anadolu’nun İslamlaşma hadisesi yüzyılları alan bir süreçtir. Bu süreçte göçebe hayatı yaşayan Türkmen aşiretleri kendi aşiret hayatlarına uygun İslam’ın mistik bir yorumu diyebileceğimiz ‘Türkmen dindarlığı’1 yaşıyorlardı. Bilim adamlarının halk İslam’ı diye formülüze ettikleri bu inanç sistemi, yıllarca söylenegeldiği gibi basit ve ilkel bir inanç sistemi değildir. Tabiatla iç içe, bulunduğu coğrafyanın farklı kültür ve inançlarını miras alıp özümseyebilen, pragmatik ve sosyo-iktisadi gerçeklerine uygun dinamik bir inançtır. Doğası gereği dışa açık ve hoşgörüsü yüksek olan göçebe unsurlar farklı etkilere açık olmaları hasebiyle rahatlıkla farklı dini kompartımanlara bölünebilmektedirler. Bu da merkezi İslami anlayışını (Ortodoks İslam) bütün toplumsal kategorilere aynı oranda uygulatmaya çalışan ve bu konuda gerektiğinde dayatmada bulunan merkeziyetçi-bürokratik Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin işine gelmeyecektir. Sonuçta Alevi yazarların Selçuklu ve özellikle ‘Osmanlı emperyalizmi’ dedikleri göç, iskân ve sürgün metotlarına karşı Türkmenleri meydan okumaya sevk etmiştir. Bu meydan okumanın ilk örneği, 1240 tarihinde Anadolu kırsalında patlak veren ve sonuçları günümüze kadar uzanan Babaîler isyanıdır. Bu Türkmen harekâtının önderleri Baba İlyas, Baba İshak ve müritleri ne Bektaşi ne de Kızılbaş (Alevi) değillerdi. Ahmed Yesevi’nin nüfuz bölgesi Horasan menşeli bu Türkmen dervişleri, 16.yy.da tarikat kurumlaşmasını tamamlayacak olan Bektaşiliğin alt yapısını oluşturan Babaî, Kalenderî, Yesevî, Haydarî, Hurufî, Anadolu Ahi ve Abdal zümreleridir. Bunlar İslam öncesi Türk inanç geleneklerine güçlü şekilde eklenmiş ve İslamileştirilmeleri henüz tamamlanmamıştı. <br />
<br />
Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan bu Türkmen inancı, İran üzerinde (Horasan tasavvuf mektebinden) İslami unsurlarla süslenmişse de Şamanist dönemlerden kalan tabiat kültü (yer-sub), evliya kültü vb. inançlar etrafında Anadolu’ya has bir şekilde gelişme göstermiştir.<br />
<br />
Aşıkpaşazâde 13. ve 14. yy. Anadolu’sundaki göçmen (misafir) nüfusu tasnif ederken Abdalân-ı Rum, Gaziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum ve Bacıyân-ı Rum adlı dört zümreye ayırmıştı. Osmanlı devletinin merkezi-bürokratik hükümeti yükseldikçe bu zümrelerin sosyo-politik sahnedeki önemleri gittikçe zayıfladı ve etkileri sönüp gitti. Fakat bu grupların bakiyeleri muhtelif biçimlere bürünerek merkezileşme sürecine karşı muhalefetin odağı haline geldiler. Bu adem-i merkeziyetçi gelenekler daha sonra Kızılbaş hareketi ve Bektaşi tarikatı tarafından miras alındı.<br />
<br />
İlk Bektaşiler<br />
Bektaşi tarikatının kökenini oluşturan Babaîler ve Rum Abdalları gibi popüler sufi zümreler Babaî geleneği içinde yetişmiştir. Bu gelenek veli kültü üzerinden şekillenmiş tasavvuf merkezli bir dindarlık ortaya koyuyordu. Bu nedenle Bektaşiliğin kurumlaşmasına kadar olan bu dönemi ‘İlk Bektaşiler’ başlığı altında ele almayı uygun bulduk. 13. ve 14. yy. Anadolusu halk İslam’ında eski Türk geleneklerinin derin izlerinin görüldüğünü belirten Köprülü, göçebe, konar-göçer ve hatta son dönemde yerleşmiş köylü Türk nüfusunun İslami inanç ve pratiklerinin çoğunun İslam’ın yükselişinden sonra da devam ettiğine işaret etmişti. Selçuklulardan beri Anadolu’da Türkmen şeyh ve dervişleri, baba ve dede olarak adlandırılıyordu ki İslam öncesi Şaman ve Kam denilen din adamlarına çok benziyordu.2<br />
13. ve 14. yy. Anadolusu Türkmen toplumunun manevi hayatına hâkim olan dini figürlerin çoğu, zamanla Bektaşi geleneği tarafından benimsenmiştir. Hacı Bektaş Veli’den (ö.1271) iki yy. sonra 15.yy.da Uzun Firdevsi tarafından kaleme alındığı kabul edilen Vilayetnâmesi, iki yüzyıl boyunca (çeşitli değişim ve eklemelerle gelişen) kolektif hafızanın bir ürünüdür. Vilayetnâme’de anlatılan öykü ve rivayetler popüler sınır kültürü ve dini anlayışı sergilemektedir.3<br />
<br />
Bektaşilik bir halk dini, daha doğrusu temelde göçebe halkların dinidir. Veli kültü üzerine kurulu, Ehl-i beyt sevgisinin ve şeriat kurallarının yüzeysel, ancak mehdici karakterin baskın olduğu Türkmen dindarlığı, Anadolu’nun göçebe muhitlerinin hakim din anlayışını ifade ediyordu. Dolayısıyla Türkmen yaşam tarzı ve popüler sufiliğin bir sentezi olarak ortaya çıkan ilk Bektaşilerde, Şiî unsurlar yoktu. Bunlar şehirlerden kopuk, atalarının köklü inançlarını ve Şaman uygulamalarını devam ettiren cahil ve kaba konar-göçer insanlardı.<br />
<br />
Anadolu’ya gelen ilk göçebe Oğuz boyu olarak kabul edilen Çepnilerin Bektaşlı oymağının şefi olan Bektaş Veli’nin temsil ettiği Türkmen dindarlığı, henüz tarikat halinde kurumlaşmadan önce, göçebe-aşiret hayatının yapısına uygun bir toplumun inançlarının niteliklerini taşır. Orta Çağ kaynaklarında Türkmen kelimesi yeni Müslüman olmuş göçebe Türk nüfusu için kullanılırdı. Kentli nüfus Türkmenlere iyi gözle bakmıyordu. Onlardan söz ederken ‘Etrak-i bî-idrak’ ve ‘Etrakin dini zayıf’ deniyordu. Başlangıçta Şaman inançlı Türkler Gök Tengri’ye ve tabiat güçlerine tapıyorlardı. Şaman ve kam adlı din öncüleri tabiatın gizemine ve gayba hükmedebildiklerine inanılıyordu. İslam öncesi gelenek ve dogmaları uzun süre koruduklarını bildiğimiz aynı zamanda aşiretlerinin de lideri olan bu Türkmen şeyh ve dervişler, dini olduğu kadar siyasi ve sosyal hayatın başlıca düzenleyicisidirler. Baba İlyas ve müdavimi Hacı Bektaş Veli bunun tipik örnekleridir. <br />
Bektaşiler, Ahmed Yesevi’nin manevi mirasçıları olarak görülmektedir. Baba İlyas ve Hacı Bektaş Veli(HBV)’ye verilen Horasanî lakabı bunu göstermektedir. Dolayısıyla Bektaşilik, Babaîler ve Rum Abdalları içerisinden çıkmıştır. Ama senkretik yapısı gereği değişik inanç ve kültürleri de özümseyerek daima değişmiş ve gelişmiştir. Baba İlyas’ın önde gelen müritlerinden olan ve sonradan Bektaşiliğin piri olacak olan HBV, kardeşi Menteş ile birlikte Babaîler isyanına katılmıştı. İsyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından (1240 Malya Savaşı) ve Babaîlerin önderi Baba İlyas öldürüldükten sonra kardeşi Menteş’i de bu savaşta kaybeden Bektaş Veli, Selçuklu takibatından kurtulup Kırşehir’e gelerek Sulucakaraöyük’teki tekkesinde bir süre inzivaya çekilmişti. Siyasi çekişmelerden uzak, mistik faaliyetlerini tekkesinde sürdürmeye devam etmiştir. Babaîliğin bundan sonraki evresi Abdalân-ı Rum adı verilen dini-mistik safhadır. Aşıkpaşazâde Tarihi, Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l-Kudsiyesi ve Hacı Bektaş Veli Vilayetnâme’sinin bu yöndeki rivayetlerini doğrulamaktadır.4<br />
<br />
Hacı Bektaş Veli’den ziyade en önemli müridi Abdal Musa o zaman daha çok ön plandaydı. Rum Abdalları, HBV’nin dergâhına bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Bunlar hiçbir zaman kendilerine Bektaşi demiyorlardı. Orhan Gazi’nin gazalarına katılmış olan Abdal Musa HBV kültünü Batı Anadolu’da gaziler arasında ve Osmanlı fethiyle Rumeli’de yayılmasında öncülük etmiştir.5 <br />
<br />
14.yy.da Yeniçeriler arasında HBV kültü yerleşmeye başlayınca Bektaşiler tarikatıyla bu yeni ordu arasındaki bağ kurulmuş oldu. Yeniçeriler Hristiyan çocuklar arasından devşirilmekte ve Müslüman Türk köylerinde yetiştirilmekteydi. Bu asker ocaklarının yeni alınan ülkeleri İslamlaştırmakla görevli bir dervişler tarikatına bağlanışının açıklaması buradadır. HBV’nin şöhreti (kültü), Rumeli’ye göçürülen göçebe Türkmenler ve Yeniçeriler vasıtasıyla Balkanlar’da yerleştikten sonra, bazı çevrelerce ‘Bektaşi Müslümanlığı’ tabirinin kullanılmasına sebep olmuştur. Böylece Bektaşiler yeni alınan ülkelerde Osmanlı propagandasının aracı oldular. Tarikatın Balkanlar’da yayılmasının sebebi budur. Balkanlar’da Hristiyanların İsa’sı, Bektaşilerin Ali’sine katılmaktadır.6<br />
<br />
Selçuklu baskısından dolayı Türkmen beyliklerinin hâkimiyet sahası olan uçlarda tekkeler açarak halk arasında kendi öğretilerini yayıyordu. Bunda da en büyük rolü, vaktiyle Abdalân-ı Rum’un en kuvvetli temsilcisi HBV’nin yaşadığı Sulucakaraöyük (Hacıbektaş ilçesindeki) tekkesidir. Bektaşi geleneğinin ikinci önemli azizi olarak kabul edilen Abdal Musa da HBV gibi Alevi cemaatleri tarafından takdis edilir.<br />
<br />
Trakya’nın fethinde yararlı hizmetleriyle tarihe geçen Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan) Bektaşi tarikatını Balkanlar’da yayan üçüncü önemli isimdir. Bektaşi Ocaklarının en önemlilerinden olan Seyyid Ali Sultan, Velâyetnamesinde Horasan’dan gelip Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret etmiş, onayını aldıktan sonra Rumeli’yi fethe çıkan bir gazi-derviştir. Evrenosoğulları, Turahanoğulları, Malkoçoğlu, Timurtaş Paşa vd. fatih gazi aileleri bu ocakların etrafında gazalarına yön vermişlerdi.<br />
<br />
Taptuk Baba’nın tekkesine müdavimi Yunus Emre de, Ahi zaviyesine mensup Şeyh Edebali de uçlarda ilk Osmanlılar ile temas halinde olan aynı Müslümanlık anlayışına mensup Türkmen dervişleridir. Babaî, Yesevî, Rum Abdal’ı, Ahi veya hangi derviş tarikatına mensup olduklarını net olarak tespit etmek mümkün görünmüyorsa da ilk dönem gazi-dervişlere kabaca ‘ilk Bektaşiler’ demek yanlış olmasa gerektir.7<br />
<br />
Yunus Emre’nin (ö.1321) adı Vilayetnâme’de geçmesine rağmen, Yunus’un hiçbir şiirinde HBV’den bahsedilmemektedir. 15.yy.da yazan Aşıkpaşazâde de HBV’yi Baba İlyas’ın hareketiyle ilgili olduğunu belirtmesine rağmen tarikat kuracak düzeyde önemli bir şahsiyet olmadığını söyler. 16. veya 17. yy.da yaşadığı düşünülen ‘gerçek Karacaoğlan’ın şiirlerinde ise HBV’den ve Bektaşi neşesinden bahsedilmektedir. Bu süreç, HBV kültü etrafında teşekkül ettirilen Bektaşilik tarikatının 13. ve 14. yy.lardan çok sonra sistemleşip yayıldığını göstermektedir. Bu da Kızılbaş propagandalarının Anadolu’da ölümcül bir tehlike olmaya başladığı 15. ve 16. yy.lara denk gelmektedir. <br />
<br />
Bektaşilik denilen olgu, HBV dışında gelişmiş olabilirdi ve HBV başlarda sonradan edindiği kadar şöhret bir isim değildi. Zamanın siyasi ve sosyal konjonktüre bağlı olarak gelişen olaylar, mesela HBV’nin ilk Osmanlılarla sıkı ilişkileri ve Yeniçerilerle kurulan bağ, Şiî-Kızılbaş propagandalar vb. süreçler HBV’yi merkez-kaç çevre ile merkezi güç arasında bir denge durumuna getirmiş olmalıdır. Osmanlılar merkez-kaç güçlere karşı Yeniçeriliği merkezi bir güç olarak ihdas ederken, dini ve sosyal alanda heterodoks cemaatlere karşı en uygun araç olarak HBV ve Bektaşi tekkelerini kullanmıştır.<br />
<br />
Vilayetnâme HBV’yi Ahmed Yesevî’ye, onu da On İki İmama ve Hz. Ali’ye bağlamaktadır. Ancak Anadolu’da başından beri Ehl-i beyt sevgisi derindir. Bunu, 15.-16.yy.da kurumlaşan ve inançlarında Ehl-i beyt sevgisini esas alan Kızılbaş-Şiiliği ile karıştırmamak lazımdır. Zira Vilayetnâme’de hiçbir şekilde Şiî unsurların bahsi geçmez.<br />
<br />
Bektaşi Tarikatı Dönemi<br />
Halka dayalı bu öğretinin adap ve erkânının yeniden tespit ettirilip Bektaşilik tarikatı halinde Osmanlı hükümetince resmen tanınması, Şah İsmail’in Kızılbaş-Safevi Devletini kurduğu zamana denk gelmektedir. Şah İsmail’in halife ve dai’lerinin propagandaları Anadolu Türkmen muhitlerinde güçlü bir yankı buluyordu. Anadolu’da Osmanlı yönetimine karşı şiddetli isyanlar baş göstermeye başlamıştı. Öyle ki ilk büyük Kızılbaş ayaklanmasının lideri Şahkulu, Bursa surlarına kadar ulaşmış, İstanbul’a göz dikmişti. II. Bayezid döneminde doruk noktasına ulaşan Osmanlı karşıtı ve Safevi yanlısı toplumsal hareketlerin sosyo-politik ve dinsel derinliklerini çağdaş Osmanlı kaynaklarında görmek mümkündür.8<br />
Bu şartlar içerisinde II. Bayezid, 1501 yılında Bektaşi şeyhi Balım Sultan’ı (ö.1516) Rumeli’de Kızıldeli dergâhından alıp Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi postnişinliğine oturttu. Bugünkü şekliyle bilinen Bektaşilik, merkezi bir hiyerarşiye bağlandı ve kurumlaşmaya başladı. II. Bayezid, HBV dergâhının türbesini yaptırmış, bazı Osmanlı sultanları da bu tekkeyi koruyup gözetlemişlerdi. Ancak bu, Bektaşiliğin tamamen Osmanlı dini ve idari siyasetine karşı muhalefet etmediği anlamına gelmemelidir. Balkanlar’daki Alevileri, Şeyh Bedreddin örneğinde olduğu gibi, Türkmen nüfusunun etkili olduğu yerlerde fırsatını buldukları zaman isyana kalkışmaktan çekinmediler. Yeniçeri isyanlarının arkasında da hep Bektaşi Ocakları vardı. Bu yüzden 1826 yılında Vaka-i Hayriye ile Yeniçeriler imha edildiğinde Bektaşi dergâhları da kapatılmıştı.<br />
<br />
Kurumlaşma dönemi diyebileceğimiz Balım Sultan zamanında Bektaşilik, Hurufi ve Kızılbaş-Şiî tesirlerden etkilenmiştir. Hak-Muhammed-Ali yolu olarak tescil edilen öğreti ve On İki İmam kültü, Kerbela kültü, Tevella-teberra gibi öteki Kızılbaş-Şiî unsurlar da Bektaşiliğin esasları arasına girdi. Ancak bu unsurlar hulul, tenasüh, Mesih telakkisi gibi İslam öncesi uzantısı olan inançlarla birlikte girmiştir. Bununla birlikte tarikatın adap ve erkânı, dede-baba ve bunları temsil eden halifeler kısaca Bektaşi teşkilatı, bazı yeniliklerle birlikte bu dönemde kurumlaşmıştır. Balım Sultan’dan itibaren Hristiyan ruhban sınıflarına benzer mücerretlik (bekârlık) geleneği başlatıldıysa da bu, HBV’nin soyundan geldiğini öne süren Çelebiler (bel evladı) ile bunu reddeden ‘yol evladı’ babalar (yani mücerretler) olarak ikili bir bölünme başlattı.<br />
<br />
Bektaşilerin başlıca vasfı, yerli inanışları (kült) kolaylıkla benimsemesi, çevre ile uyum içinde olması, kısaca onun bir senkretizm, bir inançlar karışımı olmasıdır. Bektaşiler, bazı Hristiyan dini bayram ve öğelerini kendine mal etmiştir. Nitekim en tanınmışları Saint Georges gibi bazı Hristiyan azizler, Hızır kültü ile bütünleşerek Hıdrellez (Hızır İlyas Bayramı) kutlamaları adı altında Bektaşilerce kendilerine mal edilmişlerdir. Hasluck bunu ortak ziyaretler başlığı altında birçok örnekle ele almıştır.9<br />
<br />
Bununla birlikte Birge, Hasluck, Jakob. vb. yabancı araştırmacılar Bektaşilik’te önemli oranda Hristiyan unsurların varlığından söz ederler. Bektaşilerin Hak-Muhammed-Ali yolunu teslis, On iki İmam inancını İsa’nın On iki havarisi, dolu (bade) içmeyi, şarap-ekmek ritüeli, çerağ uyandırmayı mum yakma, Alevi köylerinde halen yaşayan yumurta geleneğini Paskalya, Düşkünlük kurumunu Aforoz vd. Cem ayinlerinde bazı ritüellerin, özellikle Balkanlarda, Hristiyan etkilerden kaynaklandığı öne sürülür. <br />
<br />
Kızılbaşlığın Kurumlaşması<br />
Bektaşilik gibi Kızılbaş inancının köklerinin Orta Asya ve İslam öncesi Türk inançlarına kadar geriye gittiği genel kabul görmüştür. Ancak Kızılbaş sufiliği, her şeyden önce merkezi Erdebil olan Şeyh Safiyüddin’in piri bulunduğu tarikattan neşet etmiştir. Başlangıçta Sünniliği konusunda ekseriyetin aynı fikirde olduğu Safevî tarikatı, Azerbaycan, Orta Asya, İran, Suriye ve Anadolu’da elit ve halk kitleleri arasında muazzam bir takipçi kitlesine sahipti. Tarikatın ana kaynağı Safvetu’s-Safa’ya göre de Şeyh Safi, Sünni’dir ve Pir-i Türk olarak anılır. Bu tarikatın Osmanlı başkentinde Emir Sultan, Somuncu Baba, Akşemseddin, Hacı Bayram-ı Veli vd. önemli temsilcileri vardı. Şeyh Safiyüddün (ö.1344), -o dönemde tasavvuf alanında mezhepten ne kadar bahsedilebilirse- Sünni dünya içinde yüksek prestijli bir imaja sahipti. Erdebil sufileri gittikleri her yerde üst düzey karşılanıyor, Erdebil Ocağı’na Osmanlı sarayı dâhil hükümet merkezlerinden nezir ve sadaka adı altında yardımlar yağıyordu.<br />
<br />
Ancak tarikat 15.yy. boyunca köklü bir değişim geçirdi. Kızılbaş davası, Erdebil’de 14. yy.da ortaya çıkan bu tarikatı önce devrimci-mehdici bir harekete, ardından İran’da iki buçuk asır hükmedecek Şiî-Kızılbaş bir devlete dönüştürdü. Kızılbaş kimliğinin toplumsal bir varlık ve bir inanç sistemi olarak kuruluşu esas olarak, 15. ve 16. yy.ın bir mirasıdır.10<br />
15.yy. ortalarında giderek artan Osmanlı merkeziyetçiliği ve göçebeleri dışlayan yeni nizamı karşısında Anadolu’nun Türkmen konar-göçerleri çareyi tam da o dönemde dönüşüm sürecine girmiş olan Safevî tarikatına sığınmakta bulmuşlardı. Rumeli’de HBV kültü etrafında yükselen pasif protestoya karşı 14. yy.ın sonunda Safevî liderliğinde birleşen muhalefet aktif bir şekilde gelişiyor, Alevi yazarların ifadesiyle Türkmenler, Osmanlı emperyalizmine meydan okuyordu.<br />
<br />
Alevilik (Kızılbaşlık) yerleşik düzeni reddedişi ile belirlenen dini bir olgu olduğu için başa geçen her yönetimin hışmına uğramıştır. Aynı zamanda cahil insanların kendi cemaatlerine ve inançlarına yabancı her unsura yönelttikleri iftira ve suçlamalar, Aleviler üzerinde toplumsal baskıyı da beraberinde getirmiştir. <br />
<br />
Türkleştirilmiş (evcilleştirilmiş) Türkmenlerle Osmanlı nizamını kabul etmemiş göçebe Türkmenler arasındaki makas gittikçe açılıyordu. Kızılbaş etkilerle de bu ayrılık siyasallaşıyordu. Melikoff’a göre Türkmen kelimesi, bir dönem Alevileri çağrıştırıyordu. Türkmenler Osmanlı’ya karşı önce Karamanoğullarının, sonra da Safevîlerin etrafında örgütlendiler. Karamanoğlu Tarihi müellifi Şikarî, Osman Bey’i soylu olmayan bir Yörük olarak nitelerken, Osmanlı’nın ocak erlerini (Erdebil sufileri) üzdüğünü yazar.11<br />
Kızılbaş tesirlerle dini bir nitelik kazanan Anadolu muhalefeti Osmanlı’nın emperyal gücüne karşı gerektiğinde silaha sarılmaktan çekinmedi. Türkmen inançlarında öteden beri mesiyanik (Mehdi bekleme) bir inanç vardı zaten. Osmanlı dayatmasından kendilerini kurtaracak bir kurtarıcıya ihtiyaç duydular. Bu söylemi Dadaloğlu’ndan Köroğlu’na Pir Sultan Abdal’dan takipçilerine, Anadolu’nun birçok âşık ve ozanının şiirlerinde görmek mümkündür. Bu kurtarıcı son tahlilde Şah İsmail (Şah) olacaktır.<br />
<br />
Töre temelli aşiret konfederasyonlarından şeriat temelli bürokratik imparatorluk düzenine geçilirken eski ve yeni düzenin aktörleri arasında sosyal çatışmadan daha öte amansız bir mücadele yaşanmıştır. Kızılbaş-Alevi kaynaklarının Muhammed-Ali yolu olarak ifade ettiği bu yorum esas itibarıyla Orta Çağ Anadolu’sunda zaten var olan Ali merkezli tasavvufi Müslümanlık pratiğinin devrimci-mehdici bir karaktere bürünmesi demekti.<br />
<br />
Dolayısıyla Kızılbaş davası 15.yy.ın ikinci yarısından itibaren Anadolu Türkmenleri arasında mayalanmıştı. Yükselmekte olan merkezi-bürokratik Osmanlı politikalarının Türkmenler üzerindeki olumsuz uygulamaları padişahlara karşı şiddetli bir tepki doğururken, Şaha karşı da aşırı bir sevgide kendini buluyordu. Dolayısıyla Alevi-Kızılbaşlık adı verilen bu yeni Türkmen inancı, bir yerde Osmanlı ve Safevî imparatorlukları arasındaki mücadelenin ideolojik unsurlarla süslenmiş bir sonucudur. Başka bir ifadeyle gittikçe güçlenen Osmanlı bürokratik-emperyal rejimi ile konar-göçer Türkmen dünyası arasında ihtilafın siyasallaşmasıdır. Bir tarafta politik örgütlenmesini bürokratik devlet modeline göre gerçekleştiren yerleşik ve kent merkezli yaşam tarzı, karşısında ise politik örgütlenmesini kabile modeline göre gerçekleştiren göçebe ve konar-göçer, kır eksenli yaşam tarzıdır. Daha temel bir izahla Kızılbaş kimliği ya da Osmanlı algısı içindeki Kızılbaş sapkınlığı, yerleşik değerlerle göçebe unsurlar arasında öteden beri var olan bu iki yaşam tarzı arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla birincisinde kitabi ve medrese çevresinde gelişen Sünni kalıplarla çerçevelenmiş bir İslam anlayışı; bunun karşısında ise sözlü geleneklere dayalı mistik ve görece hoşgörülü bir halk Müslümanlığı hâkimdir. <br />
<br />
15. ve 16. yy.larda Türkmen boyları, ilk Safeviler olan ve kırmızı başlıklar giyerek gaza faaliyetine başlayan Şeyh Cüneyd (ö.1460), oğlu Şeyh Haydar (ö.1488) ve nihayet Şah İsmail’e (ö.1524) mürit olmuşlardı. Bunun için onlara Kızılbaş deniyordu. Bu zümrelerin hoşnutsuzluğunun temelinde Osmanlı merkezi idaresinin onları büyük oranda göçebeliğe dayanan geleneksel yaşam tarzlarını bırakmaya zorlaması yatıyordu. Türkmenlerin İslam anlayışları ve kültürleri, yükselen Osmanlı eliti nezdinde kaba saba bulunup horlanıyordu. Sonuç olarak Türkmenler kurdukları devletin idarecileri tarafından dışlanıyor, kuruluş dönemlerinde olduğu gibi Osmanlı sultanlarında kendi lider prototiplerini göremiyorlardı.<br />
Türkmen dindarlığı, Safevi tarikatının öğretilerine ve toplumsal yapısına sızıyordu. Türkmen inancında sözlü kültürden dolayı mübalağa, coşkunluk ve sembolizm esastır; velayet ile ulûhiyet arasındaki çizgi yer yer belirsizleşiyordu. Safevî tarikatının müritleri olan Erdebil sufileri, Şeyh Cüneyd ve oğlu Haydar zamanında değişim ve dönüşüm geçirdi ve Sünnilik’ten ayrıldı. Türkmen dindarlığı her iki Erdebil şeyhi marifetiyle Safevi Sufiliği ile kaynaşıyordu. Kızılbaş sufileri, kendilerini, Muhammed-Ali yolu olarak adlandırmaktaydı. Erdebil sufilerinden ilk defa siyasi faaliyetlere başlayan ve Anadolu Türkmenlerini Şiî-Bâtınî öğretisini etrafında örgütleyen Şeyh Cüneyd olmuştur. Şeyh Cüneyd, Safevi sufi tarikatını Safevî hareketine dönüştürdü. Durumu müsait gördüğünde Anadolu ve Kuzey Suriye Türkmenleri arasında yaptığı yoğun propagandalarla tarikatın Bâtıni doktrini Gulat-Şia’ya doğru kayıyordu. Bu itikadî dönüşüme, siyasi hırslar eşlik etmiştir. Şeyh Haydar zamanda ise tarikatın mürit profili köklü bir değişim geçirerek, pasif sufilikten, gazi sufiliğe dönüşmüş, Sufiyân-ı Rum ilk defa Kızılbaş olarak nitelenmeye başlamıştı. Üstelik Akkoyunlu Türkmen padişahı Uzun Hasan’ın, sırasıyla, kız kardeşi ve kızıyla evlenen Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar böylelikle Oğuzların asil boylarından olan Bayındırlarla akrabalık tesis etmişlerdi. Şeyh Haydar 1488 yılında Akkoyunlu ordusuyla yaptığı bir savaşta öldüğünde, henüz bir yaşında olan oğlu Şah İsmail, Orta Çağ’ın iki meşruiyet kaynağı olan din ve soy açısından tartışılmaz bir prestije zaten sahipti. Kızılbaş davasına adanmış fanatik ve örgütlü bir mürit ordusunun içinde doğmuştu. Haydar’ın müritlerinin fanatizm ve kahramanlıkları ile Şah İsmail’in etrafında Orta Çağ tarihinin en büyük mistik hareketi toplanmıştı.<br />
<br />
Şah İsmail, Kızılbaş sufiliğinde On İki İmam Şiîliğine kesin bir dönüş yaparak Safevi hareketinden Kızılbaş-Şiî Safevi Devleti’ni kurdu (1502). Artık velayetle saltanat birleşmişti. İsmail, Kızılbaşlığın adap ve erkânını yeniden tesis ederken Şiî unsurları kullandı. On İki İmam Şiîliği devletin resmi mezhebi oldu. Ancak henüz Kızılbaş sufiliği rengini sürdürüyordu. Onun döneminin tasavvuf anlayışında vahdet-i vücut hâkim olduğundan Şah, artık Ali’dir. Şah İsmail’in coşkun ve sembolizmin yoğunlaştığı nefeslerinde bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Şah İsmail zamanında Safevîlik, Gulat Şia’ya dönüşür.<br />
<br />
Anadolu’da Osmanlı, Akkoyun ve Karakoyunlu Türkmen artıklarıyla birlikte Azerbaycan ve Kuzey Suriye Türkmenlerinden güçlü bir Kızılbaş (Alevi) ordu kuran Şah İsmail, dedesi Şeyh Cüneyd’ten beri süre gelen kısmen gizli propaganda ve faaliyetlerini hayata geçirmeyi başarmış güçlü mistik ve karizmatik bir şahsiyetti. Şah İsmail bizzat coşkun şiir ve mistik nefesleriyle Türkmenleri inancı etrafında motive ederken, Alevi-Kızılbaşlığın adap ve erkânı, doktrin ve ritüelleri, ibadet pratikleri onun zamanında tespit edilmiştir. Bu konulardaki buyruklardan ilki sayılan İmam Cafer buyruğu Şah İsmail zamanında yazılmıştır. Alevilik’te Cem ayinini ilk kez Şah İsmail’in sistemleştirdiği öne sürülür. Cem ayini ile Şamanların merasimleri arasında benzer noktalar çoktur. Çaldıran Savaşı’na kadar hiç mağlup olmayarak çok genç yaşta savaş meydanlarında elde ettiği zaferlerle Türkmen kitleleri üzerinde tartışmasız bir mevki kazanmıştı. Öyle ki Şah İsmail’in Türkmenler üzerinde elde ettiği itibar ve mevkie ne Şeyh Safiyüddin, ne Hacı Bektaş Veli ve ne de Yavuz Selim çıkabilmişti.<br />
<br />
Şah İsmail Şiîliği, On iki İmamlı bir Şiîlik gibi görünse de inançları aşırı Şiîliğin inançları olan ve temeli bu yeni müritlerinin ata dinlerine tamamen uygun düşen bir Şiîliği yaymaya koyuldu. Kızılbaş din, Safevî propaganda ile tanımlanabilen biçimini alacak Şiî bir İslami cilaya bürünecektir. Söz konusu olan Şiî bir İslamlık değil, daha çok Safevî propaganda ile Şiîleştirilmiş ve sufileştirilmiş Türkmen din anlayışı idi. <br />
<br />
Böylece Ehl-i beyt sevgisini esas alan Orta Çağ Anadolusu’nun tasavvufi halk dindarlığı bir kurtuluş davasına dönüştü. Bu dava konar-göçer Türkmenleri Şahları önünde çıplak göğüsleriyle, zırhsız savaş meydanına atan, Şah yolunda ölmeyi en büyük şeref sayan bir inanca yaslanıyordu. Anadolu Türkmenleri, Şahın hurucunu bekliyordu. Erzincan’a geldiğinde Türkmen obaları arasında coşkun dalgalanmalara sebep olmuş, öyle ki Dulkadir Türkmenleri’nden bir genç, düğününde gelini bırakarak Şah İsmail’e gidecek kadar bir aşk taşıyordu. Şahın çok geçmeden Osmanlı saltanatını yıkıp adaleti kuracağına inanan Türkmenler, harekete geçmek için bir işaret bekliyorlardı.<br />
<br />
Özetle, Kızılbaş-Aleviliği 15.yy.ın ortalarından itibaren Osmanlı düzeninde dışlanmaya başlayan Türkmenlerin ve onlara katılan az sayıda Kürt aşiretlerinin Osmanlı rejimiyle özdeşleşerek daralan ve katılaşan Sünni pratiğe karşı alternatif bir dindarlık modeli olarak Hz. Ali ve Ehl-i beyt merkezli mistik bir İslam yorumu olarak ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’da etkili olan mehdici inançların etkisi de önemlidir. Kızılbaş sufiliğinin ortaya çıkışında Osmanlı-Safevî siyasi rekabeti, dini, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla ideolojik bir seyir takip etmiştir.<br />
<br />
Şah’ın sadakat ordusu niteliğindeki Türkmenler (sufi gaziler) Şeyh Haydar’dan beri On iki İmam’ı temsilen On İki dilimli kızıl başlık (börk) giyiyorlardı. Osmanlı yöneticileri, rakipleri Şah’ın Kızılbaş ordusunun giydiği kırmızı başlıktan ayırt etmek için, bilinçli olarak, kendi kurduğu yeni ordusu Yeniçerilere ve Yörüklere, beyaz bir başlık (ak-börk) giydirmiştir.12 Vilayetnâme’ye göre Yeniçerilerin başlıkları, HBV’nin önerisidir. Anadolu’da Kızılbaşlık bir dönem üst kimlikti ve asalet kaynağıydı. Bunun sembolü de Türkmenlerin alamet-i farikası olan kırmızı başlık idi. Bunlar bir misyonla diğer Türkmenlerden ayrılmış oluyordu. <br />
<br />
Bu arada Anadolu’da Türkmenler Kızılırmak sınır olmak üzere zımni bir bölünmeye uğramıştı. Doğu’da Şah İsmail’in Kızılbaş-Şiî propagandalarının etkisindeki Türkmenler ile batısında Osmanlı’nın merkeziyetçi-bürokratik düzenine uyumlu Türkmenler yaşıyordu. Halil İnalcık ve Faruk Sümer gibi tarihçilere göre, Osmanlı uyruğu olan konar-göçer Türkmenler Yörük, Şah’ın etkisindeki, militan-mehdici göçebe unsurlar ise Türkmen adıyla anılmaya başlarlar.<br />
<br />
“Açın kapıları Şaha gidelim” diyerek Osmanlı zulmünden kaçma bahanesiyle kendilerine vaat edilen “cennet”e, (İran’a) göçen göçebe Türkmen zümreleri, yüzyıllardır devam eden bir sürecin aksi istikametinde oba oba tersine bir göç başlatmışlardı. Osmanlı yönetimi ise yükselen tehlikenin farkındaydı ve Şah’a giden obaların önünü almak için tüm yolları deniyordu. Osmanlı Devleti’nin Kızılbaş propagandalarına karşı aldığı nihai tedbir, tarihte Kızılbaş Seferi diye geçen İran seferi ve Çaldıran Savaşı’dır (1514). Kızılbaş Türkmenler, Çaldıran hezimetinden sonra gözden düştüler ve önemli bir kısmı geri dönmeye başladılar. Çaldıran’dan sonra Osmanlı topraklarında siyasi ve askeri potansiyelini tamamen kaybeden Kızılbaş kimliği, Alevi doktrin ve Ocak örgütlenmesi üzerine oturan bir köy dindarlığı olarak yeni bir forma büründü. Köprülü, bu dönem Alevileri’ni ‘Köy Bektaşileri’ olarak ifade etmişti. <br />
<br />
Yavuz Sultan Selim’den itibaren Doğu Anadolu sınırları Şiî etkiden büyük oranda temizlenmiş ve Şiî-İran’la yapılan savaşlar Anadolu sınırları dışında uzun süre devam etmiştir. Ancak Anadolu’da Kızılbaş-Alevi destekli Şahkulu, Şah Kalender, Celali vb. isyanlar bu sufi ve militan inancın tahrikleriyle çıkmıştır. Tüm bu siyasi ve sosyal çalkantılardan sonra Anadolu ve özellikle Balkanlar’da Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail’in mirasını da kendisiyle bağdaştırarak tüm zamanların en büyük velisi olacaktır. Kabaca Türk halk Müslümanlığı Hacı Bektaş Veli’den sorulacaktır. <br />
<br />
Ancak Şah İsmail’in Türkmenler arasındaki dini ve mistik nüfuzu hiçbir zaman sönmemiştir. Öyle ki onun nefes ve deyişleri okunmadan ne bir Cem yapılabilir ne de Kızılbaş Aleviliğinden bahsedilir. Anadolu ve Balkanlar’da tüm Cemler Şah İsmail’in nefes ve düvazdeleri ile başlar. Halen Şah Hatayî mahlasıyla yazdığı şiir ve coşkun nefesleri Alevi-Bektaşi Cemleri’nde okunmaya devam etmektedir. Cemler’de Hacı Bektaş Veli’nin sadece adı anılır, okunan bir nefesi yoktur, ancak Şah Hatayî’ye ait şiir ve nefesler çoktur. Cem’dekiler coşkunlukla Şah! Şah! (Allah! Allah!) diye Şah-ı Merdan Ali’yi zikrederler.<br />
Kızılbaş doktrinin kurumlaşmasıyla birlikte, İran’da Kızılbaş Türkmenler sistemin dışına itilmeye başlar. Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da devleti göçebe Türkmen aşiretler kurmuş, ama yerleşik kentliler yönetmiştir. Bürokratik yapı geliştikçe devletin kurucuları olan Kızılbaşlar merkezden dışlandı. Bu kaçınılmaz bir sonuçtu. <br />
<br />
Safevîler’de ordu, Türkmen aşiretlerinden, bürokrasi ve dini sınıf ise Farslılar’dan oluşmaya başladı. Şah İsmail’in ölümünden sonraki Şahlar döneminde İran’da Kızılbaş Sufiliği yerini, yavaş yavaş yeni devletin hukuk düzeni olarak Ortodoks On İki İmam Şiîliği’ne bırakacaktır. Ne İran’da ne Anadolu’da Türkmen Kızılbaşlar ve Sünniler yağ ve su gibi hiçbir zaman serbestçe karışmamıştı. Nihayet 17.yy.a gelindiğinde Kızılbaş sufiliği (iki yüzyıl önce Osmanlılarda olduğu gibi) bu defa Şiî-Safevî ulema (Şia fıkhı) tarafından sapkın ilan edilmişti.<br />
<br />
Bu süreç, farklı ve çatışma halinde iki zümre ortaya çıkarmıştı. ‘Kalem adamı’ olan yüksek kültürlü İranlı bürokratlar veya Tacikler için Kızılbaşlar, cahil ve savaştan başka bir şey bilmeyen, yaşam tarzları kaba saba, basit insanlardı. Safevî kaynaklar, Osmanlı kroniklerinde (ekserisi Kızılbaşları konu alan risaleler) olduğu gibi Anadolu’dan gelen Türkmenlerle ilgili aşağılayıcı kayıtlarla doludur.13<br />
<br />
Alevi-Bektaşi Ayırımı ve Aralarındaki Farklar<br />
14.yy. ve sonrasında iki farklı akım ortaya çıktı. Bir yandan Batı Anadolu’da tedrici olarak yerleşik hayat ve kent merkezlerine uyum sağlayan bir Türkmen grubu, öte yandan göçebe veya konar-göçer hayat tarzına öncülük etmiş, Orta ve Doğu Anadolu kırsalında kalmış olanları görürüz. İlk grup tekkelerde bir araya gelmiş ve Bektaşi tarikatı şemsiyesi altında birleşmişken ikinci grubu İran tesirinde kalmış Kızılbaşlar oluşturur. Fuat Köprülü, daha sonra Alevi olarak anılacak ikincisini Köy Bektaşileri olarak adlandırdı. Bunun nedeni bunların inanç ve pratiklerinin Bektaşilere göre daha ilkel ve kaba oluşlarıdır. Belli bir adap ve hiyerarşisi yoktur. Bu iki grubun tarihsel gelişimine bakıldığında Bektaşiler Balkanlar’dan ve dolayısıyla Hristiyanlar’dan daha çok etkilenirken, Aleviler ise yaşadıkları coğrafya gereği kültürel etkileşim içerisinde bulundukları Ortadoğu’da İsmailî öğretilerden, Kürtler’den, Zazalar’dan, Ermeniler’den, Yezidiler’den vd. farklı etnik ve inanç çevrelerinden etkilendikleri görülür.14 Alevilik, nispeten daha heterojen bir yapı sergiler.<br />
<br />
Kızılbaşlar (Alevilik), Osmanlı topraklarında en yaygın halk tarikatı haline gelen Bektaşilikle sıkı ilişkiler içerisindeydiler. Bunlar birbirinden ayrılamazdı; çünkü her iki zümre de ortak sosyal tabandan gelmekte ve halk İslamlığı olgusuna dayanmaktadır. Bunlar daha kurumlaşmadan önce, Gök Tanrı inancı, veli kültü, tabiat kültü gibi İslam öncesi inançlar ile Ehl-i beyt sevgisi gibi İslam cilasıyla renklendirilmiş Türkmen dindarlığına dayanan ortak inançlar taşıyorlardı. Her iki zümre de Babaîler isyanını doğuran siyasi ve sosyo-iktisadi şartların oluşturduğu ortak bir çevreden gelir. 15.yy.a gelindiğinde Anadolu’nun siyasi tarihiyle birlikte gelişen dini ve toplumsal olaylar, batısında HBV, doğusunda ise Şah İsmail gibi iki önemli aktörü ön plana çıkardı. Her iki aktörün temsilcilerinin kullandıkları inanç doneleri (kısmen Sünni-kısmen Şiî) ve enstrümanları (yerleşik düzen-göçebe gelenek) farklı olsa da ve bazen farklı cephelerde karşı karşıya gelseler de her iki zümreyi bir araya getiren ortak değerler ve hedefler vardı. Gelişen siyasi olaylar muvacehesinde Osmanlı’yı arkasına alan HBV cephesi, zaman içerisinde Şah İsmail’in güçlü karizmasını ve mistik gücünü pasifize ederek özümsemiş ve son tahlilde Şah’ın yerini HBV almıştır. Eski Gök Tengri inancının yerini de İslam’la cilalanmış Ali kültü aldı.<br />
<br />
Artık her iki topluluk da HBV’ye inanıyorlardı. Dogma ve inançları da örtüşüyordu. Aralarındaki temel fark sosyal ayırımdır; Alevilerle Bektaşiler arasında öz farkı değil şekil farkı vardır. Her iki zümre temelde sözlü edebiyata dayanır. Ancak bu, coşkun, mistik yönü zengin bir halk edebiyatıdır. Şah Hatayî’den Pir Sultan Abdal’a HBV’den Abdal Musa’ya nefes ve şiirleri önceleri ağızdan ağza yayıldığı için bunların tespitlerini (edisyon krtiği) yapmak çok güçtür. Öyle ki Anadolu’da onlarca Şah Hatayî’den, Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan’dan Yunus Emre’den bahsetmek mümkündür. Hepsinin ortak dili Türkçe’dir. Dolayısıyla Bektaşîlik bir Türklük olgusudur. Anadolu ve Balkanlar’da tüm Kürt Aleviler de merasimlerini Türkçe yaparlar, nefesler Türkçe okunur. Bu anlamda Alevi-Bektaşiler ‘gerçek Türk Müslüman bizleriz’ derken Türkiye’deki ‘Arap ve Emevi Müslümanlığına’ göndermede bulunurlar.<br />
<br />
Bektaşiliğin, Alevilerce temsil edilen halka dayalı biçimlenişi için de olduğu gibi, halka dayalı bu Türkçe öğretinin yanında halktan ayrı düşmüş okuyup yazan kentli bir kolu da vardır. Kızılbaşlar kırsal bir çevrede halk temelli özü korurken, Bektaşiler kentlere yığılarak kurumlaşmış bir tarikat oldular. Bu sosyal farklılık giderek biri okumuş diğeri hemen hemen köylü kalacak olan iki zümrenin ayrılışına yol açtı. ‘Her Kızılbaş Bektaşî’dir; ama her Bektaşi Kızılbaş değildir’ ortak görüşü buradan kaynaklanmaktadır.15 Böylece Bektaşilik deyimi Alevilik adından daha çok kullanılır olmuştur. Aleviliğe, köy Bektaşiliği denilmesinde, haddizatında Bektaşiliği daha formal ve rasyonel göstermekle birlikte, Alevileri Bektaşilere bağlama amacı güdülmektedir.<br />
<br />
Bektaşilik, merkezine insanı alarak hümanist felsefesi ile çevresine uyum sağlamış, Yunus Emre’nin HBV ile karışan şiirlerinde ‘yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü’ sözünde anlamını bulan bir ‘sevgi dini’ vaaz ediyordu. Dini, mezhebi, etnisitesi ne olursa olsun ayırım yapmadan ‘tüm insanlar birdir, insan Tanrı’nın özünden yaratılmıştır’ vs. felsefi-mistik bir vahdet neşesi etrafında gelişmiş bir tarikat ortaya çıkarılmıştır. Bu evrimde Bektaşi dervişlerinin İslam’ı henüz yeterince benimsememiş halk kitlelerine eğitici bir rol oynamasının rolü olmalıdır. Ö.L.Barkan’ın meşhur eseri “Kolonizatör Türk Dervişleri”nde anlatıldığı gibi, Balkanlarda devlet destekli Bektaşi tekkeleri, bir ağ gibi yayılırken, müdavimleri arasında Hristiyan unsurlar da vardı. Bektaşi tarikatına üye olmak için soy ve Müslümanlık şartı aranmazdı. Kadın ve erkeklerin bir arada toplandığı tekkelerde organize edilen sazlı-sözlü-semahlı ayinler, her sınıftan insanların ilgisini çekiyordu.<br />
<br />
Alevilik ise temelde halk inanışına dayanmasına ve İslam’ın tasavvufi bir yorumu olarak benimsenmesine rağmen eskiden beri siyasallaşmış ve siyasi bir yan anlam kazanmış görünüyor. Bektaşi felsefesinden ayrı olarak aşırı siyasallaşmış ve marjinalleşen günümüz Aleviliği, çeşitli gruplara ayrılmış dağınık bir görünüm arz etmektedir. Geçmişteki acıları sürekli gündemde tutup mevcut düzeni sorgulamayı inançlarının merkezine almışlardır. Üstelik Avrupa’da yaşayan birçok Alevi cemaati arasında Ali’siz Alevilik gibi Alevi-Bektaşi felsefesiyle taban tabana zıt farklı bir Alevilik dininden söz edilmektedir. Alevi Dede’lerinin karşı çıkmasına rağmen yeni kuşak Aleviler, değişen sosyo-ekonomik ve siyasi değişimlere paralel olarak, Anadolu’da geçim sıkıntısı çeken akrabalarını etkilemektedirler. <br />
<br />
Kentlerde bulunan Bektaşi tekkelerine okumuş insanlar gelmektedir. Alevilerde ise yalnızca halkla temasa geçilmektedir. Bektaşiler, okumuş kentli zümrelerden aydın, liberal düşünceli, merkezi hiyerarşik bir tarikat olurken Aleviliğin dağınıklığı ve taşrada kalmaları, üstelik İttihat-Terakki’den beri Bektaşilerin hükümetle yakınlığı Alevilerle arasındaki ayrılığı büyütmüştür. 1826’ya kadar hiçbir zaman meşruiyet sorunu yaşamadılar. 1826 yılında Yeniçerilikle birlikte Bektaşiliğin de kaldırılması Bektaşiliği yer altına itmiş, bu da Alevilikle arasındaki mesafeyi derinleştirmiştir. Zaman geçtikçe şehir Bektaşileri ile halk kitlelerinin Alevileri arasında adap-erkan ve tasavvufa bakış açıları arasındaki pürüzler Alevi Dede ve Bektaşi Dede-Babaların bir araya gelerek giderilmeye çalıştığı gözlense de iki marjinal zümrenin Sünni düzen karşında ortak bir duruş sergiledikleri söylenemez.<br />
<br />
Aleviler tarihte, Safevî taraftarlığı anlamında daha çok Kızılbaş adı ile anıldılar. Ancak buna rafizi, zındık, mülhit, asi anlamlar da yüklenmişti. İttihat ve Terakki döneminden itibaren, aşırı horlayıcı bir anlam yüklenen Kızılbaş deyimi yerine Alevi adı kullanılmaya başlanmıştır. Kendilerini de bu adla andılar. Maraş gibi bazı bölgelerde Kürt Alevilerden dolayı, Kürtlerin çoğu Sünni olmasına rağmen, Alevi olarak anılır.<br />
<br />
Bir yardımlaşma ve dayanışma müessesi olan ‘musahiplik’ yani ‘ahret kardeşliği’ Alevilikte çok önemli olmasına rağmen Bektaşilikte mücerretlik esas olduğu ve soya dayanmadığı için musahiplik yerleşmemiştir. Normalde Alevilerde musahipsiz Ceme girilmez. Ancak değişen sosyo-ekonomik şartlar ile bu müessese, Dede’lerin Cem yapabilmesi ve geleneği sürdürmesi için sembolik bir formaliteden öteye gitmez. Yine de Alevilik, Ocak sistemine dönüştürülen aşiret yapılanması ile Bektaşiliğe göre daha kapalı bir toplum kimliği benimsedi. Bektaşilik ise, mahalli inançlardan özümsenen unsurlar dışında Ahilikteki bazı ustalığa geçiş merasimleri, Hurufilikteki harflerin sembolik değerleri, Bektaşi ikonografisi denilen bir sanat dalını doğurması gibi açık ve senkretik bir yapı sergiler. Bu etkiler Bektaşi mozaiğini zenginleştirmiştir. Aleviler ise politize olmaktan öte gidemediler.<br />
16.yy.da Kızılbaşlık akımı Bektaşiliğe sızan son öğe oldu. Merasimler Kızılbaş usullerden derinden etkilendi. Anadolu’daki heterodoks zümrelere hayat alanı oluşturan ve kurumlaşmış bir tarikat olan Bektaşiliğin yapısına giren Alevi öğeler, Safevî propagandaları sayesinde belirginleşen unsurlarla İslamlık içinde yer bulacaktır. Kızılbaş aracılığıyla Şiî unsurlar da Bektaşiliğe sızdı ve mozaikleşen öğretisi ve merasimleriyle Bektaşilik tamamen marjinalleşti.<br />
<br />
On İki İmam saygısı (esaslı bir On İki İmam Şiîliği söz konusu olmamasına rağmen), Ehl-i beyt sevgisi, Kerbela kültü, Hızır kültü, tevella ve teberra, Cemlerde Yezid ve Şimr’e lanet, Muharrem matemi, Hüseyin ve Kerbela şehitlerine ağıtlar (Hüseyniler) vs. hep Safevîlerden kalma sembolik değerlerdir. Kızılbaş-Alevilerin son tahlilde kendilerini Caferiye mezhebinden göstermeleri bu düşünceden kaynaklanmaktaysa da Alevi-Bektaşilerin gerek İran ve gerek Türkiye Ortodoksisinden etkilenerek (ya da çekinerek) kendilerini Caferî olarak andıkları anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Başlıca Alevi-Bektaşi ibadeti olan Cem ayininde Kızılbaş etki tamamen hâkim oldu. Kent merkezlerinde Bektaşi tekkelerinde her Cuma gecesi Cem yapılırdı. Alevilerde ise Dede geldiği zaman bazen yılda bir kez Cem yapılabilirdi. Her Dede, en azından (genelde işlerin bittiği Kış aylarında) yılda bir kez taliplerini ve kendisine bağlı köyleri gezmek durumundadır. Bu Cemler, töre hukuku gereği, problemlerin çözümü için de yapıldığından, bazen çok uzun sürebilirdi.<br />
<br />
Alevi-Bektaşi Entegrasyonu<br />
Babaîler isyanının kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra HBV, mesiyanik ve ihtilalci yapısını gizleyip mistik yönüyle ön plana çıkarak Abdalân-ı Rum çatısı altında toplanan müritleriyle faaliyetlerini sürdürmüştür. Kızılbaşlığın Anadolu’da zuhurundan sonra 16.yy.da başlayan Osmanlı-İran savaşları sürgit devam ediyor ve bunu Anadolu’da baş gösteren Kızılbaş isyanlar takip ediyordu. Osmanlı yönetimi bu isyan ve propagandalara karşı sosyal tabanda HBV kültü ve Bektaşi tarikatını destekleyerek cevap veriyordu. Bu süreç, Şiî-Kızılbaş unsurların Bektaşilik içerisine sızmasıyla sonuçlandı. Şah İsmail’in mirasını da kendi potasında eriten Bektaşi senkretizmi, Şah’ın Alevi doktrinini aynı minval üzere ibadet pratiklerinde mistik boyutta yaşatmayı sürdürmüştür.<br />
<br />
Şah propagandalarının etki alanına giren Türkmenler üzerinde sürdürülen Osmanlı siyasi, dini ve sosyal baskıları, ihtilalci Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin mütemadiyen Balkanlara, Ege ve Akdeniz adalarına göç ettirilmeleri, Çaldıran Savaşı öncesinde Anadolu’da 40 bin Alevi’nin katledilmesi ve Alevi elebaşlarının tedibi, nihayet yenilmez sanılan Şah İsmail’in Çaldıran’da hezimete uğraması Anadolu Türkmenleri arasında Şah İsmail’in karizmasını ciddi şekilde sarsmıştır. Bektaşi Yeniçeriler ve Yörükler Osmanlı ordusunda İran içlerine kadar uzanan bir sefere cıkmışlar ve Çaldıran’da Şah’a karşı savaşmaktan çekinmemişlerdi. Buna rağmen Şah’ın Türkmenler arasında halen büyük nüfuzu vardı. Alevi âşık-ozanların sözlü edebiyatında Şah yaşamaya devam ediyordu. Osmanlı siyasetinin ön plana çıkardığı HBV ve Bektaşi senkretizmi, Şah kültünü ve Kızılbaş-Şiî unsurları bünyesine alarak uzlaşırken 16.yy.dan sonra yavaş yavaş Alevi-Bektaşi entegrasyonu gerçekleşmiş oluyordu. Hacı Bektaş Veli, Şah’ın yerini alırken Şah İsmail’in adı ve öğretisi Cem’lerde anılıyor ve yaşatılıyordu. Bektaşilik inanç ve ibadet bakımından, hemen hemen aynıdır, Cemlerde aynı nefesler okunur. <br />
<br />
15. ve 16. yy., gelişen siyasi ve sosyal olaylarla HBV ve Bektaşiliğin Osmanlı yönetim mekanizmasına irca edildiği dönemdir aynı zamanda. Osmanlı nizamı ile Kızılbaşlar arasında aracı rolünü Bektaşi tarikatı üstlendi. Osmanlı sultanları belirli zamanlar HBV’nin türbesine hep ilgi göstermiştir. II.Bayezid tarafından onarılan türbesi ve zenginleştirilen tarikatı, muhtemelen İran etkisindeki Kızılbaş Türkmenlerini merkezin denetimi altına toplamak ve yönlendirmek için kullanılmıştı. Kızılbaşların aykırılıkları yavaş yavaş Bektaşilik senkretizmine sızmayı başarmıştır. Hz. Ali kültü, Kerbela şehitlerine ve Ehl-i beyte duyulan derin saygı elverişli bir zemin hazırlıyordu. Bu kavramları ilk Safevîler propagandalarında epeyce kullanmışlardı.<br />
<br />
Osmanlı’nın, Kızılbaşları, Bektaşi Babaları vasıtasıyla Türkleştirmeye (yerleşik düzene) çalıştığı kabul edilir. Diğer heterodoks tarikatlar gibi Kızılbaşlar da Bektaşilik şemsiyesi altında toplanıp sisteme entegre edilmesi teşvik edilmişse de bunun yüzyılları aldığı anlaşılmaktadır. Bu da planlı bir projeden ziyade Anadolu’nun İslamlaşma sürecinin gelişimi, Osmanlı-İran savaşları ve buna paralel olarak Osmanlı merkezi-ortodoksi Müslümanlık anlayışının devletin temel siyaseti haline getirilmesiyle ilgilidir. Kaldı ki devletin Bektaşi Dede-Babalarına gösterdiği hoşgörü hiçbir zaman sınırsız değildi.<br />
Bektaş Veli’nin ne zaman Hacı olduğu bilinmese de Bektaşilik, Kızılbaşlık dahil Anadolu’dan Balkanlara yayılmış muazzam tekkeler ağı ile tüm heterodoks tarikatları bünyesine alıp Alevi-Bektaşi entegrasyonu sağlanmıştır. Bundan sonra HBV, Anadolu’nun tartışılmaz en büyük velisi olurken, Bektaşilik de tartışılmaz en büyük Türk tarikatı olmuştur. Sahip olduğu meşruiyet kalkanı bir yana, en büyük halk kitlesine sahip bu Türkmen tarikatın, dar medrese muhitleri dışında Sünniliği tartışılmazken, Bektaş Veli’nin ‘Hacı’ olması da gayet doğaldır.<br />
<br />
Bununla birlikte, Hacı Bektaş tekkesi merkezli bir hiyerarşi etrafında örgütlenme sağlanırken Bektaşilikle entegre olan Alevilerin Şah’la bağları koparılmak istenmişse de teorikte bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bir zamanlar Erdebil ocağıyla bağları koparılan Kızılbaş sufilerin Çaldıran hezimetinden sonra İran’daki Şah ve onların Anadolu’daki halifeleri ile bağları koparılınca Kızılbaş-Alevi tarihinin bu son evresinde dini-toplumsal yapının ana taşıyıcısı olan Alevi Ocakları ortaya çıtı. Bektaşilerin tekkelerine karşı ekserisi kırsalda yaşayan Alevi toplulukları bu Ocak sistemi etrafında örgütlenerek asimilasyona karşı kapalı bir toplum halinde varlığını bugüne kadar sürdürebilmiştir. Hacı Bektaş Tekkesini mürşit ocağı telakki etmelerine rağmen Aleviler, bağlı oldukları Ocak ve Ocak-zade Dede’lerin talipleri olmayı sürdürdüler. Ocak-zade Dede ise en az yılda bir kez taliplerinin yaşadığı yöreleri gezmek zorundadır. Bu Dedelerin karizması, soydan ve seyit olmalarından geliyordu.<br />
<br />
Osmanlı yönetimi Kızılbaşları Bektaşi dergâhına bağlamak isterken, bir yere kadar hedefine ulaşmış olabilir ancak Alevi-Kızılbaş unsurlar da Bektaşiliğe sızmıştı. Bektaşiliğin hoşgörülü ve devletle barışık yönünü dumura uğratarak ilk başlardaki gibi mehdici ve devrimci bir yapı aşılamıştır. Alevi-Bektaşi birlikteliği 2-3 asrı alan bir sürecin ürünü olmalıdır. Bu entegrasyondan sonra Aleviliğin Muhammed-Ali Yolu, aralarında belirgin bir farkın olmadığı ‘Hak-Muhammed-Ali Yolu şeklinde üçlü bir sisteme dönüşür. Bâtıni bir yorum olan vahdet felsefesiyle bakıldığında üçü de ‘bir’dir.<br />
<br />
HBV kültü ile ilgili kolektif hafızanın ürünü olan Vilayetnâme’nin 15. yy.ın konjonktürel etkisi altında (Sünni çevrede) yazıya geçirilmesi16, HBV’e atfedilen Arapça Makalat, Besmele Şerhi gibi Sünni fıkhı ders veren eserler Şiî-Kızılbaş propagandaların Anadolu’nun siyasi ve sosyal nizamına karşı ciddi tehditlere sebep olmaya başladığı bu dönemde ortaya çıkarılmıştır. Aşıkpaşazâde’de Şeyh Edebali’ye biçilen rol, Vilayetnâme’de HBV’e verilmiştir. Vilayetnâme’deki rivayetlerin önemli bir bölümü de ‘resmi tarih’ dersi vermektedir!... Vilâyetnâme, HBV’yi, Osmanlı hâkimiyetini onaylayan ve destekleyen bir Veli olarak gösterir. Hacı Bektaş Veli’nin Osman Beye kılıç kuşatması, Yeniçeri Teşkilatı’nın manevi piri olması vs. gelişmeler Bektaşi tarikatının resmen kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu gelişmeleri, Kızılbaş-Alevi nüfuzuna karşı alınmış tedbirler olarak görmek mümkün.<br />
<br />
Bektaşi tarikatı, çok geçmeden henüz yüzeysel ve iyi özümsenmemiş bir Müslümanlık yaşayan halk kitlelerini ve bilhassa Kızılbaş propagandalarına karşı Türkmenleri, yönetimin gözetimi altında kurumlaştırma ve yönlendirme görevini üzerine almak zorunda kalmıştır. Kızılbaşlığın İslam dışı etkilerinde kalmış halk kitlelerini Anadolu’da Halk İslamı diye nitelendirilen her türlü aşırılıktan uzak ve hoşgörülü bir Müslümanlığa çekmek ve onları tarikata katmak üzere Sultandan gelen yetkiyle donanmış bir aracı idi.<br />
<br />
Bu kez eğitici dervişler kendilerini yabancı ülkeler yerine atalarının dinlerini ve batıl inançlarını korumakta olan Kızılbaş kardeşleri arasında bulunca kılıç tersine çevrildi. Zemini uygun bulan fanatik Kızılbaş öğeler serbest düşünceli Bektaşiliğe sızınca, aynı sosyal tabandan gelen Alevi-Bektaşi zümreler marjinal ve devrimci bir tarikat haline dönüştü. Yesevî geleneği ile Orta Asya’ya ulaşan Bektaşilik Anadolu’da heterodoks ve marjinal değil başkaldırıcı görünecek derecede çığırından çıktı. Bundan böyle Bektaşilik günümüze kadar gelen biçimiyle ‘Alevi-Bektaşi’ adıyla anılır oldu.17<br />
<br />
Sonuç<br />
Kızılbaşlık ve Bektaşîlik kurumlaşmadan önce Anadolu’da popüler sufilikle renkli ve coşkun bir halk İslamı yaşanıyordu. Ahmed Yesevî’den beri devam edegelen, merkezini tekkelerin oluşturduğu bu Türkmen dindarlığı Şamanist zamanların Anadolu’daki devamı olan evliya kültü etrafında geliştiği için Türkmen dede-babalarına şiddetle bağlıydılar. Bunlar Baba İlyas’a ‘Baba Resul’ diyecek kadar İslami bilgilerden yoksun insanlardı. Dolayısıyla İlk Bektaşiler adı altında ele aldığımız Babaî, Yesevî, Abdal vs. zümrelerin Sünnilik konusunda bir kaygıları mevzubahis olmayacağı gibi, Sünnilik veya kitabi İslam düşmanı olarak da nitelendirilemezler. Bu zümrelerin isyanı, aşiret hayatını ve buna bağlı olarak yaşadıkları dini ve sosyal nizama karşı yerleşik siyasi nizamını dayatmaya çalışan otoriteye idi. <br />
<br />
Ne Kızılbaşlıktan önceki derviş tarikatı olan Safevîlik ve ne de Bektaşîlik tamamen heterodoks (gayri Sünni) olmadığı gibi asla bugünkü gibi Sünni bir Müslümanlık da söz konusu değildi.<br />
<br />
<br />
Alevi-Bektaşi senkretizmi ya da entegrasyonu bir anda doğmuş değildir. Yüzyılları aşan bir süreçte siyasi, iktisadi, sosyal ve dini çeşitli evrelerden geçerek ortaya çıkmıştır. Bu birliktelik, çok basit bir ifadeyle coğrafi ve sosyal şartların oluşturduğu zorunlu bir birlikteliğe benzer. Çünkü her iki zümre ortak bir sosyal tabandan gelmekle birlikte hiçbir zaman homojen bir toplumsal yapı oluşturamadılar. Ancak bunların Müslüman bir toplum içerisinde yaşadıkları unutulmamalıdır. İçerisinde Alevi inançlar dâhil değişik unsurların karıştığı bir mozaik görünümü taşır. <br />
<br />
Bu Bektaşi senkretizminin en önemli harcı tasavvuftur. Ahmed Yesevi’den beri tüm mistik dinlerden bir şeyler alan Bektaşilik’te İnsan-ı kâmil olmak ve Hak’ka ulaşmak için dört kapı-kırk makamdan, şeriat-tarikat-marifet-hakikat aşamalarından geçmek gerektir. Anadolu’da etkili olan vahdet-i vücut tasavvuf anlayışı, Bektaşilikte panteizme kaçar. Alevi-Bektaşilerin başlıca ahlak dogmaları olan ‘eline beline diline sahip ol’ ahlaki prensibi de Ahilikten Bektaşiliğe geçmiştir.<br />
<br />
Bektaşilik de Türk halk inançlarından kaynaklanmasına rağmen günümüzde eski Türk inançlarını daha çok Aleviler korumaktadırlar. Cemlerde mesela Balkanlardaki Bektaşi cemlerinde alkol (dolu) alma, On İki hizmet anlayışı vs. ritüellerinde, Hızır kültü, Nevruz kutlamaları gibi bazı geleneklerde farklılıklar göze çarpmakla birlikte aynı nefesler okunur, aynı semah yapılır.<br />
<br />
Alevi-Bektaşiler, ne bir ortak mezhep ne de ortak bir tarikattır; bir mozaik gibi birbirine karışmış bazen çok eskiye dayalı farklı unsurlardan oluşma, bazen de Hristiyanlık gibi, bulundukları çevredeki farklı dinlerden edindikleri inanç tortularının harmanlandığı bir inanç sistemidir. Bu inanç sistemi başlı başına bir din olmaktan ziyade Caferi olduklarını iddia ettikleri bir mezhep de değildir. İslam’ı batınî bir yorumla yaşayıp, inançlarını sır perdesi altına gizleseler de görünen tek gerçek, Türkçeyi ve öz Türk kültürünü günümüze taşımak gibi bir misyon yüklenmiş olmalarıdır. Kürt Aleviler dahi Türk diliyle Cem yaparlar ve Horasanlı olduklarından övgüyle bahsederler. Farklı coğrafyalarda farklı yorumlarıyla karşılaştığımız bu inanç mensuplarının teolojisini yazmaya çalışanların ortak sorunu olan ‘gerçek Alevilik yazılmaz ancak yaşanır’ sözü, Bektaşiler için de söylenebilir. Sabit bir sisteme indirgenemeyecek derecede karmaşık bu inançlar halitasını Alevi-Bektaşi senkretizmi adı altında tarif ve tespit yoluna gidilmiştir. Özelde Alevi dedeleri ile Bektaşi babaları ve tüzelde bunların mensup oldukları birçok Alevi Dernekleri ve Cem Vakfı arasında bir türlü sonuçlandırılamayan tartışmalar, gelenekten gelen akademisyenlerin bile sabit bir inanç sistemi ortaya koyamamaları, durumu tespitten ziyade daha da kronikleştirmiştir.<br />
<br />
Tarihsel sürece bakıldığında Alevi-Bektaşi entegrasyonunu, seçime giden siyasilerin mevsimlik ittifakına benzetmek mümkün. Zira gerek gelenekten gelen okur-yazar sınıfı ve gerekse baba ve dedelerin hali hazırda üzerinde ittifak etikleri tek nokta, eskiden beri devam ede gelen yerleşik ve mevcut siyasi (bozuk) düzene karşı güttükleri muhalefet. Bu kronik muhalefetin, Hasan Sabbah’ın İsmailî öğretisinde, evrenin son döngüsünde adaleti kurması için beklenen Mehdi (On ikinci İmam) gelene kadar devam edeceğe benziyor...<br />
<br />
<a href="https://www.beyaztarih.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.beyaztarih.com/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[''Eline, diline, beline sahip ol.'']]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-eline-diline-beline-sahip-ol.html</link>
			<pubDate>Wed, 20 Mar 2019 15:52:44 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-eline-diline-beline-sahip-ol.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Eline, diline, beline sahip ol.''<br />
Hacı Bektaş Veli</span><br />
<br />
Biz hep bu sözün tasavvufi yönünü biliriz. Bu sözün birde Milli-Ulusal yönü vardır. Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli bize hem bireysel anlamda hemde ulusal anlamda iki yönden seslenmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tasavvufi yönü:</span><br />
Eline sahip ol: Hırsızlık yapma, çalma, çırpma, çalış alın terin ile kazan.<br />
Diline sahip ol: Kötü söz söyleme, yalan konuşma, iftira atma, kalp kırma, üzme.<br />
Beline sahip ol: Kimsenin namusuna göz koyma.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Milli-Ulusal yönü:</span><br />
Eline sahip ol: Vatanına, toprağına, bayrağına sahip çık, koru.<br />
Diline sahip ol: Türkçeni koru, diline sahip çık, yaşat.<br />
Beline sahip ol: Soyunu, sopunu, gelecek nesillerini koru. Atanı bil ve tanı.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Eline, diline, beline sahip ol.''<br />
Hacı Bektaş Veli</span><br />
<br />
Biz hep bu sözün tasavvufi yönünü biliriz. Bu sözün birde Milli-Ulusal yönü vardır. Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli bize hem bireysel anlamda hemde ulusal anlamda iki yönden seslenmiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tasavvufi yönü:</span><br />
Eline sahip ol: Hırsızlık yapma, çalma, çırpma, çalış alın terin ile kazan.<br />
Diline sahip ol: Kötü söz söyleme, yalan konuşma, iftira atma, kalp kırma, üzme.<br />
Beline sahip ol: Kimsenin namusuna göz koyma.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Milli-Ulusal yönü:</span><br />
Eline sahip ol: Vatanına, toprağına, bayrağına sahip çık, koru.<br />
Diline sahip ol: Türkçeni koru, diline sahip çık, yaşat.<br />
Beline sahip ol: Soyunu, sopunu, gelecek nesillerini koru. Atanı bil ve tanı.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["zülcenah"]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-zulcenah.html</link>
			<pubDate>Wed, 06 Mar 2019 23:42:40 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-zulcenah.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zülcenah;</span> Kanatlı anlamına gelir. <br />
Hz.İmam Hüseyin'in (a.s) atıdır. Uçuyormuşcasına çok süratlı koştuğu için kanatlı anlamına gelen Zülcenah isimini bu yüzden almıştır. <br />
Zülcenah, İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetinden sonra etrafında dönerek onu korumaya çalışıyordu. <br />
Hatta onun bu çabaları sırasında düşman ordusundan birkaç kişi de ölmüştür.<br />
<br />
Hz. İmam Hüseyin son ana kadar Zülcenah'ın üzerinde savaşmış ve son demlerinde atından yere düşmüştü Zülcenah, yere düşen İmam'ın kanına başını sürdükten sonra (adeta şahadet haberini çadırlara ulaştırmak istercesine) hazin bir edayla kişneyerek çadırlara doğru koşmaya başladı. <br />
Onu kan revan içinde gören kadınlar, İmam Hüseyin'in şehit olduğuna anlayıp gözyaşlarına boğuldular.<br />
<br />
Kaynaklarda Hz İmam Hüseyin'in şehadetinden sonra Zülcenah'ın çadırlara doğru koştuğu, kendisini Fırat'ın sularına bıraktığı ve gözlerden kaybolduğu yazılmıştır.<br />
<br />
Zülcenah'ın, İmam Hüseyin'in Şehadetinin ardından Şöyle seslediği rivayet edilmiştir;<br />
Peygamber kızının oğlunu öldüren Ümmetten elbet bu zulmün hesabı sorulacak..<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zülcenah;</span> Kanatlı anlamına gelir. <br />
Hz.İmam Hüseyin'in (a.s) atıdır. Uçuyormuşcasına çok süratlı koştuğu için kanatlı anlamına gelen Zülcenah isimini bu yüzden almıştır. <br />
Zülcenah, İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetinden sonra etrafında dönerek onu korumaya çalışıyordu. <br />
Hatta onun bu çabaları sırasında düşman ordusundan birkaç kişi de ölmüştür.<br />
<br />
Hz. İmam Hüseyin son ana kadar Zülcenah'ın üzerinde savaşmış ve son demlerinde atından yere düşmüştü Zülcenah, yere düşen İmam'ın kanına başını sürdükten sonra (adeta şahadet haberini çadırlara ulaştırmak istercesine) hazin bir edayla kişneyerek çadırlara doğru koşmaya başladı. <br />
Onu kan revan içinde gören kadınlar, İmam Hüseyin'in şehit olduğuna anlayıp gözyaşlarına boğuldular.<br />
<br />
Kaynaklarda Hz İmam Hüseyin'in şehadetinden sonra Zülcenah'ın çadırlara doğru koştuğu, kendisini Fırat'ın sularına bıraktığı ve gözlerden kaybolduğu yazılmıştır.<br />
<br />
Zülcenah'ın, İmam Hüseyin'in Şehadetinin ardından Şöyle seslediği rivayet edilmiştir;<br />
Peygamber kızının oğlunu öldüren Ümmetten elbet bu zulmün hesabı sorulacak..<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cemevleri ibadethane sayılacak mı?]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-cemevleri-ibadethane-sayilacak-mi.html</link>
			<pubDate>Sun, 16 Dec 2018 13:15:44 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-cemevleri-ibadethane-sayilacak-mi.html</guid>
			<description><![CDATA[Alevilerin, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesine ilişkin yürüttüğü hukuk mücadelesi uzun yıllardır sürüyor.<br />
<br />
Geçtiğimiz günlerde Yargıtay’dan Alevilerin bu talepleri ile ilgili bir karar çıktı.<br />
<br />
<br />
Yargıtay, cemevlerinin ibadethane statüsünde olduğuna ve faturalarının devlet tarafından ödenmesi gerektiğine hükmetti.<br />
<br />
Daha önce de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2014 yılında cemevlerinin ibadethane olduğuna ilişkin bir kararı bulunuyor.<br />
<br />
Ancak, Yargıtay ve AİHM’in verdiği bu kararlar Türkiye’de sayısı yaklaşık 4 bin civarında olan cemevlerinin statüsünü hala değiştirmedi.<br />
<br />
İstanbul Okmeydanı Cemevi dedesi Eren Yıldırım’a göre hükümet yetkilileri bu kararları görmezlikten geliyor ve Aleviler sadece seçim zamanları hatırlanıyor.<br />
<br />
‘’Alevi çalıştayları ve Alevi açılımları, Alevilerin oyları için uygulanan politikalar. Önümüzde de bir yerel seçim var ve Yargıtay’ın kararı geldi. Ülkenin Cumhurbaşkanı en büyük alevi benim dedi. Mesele Ali’yi sevmek değil mesele ayrım yapmadan sevgi iklimi yaratmak.’’<br />
<br />
Yıldırım, Aleviliğin hem önceki hükümetler hem de mevcut hükümet tarafından kabul görmediği görüşünde.<br />
<br />
‘’Bu ülkenin vatandaşı olarak ve vergi ödeyenleri olarak bu haklardan yararlanmalıyız. Okmeydanı Cemevi gibi bütün cemevleri bağışlarla dönüyor. Kışın ortasındayız, giderlerimiz daha fazla oluyor. Mesela Okmeydanı Cemevi’nin faturaları ve personel giderleri her ay 20 bin TL’yi buluyor.’’<br />
<br />
Seçime kadar göz boyamak istiyorlar diyen Yıldırım, bütün açıklamaları kandırmacadan ibaret görüyor.<br />
<br />
Cemevlerinde ibadet yaptıklarının altını çizen Yıldırım, inançlarına saygı beklediklerini belirtiyor.<br />
<br />
‘’Bu mekanlara ihtiyaç duymamız köylerden kentlere olan göçlerle açığa çıktı. Gördük ki cenazelerimiz camilerden kaldırılıyordu ve hiç hoş olmayan şeyler duyardık. Cemevleri örnek olarak alınacağına maalesef ülkemizde kabul görmüyor. Biz milyonlarca Aleviyiz o nedenle bir merci tarafından onaylanmamızı doğru bulmuyorum. Buna itiraz edilmemeli, saygı duyulmalı. İnandıkları Kur-an’da dinde baskı yoktur diye ayet vardı.’’<br />
<br />
Aleviler haklarının verilmesi için eşit yurttaşlık kavramını ön plana çıkarıyor<br />
Bu temelde de taleplerini sıralıyor.<br />
<br />
Peki, Türkiye’nin büyük çoğunluğunu oluşturan ve Sünni inanışa mensup olan yurttaşlar ne düşünüyor?<br />
<br />
Şişli Camii kapısında mikrofon uzattığımız Sünni yurttaşlar, eşitlik kavramı üzerinden yanıtlıyor sorularımızı.<br />
<br />
Alevilerin de kendi ibadetleri olduğunu ve saygı gösterilmesi gerektiğini vurguluyorlar.<br />
<br />
Ama kameraya konuşmak istememelerine rağmen, sorularımızı yanıtlayan bazı yurttaşlar da cemevlerinin ibadethane olarak görülmesine tepkili.<br />
<br />
Çünkü onlara göre de; Aleviler ya Müslüman değil, ya da ibadetleri ibadet değil.<br />
<br />
O nedenle cemevlerine destek sunulmasını istemiyorlar.<br />
<br />
<a href="https://tr.euronews.com/2018/12/15/video-cemevleri-ibadethane-sayilacak-mi" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://tr.euronews.com/2018/12/15/video...yilacak-mi</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Alevilerin, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesine ilişkin yürüttüğü hukuk mücadelesi uzun yıllardır sürüyor.<br />
<br />
Geçtiğimiz günlerde Yargıtay’dan Alevilerin bu talepleri ile ilgili bir karar çıktı.<br />
<br />
<br />
Yargıtay, cemevlerinin ibadethane statüsünde olduğuna ve faturalarının devlet tarafından ödenmesi gerektiğine hükmetti.<br />
<br />
Daha önce de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2014 yılında cemevlerinin ibadethane olduğuna ilişkin bir kararı bulunuyor.<br />
<br />
Ancak, Yargıtay ve AİHM’in verdiği bu kararlar Türkiye’de sayısı yaklaşık 4 bin civarında olan cemevlerinin statüsünü hala değiştirmedi.<br />
<br />
İstanbul Okmeydanı Cemevi dedesi Eren Yıldırım’a göre hükümet yetkilileri bu kararları görmezlikten geliyor ve Aleviler sadece seçim zamanları hatırlanıyor.<br />
<br />
‘’Alevi çalıştayları ve Alevi açılımları, Alevilerin oyları için uygulanan politikalar. Önümüzde de bir yerel seçim var ve Yargıtay’ın kararı geldi. Ülkenin Cumhurbaşkanı en büyük alevi benim dedi. Mesele Ali’yi sevmek değil mesele ayrım yapmadan sevgi iklimi yaratmak.’’<br />
<br />
Yıldırım, Aleviliğin hem önceki hükümetler hem de mevcut hükümet tarafından kabul görmediği görüşünde.<br />
<br />
‘’Bu ülkenin vatandaşı olarak ve vergi ödeyenleri olarak bu haklardan yararlanmalıyız. Okmeydanı Cemevi gibi bütün cemevleri bağışlarla dönüyor. Kışın ortasındayız, giderlerimiz daha fazla oluyor. Mesela Okmeydanı Cemevi’nin faturaları ve personel giderleri her ay 20 bin TL’yi buluyor.’’<br />
<br />
Seçime kadar göz boyamak istiyorlar diyen Yıldırım, bütün açıklamaları kandırmacadan ibaret görüyor.<br />
<br />
Cemevlerinde ibadet yaptıklarının altını çizen Yıldırım, inançlarına saygı beklediklerini belirtiyor.<br />
<br />
‘’Bu mekanlara ihtiyaç duymamız köylerden kentlere olan göçlerle açığa çıktı. Gördük ki cenazelerimiz camilerden kaldırılıyordu ve hiç hoş olmayan şeyler duyardık. Cemevleri örnek olarak alınacağına maalesef ülkemizde kabul görmüyor. Biz milyonlarca Aleviyiz o nedenle bir merci tarafından onaylanmamızı doğru bulmuyorum. Buna itiraz edilmemeli, saygı duyulmalı. İnandıkları Kur-an’da dinde baskı yoktur diye ayet vardı.’’<br />
<br />
Aleviler haklarının verilmesi için eşit yurttaşlık kavramını ön plana çıkarıyor<br />
Bu temelde de taleplerini sıralıyor.<br />
<br />
Peki, Türkiye’nin büyük çoğunluğunu oluşturan ve Sünni inanışa mensup olan yurttaşlar ne düşünüyor?<br />
<br />
Şişli Camii kapısında mikrofon uzattığımız Sünni yurttaşlar, eşitlik kavramı üzerinden yanıtlıyor sorularımızı.<br />
<br />
Alevilerin de kendi ibadetleri olduğunu ve saygı gösterilmesi gerektiğini vurguluyorlar.<br />
<br />
Ama kameraya konuşmak istememelerine rağmen, sorularımızı yanıtlayan bazı yurttaşlar da cemevlerinin ibadethane olarak görülmesine tepkili.<br />
<br />
Çünkü onlara göre de; Aleviler ya Müslüman değil, ya da ibadetleri ibadet değil.<br />
<br />
O nedenle cemevlerine destek sunulmasını istemiyorlar.<br />
<br />
<a href="https://tr.euronews.com/2018/12/15/video-cemevleri-ibadethane-sayilacak-mi" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://tr.euronews.com/2018/12/15/video...yilacak-mi</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şahı Velayet nedir ?]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-sahi-velayet-nedir.html</link>
			<pubDate>Wed, 05 Sep 2018 15:32:35 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-sahi-velayet-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şahı Velayet, Şahı Merdan Ali’dir.<br />
Velilerin ve velilik makamının Şahı demektir...</span><br />
<br />
Farsça bir kelime olan Şah’ın sözlük karşılığı; Hükümdar, kral anlamındadır. Dini literatürde ise; Allah nurunun tecellisi, manevi anlamda zahir ve batın ilmine ulaşmış, yetkin Kamil-i insandır.<br />
Alevilerde, Şahı Merdan Ali’ye ve onun soyundan gelen On İki Imam’lara verilen sıfat veya isimdir. Buradaki şahlık zahiri alemin değil, manevi alemin ve bilgi aleminin Şahı yani velilerin ve velilik makamının Şahı anlamındadır.<br />
<br />
Velilik makamı, Hakikat Kapısı’dır; Hakk’ın derin ilmi, manevi sırr ve hikmetleridir. Hakikat kapısı’nın sahibi ise, Şahı Merdan Ali’dir. Dolayısiyle Allah’ın derin ilmine, manevi sırr ve hikmetlerine ulaşmış yegane Kamil-i Insan, Şahı Merdan Ali’dir.<br />
Özünde ister zahir, ister batın , ister diğer ilimler olsun bütün ilimler; Allah’ın derin ilmi, manevi sırları ve hikmetleridir. Dolayısiyle Zahir ve batın ilmi birbirini tamamlayan ve ayrılmaz bir bütündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şahı Velayt’i, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın dilinden dinleyelim. </span><br />
Ali evvel, Ali ahir,<br />
Ali batın, Ali zahir,<br />
Ali tayyib, Ali tahir,<br />
Ali göründü gözüme.<br />
Ali candır, Ali canan,<br />
Ali dindir, Ali iman,<br />
Ali rahim, Ali rahman,<br />
Ali göründü gözüme.<br />
Mehmed Ali Hilmi Dedebaba<br />
<br />
<br />
Bu nokaya ulaşılmış olan ulu evliya, Şahı Velayet Ali’dir. Hem zahiri ve hem de batıni ilme ulaşıp Allah ile beraber olmuş, bin bir donda zuhur etmiş Keremullah’tır. Bu hakikatle ilgili, Hz.Muhammed; „Ya Ali! Doğumuna şahit olmasaydım, hikmetinin sırrına akıl erdiremezdim“ demiştir.<br />
<br />
Dolayısiyle de Hz.Muhammed; „Peygamberlik devri benimle son bulmuş ve velayet devri başlamıştır. Benden sonra insanlar Allah’ın emirlerini ve islamiyeti en doğru şekilde velilerden ögreneceklerdir. Benim velim ve vasim Ebu Talib oğlu Ali’dir” demiştir. Şahı Merdan Ali’ye verilen bu velayet kendisinden çocuklarına, onlardan da onların çocuklarına ve böylece soy takip ederek, kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
<br />
alıntıdır..</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şahı Velayet, Şahı Merdan Ali’dir.<br />
Velilerin ve velilik makamının Şahı demektir...</span><br />
<br />
Farsça bir kelime olan Şah’ın sözlük karşılığı; Hükümdar, kral anlamındadır. Dini literatürde ise; Allah nurunun tecellisi, manevi anlamda zahir ve batın ilmine ulaşmış, yetkin Kamil-i insandır.<br />
Alevilerde, Şahı Merdan Ali’ye ve onun soyundan gelen On İki Imam’lara verilen sıfat veya isimdir. Buradaki şahlık zahiri alemin değil, manevi alemin ve bilgi aleminin Şahı yani velilerin ve velilik makamının Şahı anlamındadır.<br />
<br />
Velilik makamı, Hakikat Kapısı’dır; Hakk’ın derin ilmi, manevi sırr ve hikmetleridir. Hakikat kapısı’nın sahibi ise, Şahı Merdan Ali’dir. Dolayısiyle Allah’ın derin ilmine, manevi sırr ve hikmetlerine ulaşmış yegane Kamil-i Insan, Şahı Merdan Ali’dir.<br />
Özünde ister zahir, ister batın , ister diğer ilimler olsun bütün ilimler; Allah’ın derin ilmi, manevi sırları ve hikmetleridir. Dolayısiyle Zahir ve batın ilmi birbirini tamamlayan ve ayrılmaz bir bütündür.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şahı Velayt’i, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın dilinden dinleyelim. </span><br />
Ali evvel, Ali ahir,<br />
Ali batın, Ali zahir,<br />
Ali tayyib, Ali tahir,<br />
Ali göründü gözüme.<br />
Ali candır, Ali canan,<br />
Ali dindir, Ali iman,<br />
Ali rahim, Ali rahman,<br />
Ali göründü gözüme.<br />
Mehmed Ali Hilmi Dedebaba<br />
<br />
<br />
Bu nokaya ulaşılmış olan ulu evliya, Şahı Velayet Ali’dir. Hem zahiri ve hem de batıni ilme ulaşıp Allah ile beraber olmuş, bin bir donda zuhur etmiş Keremullah’tır. Bu hakikatle ilgili, Hz.Muhammed; „Ya Ali! Doğumuna şahit olmasaydım, hikmetinin sırrına akıl erdiremezdim“ demiştir.<br />
<br />
Dolayısiyle de Hz.Muhammed; „Peygamberlik devri benimle son bulmuş ve velayet devri başlamıştır. Benden sonra insanlar Allah’ın emirlerini ve islamiyeti en doğru şekilde velilerden ögreneceklerdir. Benim velim ve vasim Ebu Talib oğlu Ali’dir” demiştir. Şahı Merdan Ali’ye verilen bu velayet kendisinden çocuklarına, onlardan da onların çocuklarına ve böylece soy takip ederek, kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
<br />
alıntıdır..</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÜÇLER, YEDİLER, KIRKLAR…]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ucler-yediler-kirklar%E2%80%A6.html</link>
			<pubDate>Sat, 14 Jul 2018 23:41:55 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ucler-yediler-kirklar%E2%80%A6.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÜÇLER, YEDİLER, KIRKLAR…</span> <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"-Evet! Türk ananesinde üçler kutlu bir rakamdır.  Bir Türk ihtiyarı, bir Türk kadını, bir de Türk delikanlısı birleşince üçler doğar.  ''</span><br />
<br />
Bu üçlerin doğuşu istiklalin ilk temel taşıdır.  Üçler, yedi olursa silahlanır, dağa çıkarlar.  Yediler dağda kırklar olursa, düşmanla savaşa başlarlar.  Üçlere yedilere kırklara bütün bir millet karışır.  Halk bütün inancıyla bu davaya karıştığı gün. Halkın dilediği olur...  Halkın sesi Tanrı'nın sesidir.!" Enver Behnan Şapolyo-Yayla Gülü  <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nedir bu Üçler, Yediler, Kırklar’ın Türklerdeki kutsallığı?  Prof. Dr. Sadettin Gömeç’ten dinleyelim;</span><br />
<br />
 "Ölen kişinin 3'ü, 7'si, 40'ı beklenir.  Şamanizm'de alem üç bölümden meydana gelir.  Karluk Türkleri üç aşiretten meydana gelir.  Oğuz Han üç gün annesinin sütünü emmemiş, annesi üç gece gördüğü rüya sonunda kendisine söylenen şekilde hareket etmiştir.Oğuz'un oğullarından biri bayrağında altın bir yay üzerine üç gümüş ok kullanmıştır.  Göç destanının bir rivayetine göre Boğu Han'a Tanrı tarafından verilmiş üç karga bulunmaktadır.  Düğün merasimi üç aşamadır.  Kırgızların ayrılmaz yiğitleri üç tanedir.  Altay Türkleri'nde ayın tutulması ''yedi başlı dev yüzündendir''.  Kırgız Türklerinde Kutup Yıldızı'nda bulunan Büyük Ayı'ya Yedi Bekçi denir.  Altay Türklerinde şamanların omuzlarında dokuz ok ve yay sembolü bulunur.  Oğuz kırk günde yürür.  Manas destanında 127 yerde kırk sayısı vardır.  Günümüze ulaşan kırklara karışmak deyiminin Kür Şad ihtilalinde öldürülen 40 yiğitten geldiği düşünülür.  Anadolu'da Türk ilkelerine sahip Bektaş-i Veli dergahında Kırklar Meclisi vardır.  Üçler yediler kırklar hürmetine sözü de bu şekilde türemiştir. (Türk Mitolojisi)<br />
<br />
Türkçenin Diriliş Hareketinden turkcenindirilisi.com/turktarihi/ucler-yediler-kirklar-h95486.html#<br />
<br />
Türkçenin Diriliş Hareketi TDH</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÜÇLER, YEDİLER, KIRKLAR…</span> <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"-Evet! Türk ananesinde üçler kutlu bir rakamdır.  Bir Türk ihtiyarı, bir Türk kadını, bir de Türk delikanlısı birleşince üçler doğar.  ''</span><br />
<br />
Bu üçlerin doğuşu istiklalin ilk temel taşıdır.  Üçler, yedi olursa silahlanır, dağa çıkarlar.  Yediler dağda kırklar olursa, düşmanla savaşa başlarlar.  Üçlere yedilere kırklara bütün bir millet karışır.  Halk bütün inancıyla bu davaya karıştığı gün. Halkın dilediği olur...  Halkın sesi Tanrı'nın sesidir.!" Enver Behnan Şapolyo-Yayla Gülü  <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nedir bu Üçler, Yediler, Kırklar’ın Türklerdeki kutsallığı?  Prof. Dr. Sadettin Gömeç’ten dinleyelim;</span><br />
<br />
 "Ölen kişinin 3'ü, 7'si, 40'ı beklenir.  Şamanizm'de alem üç bölümden meydana gelir.  Karluk Türkleri üç aşiretten meydana gelir.  Oğuz Han üç gün annesinin sütünü emmemiş, annesi üç gece gördüğü rüya sonunda kendisine söylenen şekilde hareket etmiştir.Oğuz'un oğullarından biri bayrağında altın bir yay üzerine üç gümüş ok kullanmıştır.  Göç destanının bir rivayetine göre Boğu Han'a Tanrı tarafından verilmiş üç karga bulunmaktadır.  Düğün merasimi üç aşamadır.  Kırgızların ayrılmaz yiğitleri üç tanedir.  Altay Türkleri'nde ayın tutulması ''yedi başlı dev yüzündendir''.  Kırgız Türklerinde Kutup Yıldızı'nda bulunan Büyük Ayı'ya Yedi Bekçi denir.  Altay Türklerinde şamanların omuzlarında dokuz ok ve yay sembolü bulunur.  Oğuz kırk günde yürür.  Manas destanında 127 yerde kırk sayısı vardır.  Günümüze ulaşan kırklara karışmak deyiminin Kür Şad ihtilalinde öldürülen 40 yiğitten geldiği düşünülür.  Anadolu'da Türk ilkelerine sahip Bektaş-i Veli dergahında Kırklar Meclisi vardır.  Üçler yediler kırklar hürmetine sözü de bu şekilde türemiştir. (Türk Mitolojisi)<br />
<br />
Türkçenin Diriliş Hareketinden turkcenindirilisi.com/turktarihi/ucler-yediler-kirklar-h95486.html#<br />
<br />
Türkçenin Diriliş Hareketi TDH</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şems ve Mevlana]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-sems-ve-mevlana.html</link>
			<pubDate>Wed, 06 Jun 2018 00:48:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-sems-ve-mevlana.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şems Hazretleri bir gün yolu Bağdat şehrine düşer. Orada meşhur sofilerden Şeyh Evhadüddin Kirmani’yi bulup neyle meşgul olduğunu sorar.<br />
<br />
“Ay'ı leğendeki suda görüyorum” diye cevap verir Kirmani.<br />
<br />
Şems Hazretleri bu cevap üzerine:<br />
<br />
“Boynunda çıban yoksa neden başını kaldırıp da onu gökte görmüyorsun? Kendini tedavi ettirmek için bir doktor bulmaya bak. Böylece, neye bakarsan gerçekten bakılmaya değer olanı onda görürsün” der.<br />
<br />
Kirmani Hazretleri Şems’in ellerine sarılıp müridi olmak istediğini söyler. Şems’in cevabı kesindir: “Sen benim arkadaşlığıma dayanamazsın!”<br />
<br />
Ama, Evhadüddin, ısrarlıdır. Nihayet, Şems, Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler. Evhadüddin “bunu yapamam” deyince,<br />
<br />
“O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmani’ye “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar. “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems Hazretleri, “ Erlerin huzurundan ırak ol!”diye bağırır. “Bana arkadaş olamazsın . Bütün müridlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürid değil, şeyh arıyorum.<br />
<br />
Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikâti arayan olgun bir şeyh!..”<br />
<br />
Kirmani, teslimiyet ve kabiliyet imtihanını bu nedenle geçememiş, onun asıl maksadını idrak edememiştir.<br />
<br />
Tebrizi, arayışları sırasında bir rüya görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi verilir.<br />
Onu aramak için yollara düşmek ister, fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu bildirilir.”<br />
<br />
Şems ilahi tecellilerle mest olduğu, tam mânâsıyla istiğraka daldığı, müşahedenin güzelliğine beşer kuvvetiyle tahammül gösteremediği zamanlarda “gizli velilerinden birini bana göster” diyerek niyaz eder ve sabırsızlanır. Üzerindeki o yoğun halleri dağıtmak için başka işlerle oyalanmaya çalışır. Para almadan inşaat işlerinde bile çalışır.<br />
<br />
Nihayet bir gün;<br />
<br />
“Madem ki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye bir ilham gelir.<br />
<br />
O da “başımı!..” cevabını verir.<br />
<br />
Bu cevaba karşılık olarak,<br />
<br />
Bütün kâinatta Mevlana-yı Rumi Hazretlerinden başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi gelir.<br />
<br />
Artık Rum ülkesine gitmek, o sevgili ile görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır.<br />
<br />
Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin Muhammed, M. 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Kaldığı han odasının anahtarını boynuna zamanın tüccarları gibi asıp çarşıda dolaşmaya başlar aşk ve ilmin tüccarı olduğuna işaret ederek…<br />
<br />
İkindiye doğru, ana caddede, katıra binmiş, talebeleri etrafında dört dönen bir müderris görünür. Şems aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek katırın dizginlerini tutar ve keskin bakışlarıyla:<br />
“Sen Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlana Celaleddin misin?” diye sorar.<br />
<br />
Mevlana “evet” diye cevap verir. Şems:<br />
<br />
“Ey müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?<br />
<br />
Sorunun heybetinden kendinden geçen Mevlana, kendini toplayınca;<br />
<br />
“Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.”<br />
<br />
O zaman Şems:<br />
<br />
“O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik” buyururken,<br />
<br />
Bayezid, “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!..” demekte?<br />
<br />
Mevlana:<br />
<br />
“Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu,’biz senin göğsünü açmadık mı?’ şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O Her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu.<br />
Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.”<br />
<br />
Şemsi Tebrizi, bu cevap karşısında “Allah”diyerek yere yuvarlanır.<br />
Mevlana, hemen atından inip yanındaki adamların da yardımıyla onu yerden kaldırıp medresesine küfürlü içerikürür.<br />
<br />
Artık bu medresede iki âşık, hiç dışarı çıkmadan, yanlarına kimsenin girmesine izin verilmeden aylarca sürecek sohbetlere dalacaktır. Mevlana bunca zaman kitapların, sayfaların arasında aradığı ve Şeyhi Seyyid Burhaneddin’in yıllarca önceden müjdelediği sevgilisine, gönül dostuna kavuşmuş,o andan itibaren de bütün yaşamı değişmiştir.<br />
<br />
Şems, önce onu çok değer verdiği zatların, hatta babasının bile eserlerini okumaktan men eder, değer verdiği bütün kitaplarını birer birer havuza atar. Daha sonra hiç kimseyle konuşmasına izin vermez.<br />
<br />
Medresedeki derslerini, vaazlarını terk etmek zorunda kalır.<br />
<br />
Şimdi sıra imtihanlardadır…<br />
Bir gün Şems-i Tebrizi, Mevlana’yı denemek maksadıyla güzel bir sevgili ister ondan. O da güzellikte eşi bulunmayan karısını getirir tereddüt etmeden . Şems, “bu benim can kız kardeşimdir. Bu olmaz. Bana hizmet edecek bir erkek çocuğu bul” der.<br />
<br />
Mevlana, Oğlu Sultan Veled’i ona kul olsun diye getirir. Şems, “bu kalbimi bağlayan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı, su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam” deyince, Mevlana hemen gidip Yahudi mahallesinden bir testi şarap getirir.<br />
<br />
Şems, bu teslimiyet ve itaatten hayrete düşüp<br />
<br />
“Başlangıcı olmayan başlangıcın ve sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül yutan bir Muhammed yürekli bu aleme ne gelmiş ne de gelecektir.” dedi.<br />
<br />
Ben Mevlana’nın hilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç alemi o kadar geniş ki, rivayet ve hikaye çerçevesine sığmaz.” der.<br />
<br />
Kendisine hürmetle, sevgiyle yaklaşan diğer insanlara da çeşitli imtihanlar uygulamış, örneğin kendisinden para isteyince bütün parasını, malını mülkünü ayaklarına seren Hüsameddin Çelebi’ye Velilerin gıpta ettiği bir makamı müjdelemiştir. O servetin içinden de sadece bir dirhem alır. Geri kalanını Hüsameddin’e bağışlar.<br />
<br />
Mevlana ve Şemsi Tebrizi’ye gönül verenler bu haldeyken, sohbetlerden ve bu sofradaki zenginlikten mahrum kalanlar Şems’ten kendilerine bir gönül hoşluğu gelmediğini öne sürüp kıskançlık içinde fitne tohumlarını atmaktadırlar. Dedikodularla atılan düşmanlık tohumları iyice olgunlaştığında Şems, bir gece aniden Konya’yı terk ederek kayıplara karışır. On altı ay boyunca hiçbir haber alınamaz.<br />
<br />
Bu ayrılık süresince Mevlana tekrar eski haline gelmek, halka ve derslerine dönmek şöyle dursun, kimseyle görüşmez konuşmaz, medresesini büsbütün bırakır, keder içinde yalnızlığa çekilir. Hastalanır. Artık neredeyse can verecekken, Şam’dan gelen mektupla canlanır. Şems ikinci kez Konya’ya gelir. Birkaç ay süren sohbetler, görüşmeler neticesinde yine fitneler düşmanlıklar baş gösterir. Bunun üzerine Şems, tekrar kayıplara karışır…<br />
<br />
Mevlana için yine ayrılık başlamıştır, coşkun bir aşk ve cezbe halinde aylarca gözyaşı döker gazeller söyler, her gelenden onu sorar, yalan haber getirenlere bile üstünde ne varsa verir, doğru haberi verene canını teslim edeceğini söyleyerek…<br />
<br />
Bu arada fesat ve dedikodu çıkaranların çoğu, bu yolla Mevlana’yı kendilerini döndüremeyeceklerini anlar, bazıları da Şems’in kıymetini fark ederek pişmanlık içinde özür dilerler.<br />
Birkaç ay sonra Şems-i Tebrizi’nin Şam’da olduğu haberi gelince Mevlana halini anlatan mektuplar gönderir, yalvarır, dualar eder. Nihayet üçüncü mektuba aylar süren bekleyişten sonra karşılık gelir. Şems de aynı coşkunlukla ona cevap gönderir.<br />
<br />
Mektubu alan Mevlana, hemen oğlu Sultan Veledi çağırıp eline dördüncü mektubu vererek şunları söyler:<br />
<br />
“Birkaç arkadaşınla Mevlana Şems’i aramaya git. Giderken şu kadar gümüş ve altın parayı da beraberinde küfürlü içerikür. Bu paraları Şam’da O Tebriz Sultanının ayakkabısı içine dök ve onun mübarek ayakkabısını Rum tarafına çevir. Benim selamımı ilet ve âşıklara yaraşır secdemi O’na arz et. Şam’a ulaştığın vakit,Cebel-i Salihiye’de meşhur bir han vardır, doğru oraya git. Orada Mevlana Şemseddin’in güzel bir Frenk çocuğuyla satranç oynadığını görürsün. Sonunda oyunu Şems kazanırsa, Frengin malını alır. Frenk çocuğu kazanırsa, Şems’e bir tokat vurur. Sen onun vurduğunu görünce hata edip kızmayasın. Çünkü o çocuk kutuplardandır. Fakat o kendini iyi tanımıyor. Şems’in sohbetinin bereketi ve inayeti ile halinin olgunlaşması lazımdır.”<br />
<br />
Sultan Veled, babasının dediklerini aynen yaparak yanındaki adamlarla birlikte yola çıkar. Şam’a varınca hemen hana gider. Şems, Mevlana’nın söylediği gibi bir frenk çocuğuyla satranç oynamaktadır. Sultan Veled, babasının mektubunu, armağanlarını Şems’e teslim ettikten sonra, bütün dostların yaptıklarından pişman olduklarını kendisini saygı ve hasretle Konya’da beklediklerini anlatır. Yalvarıp türlü niyaz ve ricalarla onu dönmeye ikna eder. Birlikte yola çıkarlar. Şemsi kendi atına bindiren Sultan Veled, aşk ve neşe içinde Konya’ya kadar yayan olarak gelir. Şems onun gösterdiği bu saygı ve bağlılıktan çok hoşnut kalır, ona övgü dolu sözler söyler. Uzun bir yolculuktan sonra, Konya’ya yakın Zencirli Hanı’na geldiklerinde babasına müjdelemek için şehre bir derviş gönderir. Mevlana bu müjdeyi duyunca üstünde ne varsa çıkarıp dervişe verir. Konya halkına haber salıp emirlerden, bilginlerden, fakirlerden ve ahilerden onu karşılamak isteyenlerin toplanmasını ister. Kendisi de ata binerek bütün Konya ileri gelenleri ve ahalisiyle birlikte Şems’i şehre getirir.<br />
<br />
Bu defa da altı ay boyunca medresedeki bir hücrede baş başa kalırlar. Yanlarına kuyumcu Selahaddin ve Sultan Veled’den başkası girememektedir. Mevlana’nın Şems’e bağlılığı bu son gelişte daha da artmıştır. Öylesine kaynaşmışlardır ki, artık ayrılık mümkün görünmemektedir. Şems, himmet ve teveccühleriyle Mevlana’yı daha da olgunlaştırmış aşk ateşiyle pişirip Hakk’a vuslatı sağlamıştır. Daha önce Şems’e muhalefet edenler de gelip birer birer özür dilerler.<br />
Onun rahat edebilmesi ve hizmetinin görülmesi için evde evlatlık olarak yetiştirilmiş Kimya adındaki genç ve güzel kız Şems’e nikah edilir.<br />
<br />
Ama bu sefer de müritler arasında kıskançlık başgösterir. Mevlana’nın diğer oğlu Alaeddin Çelebi bile edebi aşan birkaç davranışıyla kıskançlığını dile getirir. Bu arada Şems’i sevmeyenler de her fırsatta muhalefete, hakaret, iftira ve düşmanlık dolu hareketlere yönelirler.<br />
<br />
Şems ile Mevlana, sohbet ve irşadın son merhalelerini, en güzel dönemlerini yaşarken onlar da dışarda kaynamaya, taşkınlık etmeye başlarlar. Artık Mevlana, istenen mertebeye gelmiş Şems’in irşad vazifesi tamamlanmış, daha önce kendisine bildirilen hüküm gereğince başını feda etme zamanı gelmiştir.<br />
Hanımı Kimya Hatun da rahatsızlanıp vefat etmiştir. Bu haberin şehre yayılmasından sonra onu ne pahasına olursa olsun uzaklaştırmak ve Mevlana’yı elinden kurtarmak(!) isteyenler bir plan kurup bu iş için yedi kişi seçerler.<br />
<br />
1247 yılının Aralık ayında, aralarında Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi’nin de olduğu rivayet edilen bu yedi kişi medresenin avlusunda pusuya yatar. Bir derviş kapıdan seslenerek Şems Hazretlerini dışarı çağırır. Şems derhal yerinden kalkıp çıkarken Mevlana’ya:<br />
“Görüyormusun beni dönüşü olmayan bir davetle dışarıya çağırıyorlar!” diyerek vedalaşıp çıkar.<br />
<br />
Sonra bir “Allah “ feryadı yankılanır gecede…<br />
<br />
Kapı açıldığında ise, ortalıkta kimseler yoktur.<br />
<br />
Sadece birkaç damla kan lekesi görülür yerde…<br />
<br />
Başka da bir iz bulunamaz.<br />
<br />
Bu son ayrılıktır. Mevlana yine aylarca süren bekleyişe, diyar diyar gezip aramaya başlar. Ama onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Beden bakımından ondan uzağız amma;<br />
<br />
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;<br />
<br />
İster O’nu gör, ister beni…<br />
<br />
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”<br />
</span><br />
muhabbetyolu.wordpress.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şems Hazretleri bir gün yolu Bağdat şehrine düşer. Orada meşhur sofilerden Şeyh Evhadüddin Kirmani’yi bulup neyle meşgul olduğunu sorar.<br />
<br />
“Ay'ı leğendeki suda görüyorum” diye cevap verir Kirmani.<br />
<br />
Şems Hazretleri bu cevap üzerine:<br />
<br />
“Boynunda çıban yoksa neden başını kaldırıp da onu gökte görmüyorsun? Kendini tedavi ettirmek için bir doktor bulmaya bak. Böylece, neye bakarsan gerçekten bakılmaya değer olanı onda görürsün” der.<br />
<br />
Kirmani Hazretleri Şems’in ellerine sarılıp müridi olmak istediğini söyler. Şems’in cevabı kesindir: “Sen benim arkadaşlığıma dayanamazsın!”<br />
<br />
Ama, Evhadüddin, ısrarlıdır. Nihayet, Şems, Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler. Evhadüddin “bunu yapamam” deyince,<br />
<br />
“O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmani’ye “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar. “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems Hazretleri, “ Erlerin huzurundan ırak ol!”diye bağırır. “Bana arkadaş olamazsın . Bütün müridlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürid değil, şeyh arıyorum.<br />
<br />
Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikâti arayan olgun bir şeyh!..”<br />
<br />
Kirmani, teslimiyet ve kabiliyet imtihanını bu nedenle geçememiş, onun asıl maksadını idrak edememiştir.<br />
<br />
Tebrizi, arayışları sırasında bir rüya görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi verilir.<br />
Onu aramak için yollara düşmek ister, fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu bildirilir.”<br />
<br />
Şems ilahi tecellilerle mest olduğu, tam mânâsıyla istiğraka daldığı, müşahedenin güzelliğine beşer kuvvetiyle tahammül gösteremediği zamanlarda “gizli velilerinden birini bana göster” diyerek niyaz eder ve sabırsızlanır. Üzerindeki o yoğun halleri dağıtmak için başka işlerle oyalanmaya çalışır. Para almadan inşaat işlerinde bile çalışır.<br />
<br />
Nihayet bir gün;<br />
<br />
“Madem ki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye bir ilham gelir.<br />
<br />
O da “başımı!..” cevabını verir.<br />
<br />
Bu cevaba karşılık olarak,<br />
<br />
Bütün kâinatta Mevlana-yı Rumi Hazretlerinden başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi gelir.<br />
<br />
Artık Rum ülkesine gitmek, o sevgili ile görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır.<br />
<br />
Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin Muhammed, M. 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Kaldığı han odasının anahtarını boynuna zamanın tüccarları gibi asıp çarşıda dolaşmaya başlar aşk ve ilmin tüccarı olduğuna işaret ederek…<br />
<br />
İkindiye doğru, ana caddede, katıra binmiş, talebeleri etrafında dört dönen bir müderris görünür. Şems aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek katırın dizginlerini tutar ve keskin bakışlarıyla:<br />
“Sen Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlana Celaleddin misin?” diye sorar.<br />
<br />
Mevlana “evet” diye cevap verir. Şems:<br />
<br />
“Ey müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?<br />
<br />
Sorunun heybetinden kendinden geçen Mevlana, kendini toplayınca;<br />
<br />
“Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.”<br />
<br />
O zaman Şems:<br />
<br />
“O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik” buyururken,<br />
<br />
Bayezid, “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!..” demekte?<br />
<br />
Mevlana:<br />
<br />
“Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu,’biz senin göğsünü açmadık mı?’ şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O Her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu.<br />
Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.”<br />
<br />
Şemsi Tebrizi, bu cevap karşısında “Allah”diyerek yere yuvarlanır.<br />
Mevlana, hemen atından inip yanındaki adamların da yardımıyla onu yerden kaldırıp medresesine küfürlü içerikürür.<br />
<br />
Artık bu medresede iki âşık, hiç dışarı çıkmadan, yanlarına kimsenin girmesine izin verilmeden aylarca sürecek sohbetlere dalacaktır. Mevlana bunca zaman kitapların, sayfaların arasında aradığı ve Şeyhi Seyyid Burhaneddin’in yıllarca önceden müjdelediği sevgilisine, gönül dostuna kavuşmuş,o andan itibaren de bütün yaşamı değişmiştir.<br />
<br />
Şems, önce onu çok değer verdiği zatların, hatta babasının bile eserlerini okumaktan men eder, değer verdiği bütün kitaplarını birer birer havuza atar. Daha sonra hiç kimseyle konuşmasına izin vermez.<br />
<br />
Medresedeki derslerini, vaazlarını terk etmek zorunda kalır.<br />
<br />
Şimdi sıra imtihanlardadır…<br />
Bir gün Şems-i Tebrizi, Mevlana’yı denemek maksadıyla güzel bir sevgili ister ondan. O da güzellikte eşi bulunmayan karısını getirir tereddüt etmeden . Şems, “bu benim can kız kardeşimdir. Bu olmaz. Bana hizmet edecek bir erkek çocuğu bul” der.<br />
<br />
Mevlana, Oğlu Sultan Veled’i ona kul olsun diye getirir. Şems, “bu kalbimi bağlayan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı, su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam” deyince, Mevlana hemen gidip Yahudi mahallesinden bir testi şarap getirir.<br />
<br />
Şems, bu teslimiyet ve itaatten hayrete düşüp<br />
<br />
“Başlangıcı olmayan başlangıcın ve sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül yutan bir Muhammed yürekli bu aleme ne gelmiş ne de gelecektir.” dedi.<br />
<br />
Ben Mevlana’nın hilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç alemi o kadar geniş ki, rivayet ve hikaye çerçevesine sığmaz.” der.<br />
<br />
Kendisine hürmetle, sevgiyle yaklaşan diğer insanlara da çeşitli imtihanlar uygulamış, örneğin kendisinden para isteyince bütün parasını, malını mülkünü ayaklarına seren Hüsameddin Çelebi’ye Velilerin gıpta ettiği bir makamı müjdelemiştir. O servetin içinden de sadece bir dirhem alır. Geri kalanını Hüsameddin’e bağışlar.<br />
<br />
Mevlana ve Şemsi Tebrizi’ye gönül verenler bu haldeyken, sohbetlerden ve bu sofradaki zenginlikten mahrum kalanlar Şems’ten kendilerine bir gönül hoşluğu gelmediğini öne sürüp kıskançlık içinde fitne tohumlarını atmaktadırlar. Dedikodularla atılan düşmanlık tohumları iyice olgunlaştığında Şems, bir gece aniden Konya’yı terk ederek kayıplara karışır. On altı ay boyunca hiçbir haber alınamaz.<br />
<br />
Bu ayrılık süresince Mevlana tekrar eski haline gelmek, halka ve derslerine dönmek şöyle dursun, kimseyle görüşmez konuşmaz, medresesini büsbütün bırakır, keder içinde yalnızlığa çekilir. Hastalanır. Artık neredeyse can verecekken, Şam’dan gelen mektupla canlanır. Şems ikinci kez Konya’ya gelir. Birkaç ay süren sohbetler, görüşmeler neticesinde yine fitneler düşmanlıklar baş gösterir. Bunun üzerine Şems, tekrar kayıplara karışır…<br />
<br />
Mevlana için yine ayrılık başlamıştır, coşkun bir aşk ve cezbe halinde aylarca gözyaşı döker gazeller söyler, her gelenden onu sorar, yalan haber getirenlere bile üstünde ne varsa verir, doğru haberi verene canını teslim edeceğini söyleyerek…<br />
<br />
Bu arada fesat ve dedikodu çıkaranların çoğu, bu yolla Mevlana’yı kendilerini döndüremeyeceklerini anlar, bazıları da Şems’in kıymetini fark ederek pişmanlık içinde özür dilerler.<br />
Birkaç ay sonra Şems-i Tebrizi’nin Şam’da olduğu haberi gelince Mevlana halini anlatan mektuplar gönderir, yalvarır, dualar eder. Nihayet üçüncü mektuba aylar süren bekleyişten sonra karşılık gelir. Şems de aynı coşkunlukla ona cevap gönderir.<br />
<br />
Mektubu alan Mevlana, hemen oğlu Sultan Veledi çağırıp eline dördüncü mektubu vererek şunları söyler:<br />
<br />
“Birkaç arkadaşınla Mevlana Şems’i aramaya git. Giderken şu kadar gümüş ve altın parayı da beraberinde küfürlü içerikür. Bu paraları Şam’da O Tebriz Sultanının ayakkabısı içine dök ve onun mübarek ayakkabısını Rum tarafına çevir. Benim selamımı ilet ve âşıklara yaraşır secdemi O’na arz et. Şam’a ulaştığın vakit,Cebel-i Salihiye’de meşhur bir han vardır, doğru oraya git. Orada Mevlana Şemseddin’in güzel bir Frenk çocuğuyla satranç oynadığını görürsün. Sonunda oyunu Şems kazanırsa, Frengin malını alır. Frenk çocuğu kazanırsa, Şems’e bir tokat vurur. Sen onun vurduğunu görünce hata edip kızmayasın. Çünkü o çocuk kutuplardandır. Fakat o kendini iyi tanımıyor. Şems’in sohbetinin bereketi ve inayeti ile halinin olgunlaşması lazımdır.”<br />
<br />
Sultan Veled, babasının dediklerini aynen yaparak yanındaki adamlarla birlikte yola çıkar. Şam’a varınca hemen hana gider. Şems, Mevlana’nın söylediği gibi bir frenk çocuğuyla satranç oynamaktadır. Sultan Veled, babasının mektubunu, armağanlarını Şems’e teslim ettikten sonra, bütün dostların yaptıklarından pişman olduklarını kendisini saygı ve hasretle Konya’da beklediklerini anlatır. Yalvarıp türlü niyaz ve ricalarla onu dönmeye ikna eder. Birlikte yola çıkarlar. Şemsi kendi atına bindiren Sultan Veled, aşk ve neşe içinde Konya’ya kadar yayan olarak gelir. Şems onun gösterdiği bu saygı ve bağlılıktan çok hoşnut kalır, ona övgü dolu sözler söyler. Uzun bir yolculuktan sonra, Konya’ya yakın Zencirli Hanı’na geldiklerinde babasına müjdelemek için şehre bir derviş gönderir. Mevlana bu müjdeyi duyunca üstünde ne varsa çıkarıp dervişe verir. Konya halkına haber salıp emirlerden, bilginlerden, fakirlerden ve ahilerden onu karşılamak isteyenlerin toplanmasını ister. Kendisi de ata binerek bütün Konya ileri gelenleri ve ahalisiyle birlikte Şems’i şehre getirir.<br />
<br />
Bu defa da altı ay boyunca medresedeki bir hücrede baş başa kalırlar. Yanlarına kuyumcu Selahaddin ve Sultan Veled’den başkası girememektedir. Mevlana’nın Şems’e bağlılığı bu son gelişte daha da artmıştır. Öylesine kaynaşmışlardır ki, artık ayrılık mümkün görünmemektedir. Şems, himmet ve teveccühleriyle Mevlana’yı daha da olgunlaştırmış aşk ateşiyle pişirip Hakk’a vuslatı sağlamıştır. Daha önce Şems’e muhalefet edenler de gelip birer birer özür dilerler.<br />
Onun rahat edebilmesi ve hizmetinin görülmesi için evde evlatlık olarak yetiştirilmiş Kimya adındaki genç ve güzel kız Şems’e nikah edilir.<br />
<br />
Ama bu sefer de müritler arasında kıskançlık başgösterir. Mevlana’nın diğer oğlu Alaeddin Çelebi bile edebi aşan birkaç davranışıyla kıskançlığını dile getirir. Bu arada Şems’i sevmeyenler de her fırsatta muhalefete, hakaret, iftira ve düşmanlık dolu hareketlere yönelirler.<br />
<br />
Şems ile Mevlana, sohbet ve irşadın son merhalelerini, en güzel dönemlerini yaşarken onlar da dışarda kaynamaya, taşkınlık etmeye başlarlar. Artık Mevlana, istenen mertebeye gelmiş Şems’in irşad vazifesi tamamlanmış, daha önce kendisine bildirilen hüküm gereğince başını feda etme zamanı gelmiştir.<br />
Hanımı Kimya Hatun da rahatsızlanıp vefat etmiştir. Bu haberin şehre yayılmasından sonra onu ne pahasına olursa olsun uzaklaştırmak ve Mevlana’yı elinden kurtarmak(!) isteyenler bir plan kurup bu iş için yedi kişi seçerler.<br />
<br />
1247 yılının Aralık ayında, aralarında Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi’nin de olduğu rivayet edilen bu yedi kişi medresenin avlusunda pusuya yatar. Bir derviş kapıdan seslenerek Şems Hazretlerini dışarı çağırır. Şems derhal yerinden kalkıp çıkarken Mevlana’ya:<br />
“Görüyormusun beni dönüşü olmayan bir davetle dışarıya çağırıyorlar!” diyerek vedalaşıp çıkar.<br />
<br />
Sonra bir “Allah “ feryadı yankılanır gecede…<br />
<br />
Kapı açıldığında ise, ortalıkta kimseler yoktur.<br />
<br />
Sadece birkaç damla kan lekesi görülür yerde…<br />
<br />
Başka da bir iz bulunamaz.<br />
<br />
Bu son ayrılıktır. Mevlana yine aylarca süren bekleyişe, diyar diyar gezip aramaya başlar. Ama onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Beden bakımından ondan uzağız amma;<br />
<br />
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;<br />
<br />
İster O’nu gör, ister beni…<br />
<br />
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”<br />
</span><br />
muhabbetyolu.wordpress.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fikret Otyam ve Alevilik ile ilgili Tablosu]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-fikret-otyam-ve-alevilik-ile-ilgili-tablosu.html</link>
			<pubDate>Sun, 27 May 2018 02:01:51 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-fikret-otyam-ve-alevilik-ile-ilgili-tablosu.html</guid>
			<description><![CDATA[Sünni kökenli bir aileden gelen ama cenazesinin cemevinden kaldırılmasını vasiyet eden Türk yazar, gazeteci ve ressam Fikret OTYAM'ın tablosu.<br />
Ruhu şad olsun.<br />
<br />
<img src="https://i.hizliresim.com/b6QJkG.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: b6QJkG.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/resim-ve-videolar/61042-fikret-otyam-ve-alevilik-ile-ilgili-tablosu.html#post169515" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/resim-ve-vi...post169515</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sünni kökenli bir aileden gelen ama cenazesinin cemevinden kaldırılmasını vasiyet eden Türk yazar, gazeteci ve ressam Fikret OTYAM'ın tablosu.<br />
Ruhu şad olsun.<br />
<br />
<img src="https://i.hizliresim.com/b6QJkG.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: b6QJkG.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/resim-ve-videolar/61042-fikret-otyam-ve-alevilik-ile-ilgili-tablosu.html#post169515" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/resim-ve-vi...post169515</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İnancı uğruna ölüme giden Hallacı Mansur Kimdir ?]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-inanci-ugruna-olume-giden-hallaci-mansur-kimdir.html</link>
			<pubDate>Sun, 27 May 2018 01:35:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-inanci-ugruna-olume-giden-hallaci-mansur-kimdir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alevi inancının felsefesini derinden etkileyen ve şekillendirenlerin başında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hallac-ı Mansur</span> gelmektedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesiyle, eylemiyle sadece islami coğrafyalarda değil, bütün dünyada çeşitli inançlara mensup insanlar tarafından da saygınlık görmüş, etki bırakmıştır. Tabii ki en büyük sahiplenme Aleviler tarafından gösterilmiştir. Hallac-ı Mansur, 857 Tur’da doğmuştur. (şahadeti: Mart 922 Bağdat).<br />
<br />
Bütün Alevi önderlerinde olduğu gibi Hallac-ı Mansur hakkında da sağlam ve güvenilir bilgi yoktur. Hallac-ı Mansur hakkındaki bütün bilgiler sözlü gelenekle yaşatılmıştır. Yazılı kaynaklar tahrip edilmiş, Hallac-ı Mansur gerçeği yok edilmek istenmiştir.<br />
Bütün tahribatlara rağmen Hallac-ı Mansur düşüncesi günümüze dek gelmiştir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hallac-ı Mansur’u</span> bu kadar güçlü kılan ve günümüze kadar gelmesini sağlayan felsefesi bütün boyutlarıyla Alevi öğretisinde yer almıştır. Örneğin Cem töreninin en önemli aşamalarından biri olan ve haklıyı, gerçeği ortaya koyan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dar-ı Mansur”</span> en büyük kanıttır. Dar-ı Mansur bir noktada mahkeme işlevi görmektedir. Ama bu öyle bildiğimiz mahkemelerden olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır.<br />
Düşünce(si)leri ne kadar “aykırı” olsa da onları ölümüne savunmuştur.<br />
Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına küfürlü içeriküren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır. Hallac-ı Mansur düşüncesine göre; insan Tanrı’nın bir yansımasıdır. İnsan Tanrı’dan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden arındırırsa Tanrı ile bütünleşebilir. Aradan 1000 bin yıl geçmesine rağmen Hallac-ı Mansur’un düşünceleri tart›ş›lmaya ve etkilemeye devam ediyor. Anlaşılan daha da devam edecek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fe­ri­düd­din At­tar şu ola­y› an­la­tır:</span><br />
“Hal­lac-ı Man­sur ha­pis­tey­ken, “Aşk nedir?” di­ye sor­du­lar. şöy­le cevap ver­di: “Bu­gün de, ya­rın da öbür gün de gö­re­cek­si­niz ne ol­duğu­nu.” O gün el­le­ri­ni ayak­la­rı­nı kes­ti­ler, er­te­si gün dar a­ğa­cına çek­ti­ler, üçün­cü gün­se kül­le­ri­ni rüz­ga­ra sa­vur­du­lar…”<br />
<br />
Mi­la­di 9’un­cu asır­da (857-922) Bağ­dat’ta ya­şayan ve ora­da idam edi­len Hü­se­yin Man­sur ta­sav­vuf ta­ri­hi­nin ön­de ge­len, hi­ka­ye­le­ri asır­lar­dır dilden di­le ge­zen bü­yük isim­le­rin­den bi­ri­dir. Kimile­ri­ne gö­re genç­li­ğin­de hal­laç­lık yap­tığı, ki­mi­le­ri­ne gö­re de dük­ka­nına uğ­ra­dığı bir hal­la­cı ken­di özel işi­ne gön­der­dik­ten son­ra, ada­mın Man­sur’a, “Be­ni işe gön­der­din, atıl­ma­mış bir yığın pamu­ğum kal­dı” di­ye si­te­mi üze­ri­ne bir işa­ret­le dük­kan­da­ki tüm pa­muk­la­rı tel tel ayır­d›ığı için, Hal­lac-ı Man­sur ola­rak ün yap­tı.Ta­sav­vuf ta­ri­hi­nin en tar­tı­şılan sö­zü olan “Enel Hak-Ben Hak’ım (Al­lah’ım)” onun­dur.<br />
İs­lam ta­sav­vu­fu ta­ri­kat­lar, din­le il­gi­li her tür­lü cez­be ve tar­tışma­lar ile ba­zı­la­rın­ca küf­re ka­dar va­ran dav­ra­nış ve söz­ler, ba­zıla­rına gö­re de tasav­vu­fun son mer­ha­le­si sa­yılan “Hal” ile il­gi­li bil­gi ver­me­si ba­kımın­dan Man­sur’un ha­ya­tın­dan bir­kaç gö­rü­nüş sun­mak ya­rar­lı ola­cak­tır:<br />
<br />
Man­sur’un se­si, şe­ri­at ale­mi­ni ür­per­ti­ler­le dol­du­ru­yor:<br />
-“Enel Hak!” Hak be­nim!<br />
Cü­neyd’e sor­du­lar:<br />
-Bu sö­zün te­vi­li var mıdır?<br />
Bu­yur­du:<br />
-Onun te­vi­li gü­nün de değil, ker­be­la­sı gü­nün­de­yiz?<br />
<br />
Şib­li de bu­yur­du:<br />
-Biz, Man­sur ile ay­nı şey­dik. Halk, bi­zi de­li san­dı­ğı için kur­tul­duk.<br />
<br />
Fa­kat Man­sur’u uk­lu nis­bet et­ti­ler ve öl­dür­dü­ler.<br />
Man­sur’un bu ni­da­sı kar­şısın­da, gö­nül eh­li duy­ma­maz­lık­tan ge­lir onu ken­di ha­lin­de bıra­kır ve ne in­kar, nede tas­dik eder­ken akıl­cılar, kıyasçılar ve za­hi­ri ilim sa­hip­le­ri bir­den­bi­re ayak­lan­dı. Ar­tık Man­sur’un üze­ri­ne, hü­cum­la­rın, it­ham­la­rın, in­kar­la­rın en ağırla­rı, yağ­mak­ta­dır. İt­ham­cılar Ha­li­fe’ye baş­vur­du ve Hü­se­yin Man­sur (Hal­laç)’ın idamına fer­man çıkarttılar.Ha­li­fe ev­ve­la, Man­sur’un bir yıl zında­na atıl­ma­sı em­ri­ni verdi. Bu de­fa da halk bü­tün an­la­yış­l­arı ve an­la­yış­sız­la­rıy­la zin­da­na akın et­me­ye baş­la­dı. He­men Ha­li­fe’ye ha­ber uçu­rul­du:<br />
-Halk Man­sur’a akın ha­lin­de…<br />
Ve o, yi­ne öl­çü­ye sığ­maz laf­lar et­mek­te…<br />
Tek­rar emir çık­tı:<br />
-Bun­dan böy­le onu kim­sey­le<br />
ko­nuş­tur­mayınız!<br />
Ar­tık kim­se Man­sur’un ya­nı­na uğ­ra­ma­dı. Ha­li­fe, iki de­fa, iki bü­yük za­tı gön­de­rip tel­ki­ne ça­lış­tı:<br />
-Ya Man­sur! Sö­zünden dön, özür di­le, is­tiğ­far et ve kur­tul!<br />
<br />
Ce­vap!<br />
-Sö­zü kim söy­le­diy­se, özü­rü de o di­le­sin!?<br />
<br />
Bir ge­ce Man­sur’u zin­dan­da bu­la­ma­d›­lar. İkinci ge­ce ne zin­dan var­dı, ne Man­sur… Üçün­cü ge­ce, zin­dan ve Man­sur yer­li ye­rin­de…<br />
<br />
Man­sur izah et­ti:<br />
-İlk ge­ce on­day­dım, be­ni bu­la­ma­dınız. İkin­ci ge­ce o bu­ra­day­dı ne be­ni bul­du­nuz, ne de başka bir­şey… Üçün­cü ge­ce her şey yer­li ye­ri­ne gel­di. Ta ki mu­kad­des şe­ri­atı mu­ha­fa­za edip em­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­si­niz!<br />
<br />
Man­sur’da şe­ri­at sayg›­s› ve su­çu­nu id­rak asa­le­ti, bü­yük…<br />
Man­sur, zin­dan­da günde bin re­kat na­maz kı­lıyor. Sordular:<br />
-Sen “Hak Be­nim!” di­yor­sun; ya na­ma­zı kimin için kılıyor­sun?<br />
Şöy­le ce­vap­lan­dır­dı:<br />
-Bir­bi­ri­mi­zin kad­ri­ni yi­ne biz bi­li­riz. Man­sur, mah­pus­la­ra tek­lif et­ti:<br />
-Si­zi zin­dan­dan kur­ta­ra­yım mı?<br />
-Na­sıl olur?<br />
Man­su­run eliy­le işa­ret et­ti­ği nok­ta­lar­da he­men giz­li yol­lar mey­da­na çık­tı ve işa­ret et­ti­ği mah­pus­la­r›n zin­cir­le­ri çö­zül­dü: Mah­pus­lar sor­du:<br />
-Ya ken­di­ni ni­çin kur­tar­mak is­te­mi­yor­sun?<br />
-Biz Al­lah Mah­pu­su­yuz, kur­tul­mak is­te­me­yiz?<br />
Ve ila­ve et­ti: -Hak­k’ın bi­ze ita­bı (suç­la­ma­sı) var­dır, bi­zi suç­lan­dıran Hak’tır, ce­za mı bek­li­yo­ruz!<br />
Halk, da­ha işken­ce baş­la­ma­dan Man­sur’a taş at­maya ko­yul­du. Kan­lar için­de gü­lüm­se­yen ve hiç ses çıkar­ma­yan Hü­se­yin Man­sur Hal­laç…<br />
O sıra­da bir dos­tu, taş ye­ri­ne Man­sur’a bir gül at­tı. Man­sur in­le­di.<br />
He­men sor­du­lar:<br />
-Taş yağ­mu­ru al­tın­da in­le­me­din de bir çi­çe­ğe kar­şı ne di­ye ah çek­tin?<br />
O va­zi­yet­te Man­sur’ un du­dak­la­rı kıpır­da­dı:<br />
<br />
-Taş atan­lar ayak ta­kımı… Hal­den ne an­lar­lar? Hal­den an­la­ya­nın bir gü­lü bi­le be­ni in­cit­ti!…<br />
<br />
İş­ken­ce­nin her tür­lü­sü… Man­sur’un, el­le­ri kol­la­rı ayak­la­rı ke­sil­di. El­le­ri ke­si­lin­ce kan­lı bi­le­kle­ri­ni yü­zü­ne sür­dü ve de­di:<br />
<br />
-Kan kay­bet­mek­ten sa­ra­rıyo­rum, sa­kın kor­ku­dan sa­rar­dığımı zan­net­me­yin! İş­te bu­nun için yü­zü­mü kan­la bo­yu­yo­rum! Son­ra, ka­nıy­la ap­tes alır gi­bi ha­re­ket­ler yap­tı ve mı­rıl­dan­dı:-Aşk na­ma­zının iki re­ka­tı var­dır ki, on­da ap­tes, ki­şi­nin öz ka­nıyla­dır. Başka tür­lü olamaz..<br />
<br />
Sıra Man­sur’un di­li­ni kes­me­ye gel­miş­ti. Bir sani­ye izin is­te­di. Son söz­le­ri­ni söy­le­ye­cek­ti.<br />
<br />
Söyle­di:<br />
-Al­lah’ım; ba­na se­nin için bu iş­ken­ce­yi re­va gö­ren­ler­den rah­me­ti­ni esir­ge­me! Se­nin aş­kın uğru­na be­ni, elim­den, ayağım­dan, göz­le­rim­den, di­lim­den, ba­şım­dan ve ca­nım­dan ayıran bu kulla­rını af­fet! Af­fet Al­lah’ım, on­la­rı af­fet; aş­kın hür­me­ti­ne af­fet!<br />
<br />
Ve Man­sur’un di­li ve ba­şı ke­sil­di ve göv­de­si sal­lan­dırı­dı ve ce­se­di ya­kıl­dı ve kül­le­ri Dic­le’ye üf­len­di..<br />
<br />
(Ve­ci­hi Ti­mu­roğ­lu, “İnanç­la­rı Uğ­ru­na Öl­dü­rü­len­ler”. ad­lı ki­ta­bın­dan.)<br />
<br />
aleviunluler.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alevi inancının felsefesini derinden etkileyen ve şekillendirenlerin başında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hallac-ı Mansur</span> gelmektedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesiyle, eylemiyle sadece islami coğrafyalarda değil, bütün dünyada çeşitli inançlara mensup insanlar tarafından da saygınlık görmüş, etki bırakmıştır. Tabii ki en büyük sahiplenme Aleviler tarafından gösterilmiştir. Hallac-ı Mansur, 857 Tur’da doğmuştur. (şahadeti: Mart 922 Bağdat).<br />
<br />
Bütün Alevi önderlerinde olduğu gibi Hallac-ı Mansur hakkında da sağlam ve güvenilir bilgi yoktur. Hallac-ı Mansur hakkındaki bütün bilgiler sözlü gelenekle yaşatılmıştır. Yazılı kaynaklar tahrip edilmiş, Hallac-ı Mansur gerçeği yok edilmek istenmiştir.<br />
Bütün tahribatlara rağmen Hallac-ı Mansur düşüncesi günümüze dek gelmiştir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hallac-ı Mansur’u</span> bu kadar güçlü kılan ve günümüze kadar gelmesini sağlayan felsefesi bütün boyutlarıyla Alevi öğretisinde yer almıştır. Örneğin Cem töreninin en önemli aşamalarından biri olan ve haklıyı, gerçeği ortaya koyan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dar-ı Mansur”</span> en büyük kanıttır. Dar-ı Mansur bir noktada mahkeme işlevi görmektedir. Ama bu öyle bildiğimiz mahkemelerden olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir. Hallac-ı Mansur, düşüncesi için darağacını göze almış ve hiç bir karanlıktan çekinmeden düşüncesini açıklamıştır.<br />
Düşünce(si)leri ne kadar “aykırı” olsa da onları ölümüne savunmuştur.<br />
Hallac-ı Mansur kendisini kırbaçlara, darağacına küfürlü içeriküren düşüncesini iki kelime ile özetlemiştir: Enel Hak. Enel Hak, ben Hakkım, hakikatim anlamına gelmektedir. şüphesiz bu iki kelimenin altında yüzlerce cilt kitaba sığmaz derin anlamlar yatmaktadır. Hallac-ı Mansur düşüncesine göre; insan Tanrı’nın bir yansımasıdır. İnsan Tanrı’dan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden arındırırsa Tanrı ile bütünleşebilir. Aradan 1000 bin yıl geçmesine rağmen Hallac-ı Mansur’un düşünceleri tart›ş›lmaya ve etkilemeye devam ediyor. Anlaşılan daha da devam edecek.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fe­ri­düd­din At­tar şu ola­y› an­la­tır:</span><br />
“Hal­lac-ı Man­sur ha­pis­tey­ken, “Aşk nedir?” di­ye sor­du­lar. şöy­le cevap ver­di: “Bu­gün de, ya­rın da öbür gün de gö­re­cek­si­niz ne ol­duğu­nu.” O gün el­le­ri­ni ayak­la­rı­nı kes­ti­ler, er­te­si gün dar a­ğa­cına çek­ti­ler, üçün­cü gün­se kül­le­ri­ni rüz­ga­ra sa­vur­du­lar…”<br />
<br />
Mi­la­di 9’un­cu asır­da (857-922) Bağ­dat’ta ya­şayan ve ora­da idam edi­len Hü­se­yin Man­sur ta­sav­vuf ta­ri­hi­nin ön­de ge­len, hi­ka­ye­le­ri asır­lar­dır dilden di­le ge­zen bü­yük isim­le­rin­den bi­ri­dir. Kimile­ri­ne gö­re genç­li­ğin­de hal­laç­lık yap­tığı, ki­mi­le­ri­ne gö­re de dük­ka­nına uğ­ra­dığı bir hal­la­cı ken­di özel işi­ne gön­der­dik­ten son­ra, ada­mın Man­sur’a, “Be­ni işe gön­der­din, atıl­ma­mış bir yığın pamu­ğum kal­dı” di­ye si­te­mi üze­ri­ne bir işa­ret­le dük­kan­da­ki tüm pa­muk­la­rı tel tel ayır­d›ığı için, Hal­lac-ı Man­sur ola­rak ün yap­tı.Ta­sav­vuf ta­ri­hi­nin en tar­tı­şılan sö­zü olan “Enel Hak-Ben Hak’ım (Al­lah’ım)” onun­dur.<br />
İs­lam ta­sav­vu­fu ta­ri­kat­lar, din­le il­gi­li her tür­lü cez­be ve tar­tışma­lar ile ba­zı­la­rın­ca küf­re ka­dar va­ran dav­ra­nış ve söz­ler, ba­zıla­rına gö­re de tasav­vu­fun son mer­ha­le­si sa­yılan “Hal” ile il­gi­li bil­gi ver­me­si ba­kımın­dan Man­sur’un ha­ya­tın­dan bir­kaç gö­rü­nüş sun­mak ya­rar­lı ola­cak­tır:<br />
<br />
Man­sur’un se­si, şe­ri­at ale­mi­ni ür­per­ti­ler­le dol­du­ru­yor:<br />
-“Enel Hak!” Hak be­nim!<br />
Cü­neyd’e sor­du­lar:<br />
-Bu sö­zün te­vi­li var mıdır?<br />
Bu­yur­du:<br />
-Onun te­vi­li gü­nün de değil, ker­be­la­sı gü­nün­de­yiz?<br />
<br />
Şib­li de bu­yur­du:<br />
-Biz, Man­sur ile ay­nı şey­dik. Halk, bi­zi de­li san­dı­ğı için kur­tul­duk.<br />
<br />
Fa­kat Man­sur’u uk­lu nis­bet et­ti­ler ve öl­dür­dü­ler.<br />
Man­sur’un bu ni­da­sı kar­şısın­da, gö­nül eh­li duy­ma­maz­lık­tan ge­lir onu ken­di ha­lin­de bıra­kır ve ne in­kar, nede tas­dik eder­ken akıl­cılar, kıyasçılar ve za­hi­ri ilim sa­hip­le­ri bir­den­bi­re ayak­lan­dı. Ar­tık Man­sur’un üze­ri­ne, hü­cum­la­rın, it­ham­la­rın, in­kar­la­rın en ağırla­rı, yağ­mak­ta­dır. İt­ham­cılar Ha­li­fe’ye baş­vur­du ve Hü­se­yin Man­sur (Hal­laç)’ın idamına fer­man çıkarttılar.Ha­li­fe ev­ve­la, Man­sur’un bir yıl zında­na atıl­ma­sı em­ri­ni verdi. Bu de­fa da halk bü­tün an­la­yış­l­arı ve an­la­yış­sız­la­rıy­la zin­da­na akın et­me­ye baş­la­dı. He­men Ha­li­fe’ye ha­ber uçu­rul­du:<br />
-Halk Man­sur’a akın ha­lin­de…<br />
Ve o, yi­ne öl­çü­ye sığ­maz laf­lar et­mek­te…<br />
Tek­rar emir çık­tı:<br />
-Bun­dan böy­le onu kim­sey­le<br />
ko­nuş­tur­mayınız!<br />
Ar­tık kim­se Man­sur’un ya­nı­na uğ­ra­ma­dı. Ha­li­fe, iki de­fa, iki bü­yük za­tı gön­de­rip tel­ki­ne ça­lış­tı:<br />
-Ya Man­sur! Sö­zünden dön, özür di­le, is­tiğ­far et ve kur­tul!<br />
<br />
Ce­vap!<br />
-Sö­zü kim söy­le­diy­se, özü­rü de o di­le­sin!?<br />
<br />
Bir ge­ce Man­sur’u zin­dan­da bu­la­ma­d›­lar. İkinci ge­ce ne zin­dan var­dı, ne Man­sur… Üçün­cü ge­ce, zin­dan ve Man­sur yer­li ye­rin­de…<br />
<br />
Man­sur izah et­ti:<br />
-İlk ge­ce on­day­dım, be­ni bu­la­ma­dınız. İkin­ci ge­ce o bu­ra­day­dı ne be­ni bul­du­nuz, ne de başka bir­şey… Üçün­cü ge­ce her şey yer­li ye­ri­ne gel­di. Ta ki mu­kad­des şe­ri­atı mu­ha­fa­za edip em­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­si­niz!<br />
<br />
Man­sur’da şe­ri­at sayg›­s› ve su­çu­nu id­rak asa­le­ti, bü­yük…<br />
Man­sur, zin­dan­da günde bin re­kat na­maz kı­lıyor. Sordular:<br />
-Sen “Hak Be­nim!” di­yor­sun; ya na­ma­zı kimin için kılıyor­sun?<br />
Şöy­le ce­vap­lan­dır­dı:<br />
-Bir­bi­ri­mi­zin kad­ri­ni yi­ne biz bi­li­riz. Man­sur, mah­pus­la­ra tek­lif et­ti:<br />
-Si­zi zin­dan­dan kur­ta­ra­yım mı?<br />
-Na­sıl olur?<br />
Man­su­run eliy­le işa­ret et­ti­ği nok­ta­lar­da he­men giz­li yol­lar mey­da­na çık­tı ve işa­ret et­ti­ği mah­pus­la­r›n zin­cir­le­ri çö­zül­dü: Mah­pus­lar sor­du:<br />
-Ya ken­di­ni ni­çin kur­tar­mak is­te­mi­yor­sun?<br />
-Biz Al­lah Mah­pu­su­yuz, kur­tul­mak is­te­me­yiz?<br />
Ve ila­ve et­ti: -Hak­k’ın bi­ze ita­bı (suç­la­ma­sı) var­dır, bi­zi suç­lan­dıran Hak’tır, ce­za mı bek­li­yo­ruz!<br />
Halk, da­ha işken­ce baş­la­ma­dan Man­sur’a taş at­maya ko­yul­du. Kan­lar için­de gü­lüm­se­yen ve hiç ses çıkar­ma­yan Hü­se­yin Man­sur Hal­laç…<br />
O sıra­da bir dos­tu, taş ye­ri­ne Man­sur’a bir gül at­tı. Man­sur in­le­di.<br />
He­men sor­du­lar:<br />
-Taş yağ­mu­ru al­tın­da in­le­me­din de bir çi­çe­ğe kar­şı ne di­ye ah çek­tin?<br />
O va­zi­yet­te Man­sur’ un du­dak­la­rı kıpır­da­dı:<br />
<br />
-Taş atan­lar ayak ta­kımı… Hal­den ne an­lar­lar? Hal­den an­la­ya­nın bir gü­lü bi­le be­ni in­cit­ti!…<br />
<br />
İş­ken­ce­nin her tür­lü­sü… Man­sur’un, el­le­ri kol­la­rı ayak­la­rı ke­sil­di. El­le­ri ke­si­lin­ce kan­lı bi­le­kle­ri­ni yü­zü­ne sür­dü ve de­di:<br />
<br />
-Kan kay­bet­mek­ten sa­ra­rıyo­rum, sa­kın kor­ku­dan sa­rar­dığımı zan­net­me­yin! İş­te bu­nun için yü­zü­mü kan­la bo­yu­yo­rum! Son­ra, ka­nıy­la ap­tes alır gi­bi ha­re­ket­ler yap­tı ve mı­rıl­dan­dı:-Aşk na­ma­zının iki re­ka­tı var­dır ki, on­da ap­tes, ki­şi­nin öz ka­nıyla­dır. Başka tür­lü olamaz..<br />
<br />
Sıra Man­sur’un di­li­ni kes­me­ye gel­miş­ti. Bir sani­ye izin is­te­di. Son söz­le­ri­ni söy­le­ye­cek­ti.<br />
<br />
Söyle­di:<br />
-Al­lah’ım; ba­na se­nin için bu iş­ken­ce­yi re­va gö­ren­ler­den rah­me­ti­ni esir­ge­me! Se­nin aş­kın uğru­na be­ni, elim­den, ayağım­dan, göz­le­rim­den, di­lim­den, ba­şım­dan ve ca­nım­dan ayıran bu kulla­rını af­fet! Af­fet Al­lah’ım, on­la­rı af­fet; aş­kın hür­me­ti­ne af­fet!<br />
<br />
Ve Man­sur’un di­li ve ba­şı ke­sil­di ve göv­de­si sal­lan­dırı­dı ve ce­se­di ya­kıl­dı ve kül­le­ri Dic­le’ye üf­len­di..<br />
<br />
(Ve­ci­hi Ti­mu­roğ­lu, “İnanç­la­rı Uğ­ru­na Öl­dü­rü­len­ler”. ad­lı ki­ta­bın­dan.)<br />
<br />
aleviunluler.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevilik neden Türklüktür?]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-alevilik-neden-turkluktur.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 May 2018 22:54:18 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-alevilik-neden-turkluktur.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Giriş<br />
<br />
Geçmişten beri halk arasında Alevilerin (Kızılbaş ve Bektaşi toplulukların) “öz Türk” ve Aleviliğin de Türklerin İslam imanını algılama biçimi olduğuna dair genel bir kanaat vardır. Yüzyıllardır varlığını sürdüren bu kanaat, son dönemdeki bilimsel çalışmalarla ispatlanmıştır.<br />
Bu yazıda Aleviliğin, Türk kültürü kodlarına yönelik bazı temel bilgiler üzerinde durulmuştur.<br />
1- Alevilik, Türk kültür havzasında oluşmuştur <br />
<br />
Aleviliğin oluşumu, Türklerin Hz. Ali evlatları ile İslam’ı kabul ettikleri Horasan bölgesinde başlamıştır. Horasan’dan büyük Türkmen göçleri ile Anadolu’ya ve çevre bölgelere taşınan Alevilik, bu bölgede oluşumunu tamamlamıştır.<br />
2- Alevi ocak, oymak ve aşiretleri Türk’tür<br />
<br />
Alevi ocak, oymak ve aşiretleri Türk’tür. Türkçe konuşanlar dışında Zazaca ve Kurmançça konuşanlar da Osmanlı arşiv belgelerinde Türk, Yörük, Türkmen vb şeklinde kaydedilmiştir. Özellikle Tunceli ve çevre bölgelerde yaşayan aşiretlerin Çaldıran savaşından sonra Türkçeyi nasıl terk ederek diğer dilleri konuşmaya başladıkları Osmanlı arşiv belgelerine yansımıştır.<br />
3- Soydan gelmelik, Türk soyunu ve kültürünü korumuştur<br />
<br />
Alevi birinin (esasen Bektaşi tarikatı dışında kalan diğer Alevi topluluklarda) Alevi anne babadan gelmesi olarak tarif edilen soydan gelmelik, özellikle Çaldıran savaşından sonra Alevi toplumunun kendi varlığını korumaya yönelik bir refleksi olarak gelişmiştir. Önceki kaynaklarda böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Çaldıran savaşından önce Kızılbaş olan bütün boy, oymak ve aşiretlerin Türkmen olduğunu biliyoruz. Doğal olarak soydan gelmelik, Kızılbaş boylar arasında Türk soyunu korumuştur.<br />
4- Aleviliğin yazılı kaynakları Türkçedir<br />
<br />
Aleviliğin yazılı kaynakları (risaleler, buyruklar, erkannameler, cönkler vb.) Türkçe kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemdeki Türkçenin bütün özelliklerini yansıtan bu metinler, yazıldıkları dönemin Türk toplumuna da ayna tutmaktadır. Bu bakımdan değerleri daha da artmaktadır.<br />
5- Alevi uluları ve örgütleyicileri Türk’tür<br />
<br />
Aleviliğin iki büyük merkezi olmuştur. Bunlardan birincisi Hacı Bektaş Dergâhı, ikincisi ise Erdebil Tekkesidir. Her iki merkezin kurucuları, başları ve bunların etrafında toplanan öncü kişilikleri Türk’tür. Özellikle Balkanlara kadar Yol’u yayan Hacı Bektaş’ın öğrencileri Türk ulularıdır.<br />
6- Alevi ozanları Türk’tür ve Türkçe yazmıştır<br />
<br />
13. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar (benim taramalarıma göre) 900 (dokuz yüz) kadar Kızılbaş-Bektaşi aşığının şiirleri günümüze kadar ulaşmıştır. Bunların (Arnavutça olan az kısmı hariç) tamamı Türkçe ile yazılmıştır. On binlere ulaşan bu zengin edebiyat ürününe, bugün bile birçok halk sahip değildir.<br />
7- Alevilerin sözlü soy kütüğü Türklüğü göstermektedir<br />
<br />
İran Azerbaycan’ından Balkanlara kadar (Arnavutlar hariç) bütün Aleviler, Horasan’dan geldiklerini ve Türk olduklarını bilir ve söylerler. Buna Tunceli ve çevre bölgelerde yaşayan ocaklar ve aşiretler de dâhildir. Bu sözlü soy kütüğü, kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır.<br />
8- Aleviliğin din dili Türkçedir<br />
<br />
Aleviliğin tarikat kapısındaki ibadeti olan Cem erkânı tamamen Türkçe icra edilir. Arapça okunan bazı ayetler hariç, baştan sona kadar bütün dualar vb Türkçedir. Tunceli ve çevre bölgelerde yaşayan Aleviler de günümüze kadar cem erkânlarını Türkçe icra etmişlerdir. Din dili olan diller; yayılır, genişler ve büyürler.<br />
9- Alevi dini terimlerin ve dini unvanların önemli kısmı Türkçedir<br />
<br />
Türkler, İslam’ı Farslar üzerinden öğrendikleri için dini terimlerin bir kısmı Arapça, bir kısmı ise Farsçadır. Ancak Alevilikte bugün bile canlı şekilde kullanılan yol, ocak, sürek, dede vb gibi çok sayıda dini terim ve unvan Türkçedir.<br />
10- Alevilerin dip kültürü, saf haldeki Türk kültürüdür<br />
<br />
Aleviler üzerinde yapılan halk bilimsel çalışmaların birçoğu Alevi kültürünün en saf haldeki Türk kültürü olduğu noktasında birleşmiştir. Özellikle İslam öncesi Türk kültürü ile güçlü bağları olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda Alevilik, kültür ile vahiy arasındaki ayrımı iyi korumuş ve diğer İslam milletlerine kendi kimliklerini koruyarak Müslüman kalmanın pratiğini sunmuştur.<br />
11- Alevilik Türkleşmektir<br />
<br />
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’daki faaliyetleri sonucunda bazı yerli toplumların “Türk olduğu” kaynaklarda ifade edilmiştir. Bunun dışında “Türk’e verilen” Hıristiyan çocukları Türk ailelerin yanında önce Türkleşmiş daha sonra Bektaşi tarikatına intisap etmiştir. Yeniçeriler böyle bir eğitimden geçmişti. İran’da Kızılbaş devletinin kurulmasından sonra Türkçe ve Türkleşme yaygınlaşmış, bu durum İrani halkları bile etkilemişti. Türkçe, İran’da ortak dil olmuştu. 20. yüzyılın başına kadar İran’ın bir Türk devleti olarak gelmesini sağlayan Kızılbaşların çalışmalarıdır.<br />
Sonsöz<br />
<br />
Alevilik; Türk kültürü ile İslam imanının aynı kapta ve ince bir denge içinde yaşanmasıdır. Alevilik; Türk kültürünü, günümüze zenginleşerek getirdiği gibi İslam imanını “gönül temizliği” temelinde ele almış, yobazlığa ve gericiliğe geçit vermemiştir. İmanı “sevgi” temelinde tanımlayan Alevi imanı, “kul hakkı”nı ön plana çıkararak insanın toplumla ve doğayla (yatay) ilişkisine dikkat kesilmiştir. Dindarlığın ölçüsünü ise kişinin imanını ikrarından sonra yatay ilişkisine göre değerlendirmiştir.<br />
<br />
Ali Rıza Özdemir<br />
<br />
<br />
millidusunce.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Giriş<br />
<br />
Geçmişten beri halk arasında Alevilerin (Kızılbaş ve Bektaşi toplulukların) “öz Türk” ve Aleviliğin de Türklerin İslam imanını algılama biçimi olduğuna dair genel bir kanaat vardır. Yüzyıllardır varlığını sürdüren bu kanaat, son dönemdeki bilimsel çalışmalarla ispatlanmıştır.<br />
Bu yazıda Aleviliğin, Türk kültürü kodlarına yönelik bazı temel bilgiler üzerinde durulmuştur.<br />
1- Alevilik, Türk kültür havzasında oluşmuştur <br />
<br />
Aleviliğin oluşumu, Türklerin Hz. Ali evlatları ile İslam’ı kabul ettikleri Horasan bölgesinde başlamıştır. Horasan’dan büyük Türkmen göçleri ile Anadolu’ya ve çevre bölgelere taşınan Alevilik, bu bölgede oluşumunu tamamlamıştır.<br />
2- Alevi ocak, oymak ve aşiretleri Türk’tür<br />
<br />
Alevi ocak, oymak ve aşiretleri Türk’tür. Türkçe konuşanlar dışında Zazaca ve Kurmançça konuşanlar da Osmanlı arşiv belgelerinde Türk, Yörük, Türkmen vb şeklinde kaydedilmiştir. Özellikle Tunceli ve çevre bölgelerde yaşayan aşiretlerin Çaldıran savaşından sonra Türkçeyi nasıl terk ederek diğer dilleri konuşmaya başladıkları Osmanlı arşiv belgelerine yansımıştır.<br />
3- Soydan gelmelik, Türk soyunu ve kültürünü korumuştur<br />
<br />
Alevi birinin (esasen Bektaşi tarikatı dışında kalan diğer Alevi topluluklarda) Alevi anne babadan gelmesi olarak tarif edilen soydan gelmelik, özellikle Çaldıran savaşından sonra Alevi toplumunun kendi varlığını korumaya yönelik bir refleksi olarak gelişmiştir. Önceki kaynaklarda böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Çaldıran savaşından önce Kızılbaş olan bütün boy, oymak ve aşiretlerin Türkmen olduğunu biliyoruz. Doğal olarak soydan gelmelik, Kızılbaş boylar arasında Türk soyunu korumuştur.<br />
4- Aleviliğin yazılı kaynakları Türkçedir<br />
<br />
Aleviliğin yazılı kaynakları (risaleler, buyruklar, erkannameler, cönkler vb.) Türkçe kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönemdeki Türkçenin bütün özelliklerini yansıtan bu metinler, yazıldıkları dönemin Türk toplumuna da ayna tutmaktadır. Bu bakımdan değerleri daha da artmaktadır.<br />
5- Alevi uluları ve örgütleyicileri Türk’tür<br />
<br />
Aleviliğin iki büyük merkezi olmuştur. Bunlardan birincisi Hacı Bektaş Dergâhı, ikincisi ise Erdebil Tekkesidir. Her iki merkezin kurucuları, başları ve bunların etrafında toplanan öncü kişilikleri Türk’tür. Özellikle Balkanlara kadar Yol’u yayan Hacı Bektaş’ın öğrencileri Türk ulularıdır.<br />
6- Alevi ozanları Türk’tür ve Türkçe yazmıştır<br />
<br />
13. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar (benim taramalarıma göre) 900 (dokuz yüz) kadar Kızılbaş-Bektaşi aşığının şiirleri günümüze kadar ulaşmıştır. Bunların (Arnavutça olan az kısmı hariç) tamamı Türkçe ile yazılmıştır. On binlere ulaşan bu zengin edebiyat ürününe, bugün bile birçok halk sahip değildir.<br />
7- Alevilerin sözlü soy kütüğü Türklüğü göstermektedir<br />
<br />
İran Azerbaycan’ından Balkanlara kadar (Arnavutlar hariç) bütün Aleviler, Horasan’dan geldiklerini ve Türk olduklarını bilir ve söylerler. Buna Tunceli ve çevre bölgelerde yaşayan ocaklar ve aşiretler de dâhildir. Bu sözlü soy kütüğü, kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır.<br />
8- Aleviliğin din dili Türkçedir<br />
<br />
Aleviliğin tarikat kapısındaki ibadeti olan Cem erkânı tamamen Türkçe icra edilir. Arapça okunan bazı ayetler hariç, baştan sona kadar bütün dualar vb Türkçedir. Tunceli ve çevre bölgelerde yaşayan Aleviler de günümüze kadar cem erkânlarını Türkçe icra etmişlerdir. Din dili olan diller; yayılır, genişler ve büyürler.<br />
9- Alevi dini terimlerin ve dini unvanların önemli kısmı Türkçedir<br />
<br />
Türkler, İslam’ı Farslar üzerinden öğrendikleri için dini terimlerin bir kısmı Arapça, bir kısmı ise Farsçadır. Ancak Alevilikte bugün bile canlı şekilde kullanılan yol, ocak, sürek, dede vb gibi çok sayıda dini terim ve unvan Türkçedir.<br />
10- Alevilerin dip kültürü, saf haldeki Türk kültürüdür<br />
<br />
Aleviler üzerinde yapılan halk bilimsel çalışmaların birçoğu Alevi kültürünün en saf haldeki Türk kültürü olduğu noktasında birleşmiştir. Özellikle İslam öncesi Türk kültürü ile güçlü bağları olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda Alevilik, kültür ile vahiy arasındaki ayrımı iyi korumuş ve diğer İslam milletlerine kendi kimliklerini koruyarak Müslüman kalmanın pratiğini sunmuştur.<br />
11- Alevilik Türkleşmektir<br />
<br />
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’daki faaliyetleri sonucunda bazı yerli toplumların “Türk olduğu” kaynaklarda ifade edilmiştir. Bunun dışında “Türk’e verilen” Hıristiyan çocukları Türk ailelerin yanında önce Türkleşmiş daha sonra Bektaşi tarikatına intisap etmiştir. Yeniçeriler böyle bir eğitimden geçmişti. İran’da Kızılbaş devletinin kurulmasından sonra Türkçe ve Türkleşme yaygınlaşmış, bu durum İrani halkları bile etkilemişti. Türkçe, İran’da ortak dil olmuştu. 20. yüzyılın başına kadar İran’ın bir Türk devleti olarak gelmesini sağlayan Kızılbaşların çalışmalarıdır.<br />
Sonsöz<br />
<br />
Alevilik; Türk kültürü ile İslam imanının aynı kapta ve ince bir denge içinde yaşanmasıdır. Alevilik; Türk kültürünü, günümüze zenginleşerek getirdiği gibi İslam imanını “gönül temizliği” temelinde ele almış, yobazlığa ve gericiliğe geçit vermemiştir. İmanı “sevgi” temelinde tanımlayan Alevi imanı, “kul hakkı”nı ön plana çıkararak insanın toplumla ve doğayla (yatay) ilişkisine dikkat kesilmiştir. Dindarlığın ölçüsünü ise kişinin imanını ikrarından sonra yatay ilişkisine göre değerlendirmiştir.<br />
<br />
Ali Rıza Özdemir<br />
<br />
<br />
millidusunce.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mahşerdeki Haller]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-mahserdeki-haller.html</link>
			<pubDate>Fri, 23 Mar 2018 21:22:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-mahserdeki-haller.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MAHŞERDE ON GRUBUN HALİ!<br />
Hz. Peygamberimizin buyruğuna göre ümmetten bazıları on farklı şekilde haşredilecektir;</span><br />
<br />
1-Söz dolaştıranlar: Maymun şeklinde...<br />
2-Haram yiyenler: Domuz şeklinde...<br />
3-Faiz yiyenler: Pejmorde ve dağınık şekilde...<br />
4-Zalim hakimler: Kör olarak...<br />
5-Kendisini beğenenler: Dilsiz ve sağır halde...<br />
6-Amelsiz alimler: Dillerini çiğneyecekler ve ağızlarından çirk ve irin dışarı dökülür halde...<br />
7-Komşusuna eziyet edenler: Elleri ve ayakları kesilmiş halde...<br />
8-İki kişiyi bir birine düşürenler: Ateşten dallara asılmış halde...<br />
9-Şehvet perestler, humus ve zekatını vermeyenler: Leşten daha kötü kokar halde...<br />
10-Kibirliler: Ateşten elbiseler giyerek...<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MAHŞERDE ON GRUBUN HALİ!<br />
Hz. Peygamberimizin buyruğuna göre ümmetten bazıları on farklı şekilde haşredilecektir;</span><br />
<br />
1-Söz dolaştıranlar: Maymun şeklinde...<br />
2-Haram yiyenler: Domuz şeklinde...<br />
3-Faiz yiyenler: Pejmorde ve dağınık şekilde...<br />
4-Zalim hakimler: Kör olarak...<br />
5-Kendisini beğenenler: Dilsiz ve sağır halde...<br />
6-Amelsiz alimler: Dillerini çiğneyecekler ve ağızlarından çirk ve irin dışarı dökülür halde...<br />
7-Komşusuna eziyet edenler: Elleri ve ayakları kesilmiş halde...<br />
8-İki kişiyi bir birine düşürenler: Ateşten dallara asılmış halde...<br />
9-Şehvet perestler, humus ve zekatını vermeyenler: Leşten daha kötü kokar halde...<br />
10-Kibirliler: Ateşten elbiseler giyerek...<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Rıza Kapısından Geçmek]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-riza-kapisindan-gecmek.html</link>
			<pubDate>Tue, 20 Mar 2018 23:44:51 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-riza-kapisindan-gecmek.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir talip , mürşid kapısına hizmet için gelir. Hizmetin ilk basamağı nefsin terbiyesi olan tekke temizliğinde görev alır. Talip olmak teslim-u rıza gerektir. Bir gün kalbinden " Allah'ım, nedir bu çektiklerim..? " diye geçirir. Bu düşüncesi mürşidine mağlum olduğu için, münasip bir dille o tekkeden kovulur.<br />
<br />
Bizimki düşer yollara... Akşama doğru bir şehrin ışıkları görülür. Bu şehre varır varmasına fakat, bu şehre girmenin üç şartı vardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- Allah’ın işine karışılmayacak.<br />
2-Kulun işine karışılmayacak.<br />
3-Yalan konuşulmayacak.</span><br />
<br />
Bu şehrin adı: Eyvallah'tır.<br />
Bizimki şartları kabul eder ve girer bu şehre. Hoş geldin derler, "eyvallah" der. Kalacak yer gösterirler " eyvallah" der. Hizmet verirler " eyvallah " der. Evlendirirler " eyvallah " der.<br />
Adam bir gün yolda yürürken sade giyimli bir genç kız ve süslü giyimli orta yaşlı bir kadın görür. Kalbinden "şu kadının haline bakın bu ne hal" der. Kadınlar bağırmaya başlar,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[b]" Yetişinn kulun işine karışan varrr".</span>[/b]<br />
Etraftan gelirler bir güzel döverler. Her tarafını kırarlar ve kan revan içinde hamalın küfesine koyup evine gönderirler.<br />
Küfede adam " Ey Allah’ım nedir bu başıma gelen..?" diye kalbinden geçirir. Hamal küfeyi yere atar ve bağırır<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">" Yetişinnnn Allah'ın işine karısan varrrr"</span><br />
etraftan koşup gelenler adamın sağlam kalan yerlerini de kırıp iyice döverler. Orada bırakırlar.<br />
Sürünerek evine giden adama kapıyı karısı açar. "N’oldu sana böyle" diye sorar. Bizimki " çok kötüyüm hanım, soran olursa evde yok de " der. Der demez kadın cama çıkıp<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yetişiiinnnn yalann söyleyenn biri varrr"</span><br />
diye bağırır. Etraftan koşup gelenlerden üçüncü bir dayak daha yer, bu sefer bayılıncaya kadar. Meğer bu şehirde kalptan geçenler karşıdakine mâlum olur hiç bir şey gizli kalmazmış.<br />
<br />
Adam acılar içinde bayılır ve bir müddet sonra mürşidinin huzurunda adap tutarken ayılır. Mürşidi ona tebessümle bakmaktadır.<br />
" Evladımm " der, " Daha Eyvallah Şehri’nde yaşamasını bilmiyorsun, Rızâ kapısından nasıl geçersin?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RIZÂ KAPISINDAN GEÇENLER, RIZÂYA RÂZI OLMAK İLE GEÇERLER…"</span><br />
<br />
Rızaya Razı Ol Hakka Kailsen<br />
Ara Bul Mürşidi Müşkülde İsen<br />
Hakikat Şehrine Yolcu Değilsen<br />
Ne Yolcuyu Eğle Ne Yolu İncit<br />
<br />
<br />
alıntıdır...<br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/alevilik-bektasilik-arastirmalari/60972-riza-kapisindan-gecmek.html#post169357" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/alevilik-be...post169357</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir talip , mürşid kapısına hizmet için gelir. Hizmetin ilk basamağı nefsin terbiyesi olan tekke temizliğinde görev alır. Talip olmak teslim-u rıza gerektir. Bir gün kalbinden " Allah'ım, nedir bu çektiklerim..? " diye geçirir. Bu düşüncesi mürşidine mağlum olduğu için, münasip bir dille o tekkeden kovulur.<br />
<br />
Bizimki düşer yollara... Akşama doğru bir şehrin ışıkları görülür. Bu şehre varır varmasına fakat, bu şehre girmenin üç şartı vardır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- Allah’ın işine karışılmayacak.<br />
2-Kulun işine karışılmayacak.<br />
3-Yalan konuşulmayacak.</span><br />
<br />
Bu şehrin adı: Eyvallah'tır.<br />
Bizimki şartları kabul eder ve girer bu şehre. Hoş geldin derler, "eyvallah" der. Kalacak yer gösterirler " eyvallah" der. Hizmet verirler " eyvallah " der. Evlendirirler " eyvallah " der.<br />
Adam bir gün yolda yürürken sade giyimli bir genç kız ve süslü giyimli orta yaşlı bir kadın görür. Kalbinden "şu kadının haline bakın bu ne hal" der. Kadınlar bağırmaya başlar,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[b]" Yetişinn kulun işine karışan varrr".</span>[/b]<br />
Etraftan gelirler bir güzel döverler. Her tarafını kırarlar ve kan revan içinde hamalın küfesine koyup evine gönderirler.<br />
Küfede adam " Ey Allah’ım nedir bu başıma gelen..?" diye kalbinden geçirir. Hamal küfeyi yere atar ve bağırır<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">" Yetişinnnn Allah'ın işine karısan varrrr"</span><br />
etraftan koşup gelenler adamın sağlam kalan yerlerini de kırıp iyice döverler. Orada bırakırlar.<br />
Sürünerek evine giden adama kapıyı karısı açar. "N’oldu sana böyle" diye sorar. Bizimki " çok kötüyüm hanım, soran olursa evde yok de " der. Der demez kadın cama çıkıp<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yetişiiinnnn yalann söyleyenn biri varrr"</span><br />
diye bağırır. Etraftan koşup gelenlerden üçüncü bir dayak daha yer, bu sefer bayılıncaya kadar. Meğer bu şehirde kalptan geçenler karşıdakine mâlum olur hiç bir şey gizli kalmazmış.<br />
<br />
Adam acılar içinde bayılır ve bir müddet sonra mürşidinin huzurunda adap tutarken ayılır. Mürşidi ona tebessümle bakmaktadır.<br />
" Evladımm " der, " Daha Eyvallah Şehri’nde yaşamasını bilmiyorsun, Rızâ kapısından nasıl geçersin?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">RIZÂ KAPISINDAN GEÇENLER, RIZÂYA RÂZI OLMAK İLE GEÇERLER…"</span><br />
<br />
Rızaya Razı Ol Hakka Kailsen<br />
Ara Bul Mürşidi Müşkülde İsen<br />
Hakikat Şehrine Yolcu Değilsen<br />
Ne Yolcuyu Eğle Ne Yolu İncit<br />
<br />
<br />
alıntıdır...<br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/alevilik-bektasilik-arastirmalari/60972-riza-kapisindan-gecmek.html#post169357" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/alevilik-be...post169357</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevilikte semahın anlam ve içeriği]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-alevilikte-semahin-anlam-ve-icerigi.html</link>
			<pubDate>Sun, 14 Jan 2018 17:32:05 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-alevilikte-semahin-anlam-ve-icerigi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor bu inancın mensupları.<br />
<br />
Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir. Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.<br />
<br />
Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.<br />
<br />
Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere, kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.<br />
<br />
Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar. Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür. Ana rahminde Kırkların tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.<br />
<br />
Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse, semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.<br />
<br />
Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir. <br />
<br />
Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola. Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”<br />
Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. <br />
<br />
Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.<br />
<br />
Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur, kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir. Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır. Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40. <br />
<br />
Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit mak***** seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak bu bir oluş anını kutlamıştır.<br />
<br />
Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir. Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde 40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir. Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir. Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.<br />
<br />
Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.<br />
<br />
Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.<br />
<br />
“Kırklar arş üstüne kurdular cemi<br />
Muhabbet hakkoldu sürdüler demi<br />
Balçıktan yarattı Mevla Adem’i<br />
Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;</span><br />
<br />
“Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.<br />
<br />
“Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.<br />
<br />
Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.<br />
<br />
Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.<br />
Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.<br />
<br />
Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Semah Nedir?</span><br />
<br />
Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.<br />
<br />
Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün, Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.<br />
Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir. Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.<br />
<br />
Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz. <br />
<br />
Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.<br />
<br />
Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.<br />
<br />
Semah normalde Cem'de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)<br />
<br />
Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.<br />
<br />
Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)<br />
Semahta kalbe, küfürlü içerikürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.<br />
<br />
Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır. <br />
Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.<br />
<br />
“Bütün evren semah döner<br />
Aşkından güneşler yanar<br />
Aslına ermektir hüner<br />
Beş vakitle avunmayız” (Hüdai)<br />
<br />
1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Semah Çeşitlerinden örnekler;</span><br />
<br />
1) KIRKLAR SEMAHI<br />
<br />
Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.<br />
<br />
Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.<br />
<br />
2) TURNALAR SEMAHI<br />
Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.<br />
<br />
“Yemen ellerinden beri gelirken<br />
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?<br />
Havanın yüzünde semah dönerken<br />
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”<br />
<br />
3) KIRAT SEMAHI<br />
Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.<br />
<br />
“Kırat bu dağları aşmalı bugün<br />
Dostun ellerine düşmeli bugün…”<br />
<br />
4) TAHTACI SEMAHI<br />
Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.<br />
Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.<br />
<br />
Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anl***** gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.<br />
<br />
5) TRAKYA SEMAHI<br />
Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.<br />
<br />
6) URFA SEMAHI<br />
Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.<br />
<br />
7) AFYON SEMAHI<br />
Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.<br />
<br />
8) RODOS SEMAHI<br />
Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.<br />
<br />
9) LADİK SEMAHI<br />
Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.<br />
Semaha şu deyişle başlanır:<br />
<br />
“Salını salını geldim köyüne<br />
Güzeller başıma toplansın diye<br />
Herkes sevdiğini almış yanına<br />
Güzeller pazarı kurulsun diye”<br />
<br />
10) HACIBEKTAŞ SEMAHI<br />
Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.<br />
<br />
Söylenen nefeslerden birisi:<br />
“Değişmek istemem bin peygambere<br />
Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.<br />
<br />
11) HUBYAR SEMAHI<br />
5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.<br />
Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.<br />
Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.<br />
<br />
“Beylerimiz elvan gönül üstüne<br />
Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya<br />
Urum abdalları postun eğnine<br />
Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”<br />
<br />
12) Kürt Alevileri Semahları; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Semah etmek, ibadet etmektir.</span><br />
<br />
Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir. Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.<br />
<br />
“Vardım kırklar meydanına<br />
Gel berü hey can dediler<br />
Yüz sürdüm ayaklarına<br />
Gir işte meydan dediler<br />
<br />
Kırklar bir yerde durdular<br />
Yerlerinden yer verdiler<br />
Meydana sofra serdiler<br />
El lokmaya sun dediler<br />
<br />
Gir semaha aşk ile Hakk’a<br />
Silinsin pak olsun ayna<br />
Kırk yıl bir kazanda kayna<br />
Daha çiğsin yan dediler” (Şah Hatayi)<br />
<br />
Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.<br />
<br />
“Ay Ali’dir gün Muhammed<br />
Üç yüz altmış altı sünnet<br />
Balıklar da suya hasret<br />
Çarh dönerler göl içinde<br />
<br />
Göl içinde çarha döner<br />
Susuzluktan bağrı yanar<br />
Müminler secdeye iner<br />
Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)<br />
<br />
Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.<br />
<br />
12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.<br />
<br />
Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.<br />
<br />
Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır. Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.<br />
<br />
Yararlanılan kaynaklar ;<br />
* Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )<br />
* Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)<br />
* Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)<br />
* Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)<br />
* Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)<br />
* Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)<br />
<br />
<br />
Kaynak: enginerkiner.org</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor bu inancın mensupları.<br />
<br />
Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir. Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.<br />
<br />
Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.<br />
<br />
Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere, kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.<br />
<br />
Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar. Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür. Ana rahminde Kırkların tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.<br />
<br />
Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse, semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.<br />
<br />
Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir. <br />
<br />
Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola. Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”<br />
Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. <br />
<br />
Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.<br />
<br />
Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur, kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir. Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır. Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40. <br />
<br />
Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit mak***** seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak bu bir oluş anını kutlamıştır.<br />
<br />
Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir. Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde 40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir. Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir. Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.<br />
<br />
Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.<br />
<br />
Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.<br />
<br />
“Kırklar arş üstüne kurdular cemi<br />
Muhabbet hakkoldu sürdüler demi<br />
Balçıktan yarattı Mevla Adem’i<br />
Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;</span><br />
<br />
“Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.<br />
<br />
“Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.<br />
<br />
Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.<br />
<br />
Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.<br />
Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.<br />
<br />
Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Semah Nedir?</span><br />
<br />
Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.<br />
<br />
Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün, Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.<br />
Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir. Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.<br />
<br />
Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz. <br />
<br />
Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.<br />
<br />
Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.<br />
<br />
Semah normalde Cem'de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)<br />
<br />
Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.<br />
<br />
Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)<br />
Semahta kalbe, küfürlü içerikürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.<br />
<br />
Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır. <br />
Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.<br />
<br />
“Bütün evren semah döner<br />
Aşkından güneşler yanar<br />
Aslına ermektir hüner<br />
Beş vakitle avunmayız” (Hüdai)<br />
<br />
1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Semah Çeşitlerinden örnekler;</span><br />
<br />
1) KIRKLAR SEMAHI<br />
<br />
Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.<br />
<br />
Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.<br />
<br />
2) TURNALAR SEMAHI<br />
Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.<br />
<br />
“Yemen ellerinden beri gelirken<br />
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?<br />
Havanın yüzünde semah dönerken<br />
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”<br />
<br />
3) KIRAT SEMAHI<br />
Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.<br />
<br />
“Kırat bu dağları aşmalı bugün<br />
Dostun ellerine düşmeli bugün…”<br />
<br />
4) TAHTACI SEMAHI<br />
Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.<br />
Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.<br />
<br />
Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anl***** gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.<br />
<br />
5) TRAKYA SEMAHI<br />
Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.<br />
<br />
6) URFA SEMAHI<br />
Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.<br />
<br />
7) AFYON SEMAHI<br />
Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.<br />
<br />
8) RODOS SEMAHI<br />
Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.<br />
<br />
9) LADİK SEMAHI<br />
Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.<br />
Semaha şu deyişle başlanır:<br />
<br />
“Salını salını geldim köyüne<br />
Güzeller başıma toplansın diye<br />
Herkes sevdiğini almış yanına<br />
Güzeller pazarı kurulsun diye”<br />
<br />
10) HACIBEKTAŞ SEMAHI<br />
Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.<br />
<br />
Söylenen nefeslerden birisi:<br />
“Değişmek istemem bin peygambere<br />
Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.<br />
<br />
11) HUBYAR SEMAHI<br />
5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.<br />
Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.<br />
Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.<br />
<br />
“Beylerimiz elvan gönül üstüne<br />
Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya<br />
Urum abdalları postun eğnine<br />
Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”<br />
<br />
12) Kürt Alevileri Semahları; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Semah etmek, ibadet etmektir.</span><br />
<br />
Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir. Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.<br />
<br />
“Vardım kırklar meydanına<br />
Gel berü hey can dediler<br />
Yüz sürdüm ayaklarına<br />
Gir işte meydan dediler<br />
<br />
Kırklar bir yerde durdular<br />
Yerlerinden yer verdiler<br />
Meydana sofra serdiler<br />
El lokmaya sun dediler<br />
<br />
Gir semaha aşk ile Hakk’a<br />
Silinsin pak olsun ayna<br />
Kırk yıl bir kazanda kayna<br />
Daha çiğsin yan dediler” (Şah Hatayi)<br />
<br />
Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.<br />
<br />
“Ay Ali’dir gün Muhammed<br />
Üç yüz altmış altı sünnet<br />
Balıklar da suya hasret<br />
Çarh dönerler göl içinde<br />
<br />
Göl içinde çarha döner<br />
Susuzluktan bağrı yanar<br />
Müminler secdeye iner<br />
Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)<br />
<br />
Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.<br />
<br />
12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.<br />
<br />
Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.<br />
<br />
Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır. Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.<br />
<br />
Yararlanılan kaynaklar ;<br />
* Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )<br />
* Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)<br />
* Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)<br />
* Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)<br />
* Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)<br />
* Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)<br />
<br />
<br />
Kaynak: enginerkiner.org</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Ali ve hz. Ali´ye kanber olmak]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-hz-ali-ve-hz-ali%C2%B4ye-kanber-olmak.html</link>
			<pubDate>Mon, 30 Oct 2017 23:49:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-hz-ali-ve-hz-ali%C2%B4ye-kanber-olmak.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">*<br />
Bu gün bize Pir geldi<br />
Gülleri taze geldi<br />
Önü sıra Kanber´i<br />
Aliyel Mürteza geldi<br />
.<br />
Eyvallah Şah´ım eyvallah<br />
Hakk la ilahe illallah<br />
Sen Ali´msin güzel Şah <br />
Şah´ım Eyvallah eyvallah. <br />
*</span><br />
Bir gün Hz. Ali: “Bana bir Kanber lazım, Ehlibeyt´e candan bağlı bir kişi arıyorum, yarın bana Kanber´lik yapacak biri varsa mescide gelsin” dedi.<br />
Ertesi gün bir baktı ki mescidin kapısı mahşer yeri gibi doldu. Şah-ı Merdan´a dost görünen kadın erkek herkes dört sıra olmuş kuyruk oluşturmuş, kuyruğun bir ucu mescitte diğer bir ucu Medine´nin dışına taşmış. <br />
.<br />
Hz. Şah-ı Merdan kimsenin gönlünü kırmadan, hepsini ayrı ayrı hal hatır ettikten sonra orda bulunanlara: “Ey mümin kardeşler ve müslim bacılar bana gösterdiğiniz ilgiden dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Yalnız benim küçük bir imtihanım var, bu imtihanı kim kazanırsa bana Kanber ancak o olacak” dedi ve devam etti: “Peşim sıra gelin baka- lım Hakk neyler, gerçek dost ve çıkar dostları burda belli olacaktır” dedi.<br />
Hep beraber Hz. Şah-ı Merdan Ali önde onlar da arkada bir yahudi mahallesine geldiler. Yahudi bir fırıncı, fırını alışlamış ki fırının içi nar gibi olmuş, ekmek pişirmek için durmadan odun atıyor ve fırının ağzından ateş dışarlara taşıyor.<br />
Hz. Ali fırının önünde durup arkasından gelen insanlara şöyle seslenir: “Dostlar işte benim imtahanım burasıdır. Bana kanberlik yapmak isteyen işte şu yanan fırına girip önce kalbini temizleyip sonra pişecektir. Buyurun sizi bekliyo- rum” dedi.<br />
Bir anda işin rengi değişti. Fırının ateşini görenler:<br />
Kimi: “Ya Ali kusura bakma” diye mırıldanmaya başladılar.<br />
Kimi: “Yaşım genç” dedi.<br />
Kimi: “Anam babam bakıma muhtaç” dedi.<br />
Kimi: “Yaşamak istiyorum” dedi.<br />
Velhasıl fırının önünde hiç kimse kalmadı. O kocaman topluluk bir anda karın güneşte erimesi gibi eridi ve hepsi gittiler.<br />
.<br />
Kuyruğun en arkasında Kanber yer almıştı. Kanber´in önünde bir anda tek bir kişi kalmadı, Kanber fırının önüne kadar geldi. Hz. Ali ve Kanber´den başka kimse yoktu.<br />
Orada bulunan Yahudiler bu olayı derin bir hayret içinde izliyorlardı.<br />
Hz. Ali Kanber´e baktı: “Kanber sen ne dersin, benim için bu fırına girermisin?” diye sordu.<br />
Kanber, Şah-ı Merdan´ın ayaklarına kapanarak: “Ya Şah´ım canım kanım sana feda olsun bana kısa bir müsade ver hemen geleyim, sen beni burda bekle” dedi.<br />
.<br />
Kanber sanki büyük bir servet bulmuş gibi hem koşuyor hem: “Elhamdülillah, Ali cennetin kapısını bize açtı” diyordu.<br />
Doğruca evine geldi ve Dilfuruz´a şöyle seslendi: “Dilfuruz durma birlikte çocuklarımızı al gidelim, Hz. Şah-ı Merdan cennetin kapısını bize açtı, o kapı kapanmadan yetişelim” dedi.<br />
Kısa zamanda Kanber, Dilfuruz ve iki yavrusu Hz. Ali´nin yanına koşar adımlarla geldiler. Dilfuruz fırının önüne gelince: “Ya Ali niçin burda bekliyorsun?” diye sordu.<br />
Hz. Ali: “Beni seven dostların imtihan için fırına girme- lerini istedim, Kanber´de koşarak sizleri getirdi. Sen ne dersin Dilfuruz bacı, burda zor yok istersen vazgeçebi- lirsin” dedi.<br />
Dilfuruz bacı güldü ve şöyle dedi: “Ey yüceler yücesi, gönüller sultanı senin için değil bir canımı bin canım olsa hepsini feda ederim. Senin açtığın kapı bizlere ateşin kapısı değil cennetin kapısıdır” dedi.<br />
Kanber´e dönerek: “Ya Kanber, Şah-ı Merdan kapıyı sana açtı ama önce yavrularımla ben gireceğim” dedi.<br />
Çocuklarının elinden tutarak: “Ya Rabb, şahidim ol Ehlibeyt için bu canlarımızı onlara armağan ediyoruz. Hz. Şah´ımızın şefaatından bizi mahrum etme” dedi ve çocukları ile birlikte Dilfuruz fırına girdi, peşindende Kanber girdi.<br />
Bunu seyreden yahudiler Hz. Ali´ye büyük suçlama getirerek: “Sen seni sevenleri yakmakla büyük günah ettin” dediler.<br />
Hz. Ali güldü: “Onlara cehennem ateşi haram oldu, onların gönülleri pak ve yüzleri ak oldu”dedi.<br />
Hz. Şah tekbir getirdi kudret elini fırına soktu, ateş bir gül bahçesi oldu. Kanber ile Dilfuruz Hz. Şah-ı Merdan´ın kudret elinden nasiplerini aldılar. Fırının kapağı açıldığında içinde güller, laleler, sünbüller açılmış, bülbüller şakıyordu. Sanki fırın değil cennetin gül bahçesi olmuştu.<br />
Fırının kapısını açtılar güllerin ve çiçeklerin içinden Kanber ve ailesi sağlam çıkınca, yahudiler geldi Hz. Ali´nin ayaklarına kapandı imana geldiler. Kanber, Dilfuruz ve çocukları Hz. Şah´ın ayaklarına yüzler sürdüler.<br />
*<br />
İşte; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">´Her Kanber´im diyen Kanber olamaz, Şah-ı Merdan için can vermeyince´ sözcüğü burdan kalmıştır. Candan geçmeyen cananı bulamaz, işte Hz. Ali´nin Kanber´i böyle bir imtihan neticesi seçilmiştir.</span><br />
*<br />
<br />
alıntıdır..</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">*<br />
Bu gün bize Pir geldi<br />
Gülleri taze geldi<br />
Önü sıra Kanber´i<br />
Aliyel Mürteza geldi<br />
.<br />
Eyvallah Şah´ım eyvallah<br />
Hakk la ilahe illallah<br />
Sen Ali´msin güzel Şah <br />
Şah´ım Eyvallah eyvallah. <br />
*</span><br />
Bir gün Hz. Ali: “Bana bir Kanber lazım, Ehlibeyt´e candan bağlı bir kişi arıyorum, yarın bana Kanber´lik yapacak biri varsa mescide gelsin” dedi.<br />
Ertesi gün bir baktı ki mescidin kapısı mahşer yeri gibi doldu. Şah-ı Merdan´a dost görünen kadın erkek herkes dört sıra olmuş kuyruk oluşturmuş, kuyruğun bir ucu mescitte diğer bir ucu Medine´nin dışına taşmış. <br />
.<br />
Hz. Şah-ı Merdan kimsenin gönlünü kırmadan, hepsini ayrı ayrı hal hatır ettikten sonra orda bulunanlara: “Ey mümin kardeşler ve müslim bacılar bana gösterdiğiniz ilgiden dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Yalnız benim küçük bir imtihanım var, bu imtihanı kim kazanırsa bana Kanber ancak o olacak” dedi ve devam etti: “Peşim sıra gelin baka- lım Hakk neyler, gerçek dost ve çıkar dostları burda belli olacaktır” dedi.<br />
Hep beraber Hz. Şah-ı Merdan Ali önde onlar da arkada bir yahudi mahallesine geldiler. Yahudi bir fırıncı, fırını alışlamış ki fırının içi nar gibi olmuş, ekmek pişirmek için durmadan odun atıyor ve fırının ağzından ateş dışarlara taşıyor.<br />
Hz. Ali fırının önünde durup arkasından gelen insanlara şöyle seslenir: “Dostlar işte benim imtahanım burasıdır. Bana kanberlik yapmak isteyen işte şu yanan fırına girip önce kalbini temizleyip sonra pişecektir. Buyurun sizi bekliyo- rum” dedi.<br />
Bir anda işin rengi değişti. Fırının ateşini görenler:<br />
Kimi: “Ya Ali kusura bakma” diye mırıldanmaya başladılar.<br />
Kimi: “Yaşım genç” dedi.<br />
Kimi: “Anam babam bakıma muhtaç” dedi.<br />
Kimi: “Yaşamak istiyorum” dedi.<br />
Velhasıl fırının önünde hiç kimse kalmadı. O kocaman topluluk bir anda karın güneşte erimesi gibi eridi ve hepsi gittiler.<br />
.<br />
Kuyruğun en arkasında Kanber yer almıştı. Kanber´in önünde bir anda tek bir kişi kalmadı, Kanber fırının önüne kadar geldi. Hz. Ali ve Kanber´den başka kimse yoktu.<br />
Orada bulunan Yahudiler bu olayı derin bir hayret içinde izliyorlardı.<br />
Hz. Ali Kanber´e baktı: “Kanber sen ne dersin, benim için bu fırına girermisin?” diye sordu.<br />
Kanber, Şah-ı Merdan´ın ayaklarına kapanarak: “Ya Şah´ım canım kanım sana feda olsun bana kısa bir müsade ver hemen geleyim, sen beni burda bekle” dedi.<br />
.<br />
Kanber sanki büyük bir servet bulmuş gibi hem koşuyor hem: “Elhamdülillah, Ali cennetin kapısını bize açtı” diyordu.<br />
Doğruca evine geldi ve Dilfuruz´a şöyle seslendi: “Dilfuruz durma birlikte çocuklarımızı al gidelim, Hz. Şah-ı Merdan cennetin kapısını bize açtı, o kapı kapanmadan yetişelim” dedi.<br />
Kısa zamanda Kanber, Dilfuruz ve iki yavrusu Hz. Ali´nin yanına koşar adımlarla geldiler. Dilfuruz fırının önüne gelince: “Ya Ali niçin burda bekliyorsun?” diye sordu.<br />
Hz. Ali: “Beni seven dostların imtihan için fırına girme- lerini istedim, Kanber´de koşarak sizleri getirdi. Sen ne dersin Dilfuruz bacı, burda zor yok istersen vazgeçebi- lirsin” dedi.<br />
Dilfuruz bacı güldü ve şöyle dedi: “Ey yüceler yücesi, gönüller sultanı senin için değil bir canımı bin canım olsa hepsini feda ederim. Senin açtığın kapı bizlere ateşin kapısı değil cennetin kapısıdır” dedi.<br />
Kanber´e dönerek: “Ya Kanber, Şah-ı Merdan kapıyı sana açtı ama önce yavrularımla ben gireceğim” dedi.<br />
Çocuklarının elinden tutarak: “Ya Rabb, şahidim ol Ehlibeyt için bu canlarımızı onlara armağan ediyoruz. Hz. Şah´ımızın şefaatından bizi mahrum etme” dedi ve çocukları ile birlikte Dilfuruz fırına girdi, peşindende Kanber girdi.<br />
Bunu seyreden yahudiler Hz. Ali´ye büyük suçlama getirerek: “Sen seni sevenleri yakmakla büyük günah ettin” dediler.<br />
Hz. Ali güldü: “Onlara cehennem ateşi haram oldu, onların gönülleri pak ve yüzleri ak oldu”dedi.<br />
Hz. Şah tekbir getirdi kudret elini fırına soktu, ateş bir gül bahçesi oldu. Kanber ile Dilfuruz Hz. Şah-ı Merdan´ın kudret elinden nasiplerini aldılar. Fırının kapağı açıldığında içinde güller, laleler, sünbüller açılmış, bülbüller şakıyordu. Sanki fırın değil cennetin gül bahçesi olmuştu.<br />
Fırının kapısını açtılar güllerin ve çiçeklerin içinden Kanber ve ailesi sağlam çıkınca, yahudiler geldi Hz. Ali´nin ayaklarına kapandı imana geldiler. Kanber, Dilfuruz ve çocukları Hz. Şah´ın ayaklarına yüzler sürdüler.<br />
*<br />
İşte; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">´Her Kanber´im diyen Kanber olamaz, Şah-ı Merdan için can vermeyince´ sözcüğü burdan kalmıştır. Candan geçmeyen cananı bulamaz, işte Hz. Ali´nin Kanber´i böyle bir imtihan neticesi seçilmiştir.</span><br />
*<br />
<br />
alıntıdır..</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>