<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Alevi Forum - Bektaşilik]]></title>
		<link>https://www.aleviforum.net/</link>
		<description><![CDATA[Alevi Forum - https://www.aleviforum.net]]></description>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 10:07:10 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Hacıbektaş'a Gelişinin 97.Yılı Kutlu Olsun...!]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-un-hacibektas-a-gelisinin-97-yili-kutlu-olsun.html</link>
			<pubDate>Thu, 22 Dec 2016 14:56:25 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-un-hacibektas-a-gelisinin-97-yili-kutlu-olsun.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mustafa Kemal <br />
Atatürk’ün Hacıbektaş’a Gelişi:</span><br />
<br />
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, yurdu düşman işgalinden kurtararak tam bağımsız bir devlet kurmak için başlattıkları ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için, tüm Anadolu insanını bir amaç etrafında birleştirmenin gerekliliğine inanıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, Alevilerin sayıca ne kadar önemli olduğunun ve yüzyıllardır Osmanlı idaresine olan muhalefetlerinin bilincindeydi. Bu amaçla onları kazanmak için girişimlere başladılar. Mustafa Kemal Paşa, 26 Haziran 1919 tarihinde Konya II. Ordu Müfettişliğine şu mesajı yolladı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tokat ve çevresinin İslam nüfusunun % 80'i, Amasya çevresinin de önemli bir bölümü Alevi mezhepli ve Kırşehir'de Baba Efendi hazretlerine çok bağlıdırlar. Baba Efendi, ülkenin ve ulusal bağımsızlığın bugünkü güçlüklerini görmekte ve yargılamakta gerçekten yeteneklidir. Bu nedenle, güvenli kimseleri görüştürerek kendilerinin uygun gördüğü "Ulusal hakları koruma" ve "Başka ülkeye bağlanmama" derneklerini destekleyecek birkaç mektup yazdırılarak buralardaki etkili Alevilerin Sivas'a gönderilmesini pek yararlı görüyorum. Bu konuda içten yardımlarınızı dilerim.<br />
3. Ordu Müfettişi Fahri Yaver<br />
Mustafa Kemal</span><br />
<br />
<br />
Sivas Kongresi sonrası yürütülecek bağımsızlık mücadelesine, merkez olarak Ankara seçilmişti. Bu kongrenin yürütme organı durumunda olan Temsil Heyeti, Ankara'ya gitmeden önce Hacıbektaş'a uğrayıp, bu nüfuzlu merkezin kesin desteğini sağlamak istiyordu. Milli Mücadele ve Cumhuriyet yıllarında Mustafa Kemal’in yanında olan Mazhar Müfit Kansu (1873-1948)’ nun, “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla, 4 Mart 1948 den itibaren “Son Telgraf” gazetesinde bölümler halinde yayınlanan ve 1966 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından iki ciltte toplanarak yayınlanan anılarında, Mustafa Kemal’in Hacıbektaş’a geliş nedeni şöyle aktarılıyor:<br />
<br />
"Çünkü Hacıbektaş'a da uğranılacaktı. Bu mühim bir merkezdi. Bütün Anadolu'daki üç, dört milyondan daha ziyade miktara baliğ olan Alevilerin merbut bulundukları Çelebi, Hacıbektaş kariyesinde oturmakta idi. O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ve Dedebaba Postu Vekili Niyazi Salih Baba idi. Milyonlara varan Alevi-Bektaşiler, gerçi bitaraf bir vaziyette görülüyorsa da bunlar, Çelebi'nin, Dedebaba Vekili'nin emir ve iradesine tabi olduklarından bu zat ile görüşmek, onları tarafımıza çekmek için gerekliydi..."<br />
<br />
21 Aralık'ta Mucur'a gelen heyet, Mucur Kaymakamı Cevat Bey'i de alarak 22 Aralık 1919 günü Hacıbektaş'a geldi. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Orbay, Mazhar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Alfred Rüstem, Dr.Refik Saydam, Hakkı Behiç, Cevat Abbas Gürer, Şeyh Fevzi Efendi, Muzaffer Kılıç, Bedri Bey'den oluşan heyet, o sırada Dedebaba Postunda oturan Salih Niyazi Dedebaba tarafından bir çiftlikte karşılandı.<br />
<br />
Mustafa Kemal ve heyet üyeleri, Hacıbektaş'a geldiklerinde, önce Çelebi Cemalettin Efendiyi ziyaret ettiler. Çelebi Cemalettin Efendi ile bağımsızlık mücadelesi konuşuldu. Hacıbektaş görüşmesindeki en ilginç konuşmayı sonradan Veliyettin Çelebi (1868-1940) şöyle aktarmıştır:<br />
<br />
Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa'ya; "Paşa Hazretleri, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allahın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz?" diye sordu. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine,"O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri" diye yanıtladı.<br />
<br />
Mazhar Müfit Kansu’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla yayınlanan anılarında yer alan aşağıdaki cümlelerde, Veliyettin Çelebi'nin anlatımının doğruluğunu göstermektedir:<br />
<br />
”Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lazım gelen talimatı vereceğini vaat etti. Paşa’nın, vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilat, Çelebi’nin nazarı dikkatini celbetti. Hatta Çelebi, daha ileri giderek, cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdiyse de, Paşa, zamanı olmayan bu mühim mesele için müspet veya menfi bir cevap vermeyerek, gayet tedbirli bir suretle müzakereyi idare etti. Anlaşılıyor ki Cemalettin Efendi cumhuriyete taraftar; hele Salih Baba, hür fikirli, çok ileri bir zat.”22 Aralık günü, Çelebi Cemalettin Efendi tarafından ağırlanan Mustafa Kemal Paşa, o geceyi Çelebi Cemalettin'in evinde geçirdi. Ertesi gün, Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ve Dergah ziyaret edildi. Hacı Bektaş Dergahı, Mustafa Kemal ve diğer heyet üyelerine çok sıcak davrandı. Dergahta, Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diğer ileri gelenlerle özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda bağımsızlık mücadelesi konuşuldu.<br />
<br />
Samsun'dan başlatılan bağımsızlık mücadelesine, Alevi-Bektaşi toplumu tam destek vermişlerdir. Değişik kaynaklarda, Alevi ve Bektaşilerin Ulusal Kurtuluş Savaşına ayni ve nakdi yardımlarla destek olduklarına dair bilgiler de yer almaktadır.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mustafa Kemal <br />
Atatürk’ün Hacıbektaş’a Gelişi:</span><br />
<br />
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, yurdu düşman işgalinden kurtararak tam bağımsız bir devlet kurmak için başlattıkları ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için, tüm Anadolu insanını bir amaç etrafında birleştirmenin gerekliliğine inanıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, Alevilerin sayıca ne kadar önemli olduğunun ve yüzyıllardır Osmanlı idaresine olan muhalefetlerinin bilincindeydi. Bu amaçla onları kazanmak için girişimlere başladılar. Mustafa Kemal Paşa, 26 Haziran 1919 tarihinde Konya II. Ordu Müfettişliğine şu mesajı yolladı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tokat ve çevresinin İslam nüfusunun % 80'i, Amasya çevresinin de önemli bir bölümü Alevi mezhepli ve Kırşehir'de Baba Efendi hazretlerine çok bağlıdırlar. Baba Efendi, ülkenin ve ulusal bağımsızlığın bugünkü güçlüklerini görmekte ve yargılamakta gerçekten yeteneklidir. Bu nedenle, güvenli kimseleri görüştürerek kendilerinin uygun gördüğü "Ulusal hakları koruma" ve "Başka ülkeye bağlanmama" derneklerini destekleyecek birkaç mektup yazdırılarak buralardaki etkili Alevilerin Sivas'a gönderilmesini pek yararlı görüyorum. Bu konuda içten yardımlarınızı dilerim.<br />
3. Ordu Müfettişi Fahri Yaver<br />
Mustafa Kemal</span><br />
<br />
<br />
Sivas Kongresi sonrası yürütülecek bağımsızlık mücadelesine, merkez olarak Ankara seçilmişti. Bu kongrenin yürütme organı durumunda olan Temsil Heyeti, Ankara'ya gitmeden önce Hacıbektaş'a uğrayıp, bu nüfuzlu merkezin kesin desteğini sağlamak istiyordu. Milli Mücadele ve Cumhuriyet yıllarında Mustafa Kemal’in yanında olan Mazhar Müfit Kansu (1873-1948)’ nun, “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla, 4 Mart 1948 den itibaren “Son Telgraf” gazetesinde bölümler halinde yayınlanan ve 1966 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından iki ciltte toplanarak yayınlanan anılarında, Mustafa Kemal’in Hacıbektaş’a geliş nedeni şöyle aktarılıyor:<br />
<br />
"Çünkü Hacıbektaş'a da uğranılacaktı. Bu mühim bir merkezdi. Bütün Anadolu'daki üç, dört milyondan daha ziyade miktara baliğ olan Alevilerin merbut bulundukları Çelebi, Hacıbektaş kariyesinde oturmakta idi. O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ve Dedebaba Postu Vekili Niyazi Salih Baba idi. Milyonlara varan Alevi-Bektaşiler, gerçi bitaraf bir vaziyette görülüyorsa da bunlar, Çelebi'nin, Dedebaba Vekili'nin emir ve iradesine tabi olduklarından bu zat ile görüşmek, onları tarafımıza çekmek için gerekliydi..."<br />
<br />
21 Aralık'ta Mucur'a gelen heyet, Mucur Kaymakamı Cevat Bey'i de alarak 22 Aralık 1919 günü Hacıbektaş'a geldi. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Orbay, Mazhar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Alfred Rüstem, Dr.Refik Saydam, Hakkı Behiç, Cevat Abbas Gürer, Şeyh Fevzi Efendi, Muzaffer Kılıç, Bedri Bey'den oluşan heyet, o sırada Dedebaba Postunda oturan Salih Niyazi Dedebaba tarafından bir çiftlikte karşılandı.<br />
<br />
Mustafa Kemal ve heyet üyeleri, Hacıbektaş'a geldiklerinde, önce Çelebi Cemalettin Efendiyi ziyaret ettiler. Çelebi Cemalettin Efendi ile bağımsızlık mücadelesi konuşuldu. Hacıbektaş görüşmesindeki en ilginç konuşmayı sonradan Veliyettin Çelebi (1868-1940) şöyle aktarmıştır:<br />
<br />
Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa'ya; "Paşa Hazretleri, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allahın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz?" diye sordu. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine,"O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri" diye yanıtladı.<br />
<br />
Mazhar Müfit Kansu’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla yayınlanan anılarında yer alan aşağıdaki cümlelerde, Veliyettin Çelebi'nin anlatımının doğruluğunu göstermektedir:<br />
<br />
”Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lazım gelen talimatı vereceğini vaat etti. Paşa’nın, vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilat, Çelebi’nin nazarı dikkatini celbetti. Hatta Çelebi, daha ileri giderek, cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdiyse de, Paşa, zamanı olmayan bu mühim mesele için müspet veya menfi bir cevap vermeyerek, gayet tedbirli bir suretle müzakereyi idare etti. Anlaşılıyor ki Cemalettin Efendi cumhuriyete taraftar; hele Salih Baba, hür fikirli, çok ileri bir zat.”22 Aralık günü, Çelebi Cemalettin Efendi tarafından ağırlanan Mustafa Kemal Paşa, o geceyi Çelebi Cemalettin'in evinde geçirdi. Ertesi gün, Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ve Dergah ziyaret edildi. Hacı Bektaş Dergahı, Mustafa Kemal ve diğer heyet üyelerine çok sıcak davrandı. Dergahta, Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diğer ileri gelenlerle özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda bağımsızlık mücadelesi konuşuldu.<br />
<br />
Samsun'dan başlatılan bağımsızlık mücadelesine, Alevi-Bektaşi toplumu tam destek vermişlerdir. Değişik kaynaklarda, Alevi ve Bektaşilerin Ulusal Kurtuluş Savaşına ayni ve nakdi yardımlarla destek olduklarına dair bilgiler de yer almaktadır.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hacı Bektaş-ı Veli'nin ölüm günü]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-nin-olum-gunu.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:18:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-nin-olum-gunu.html</guid>
			<description><![CDATA[Türk Ansilopedisi’nde:<br />
<br />
<br />
‘’...691 H. (1291-1292 M.) yılında düzenlenmiş bir vakfiyede Hz.Hünkär El´Merhum bahsedilmesi nahazet 697 H. (1297´1298 M-) tarihli diğer bir vakfiyyede <br />
<br />
Karahöyüğe Hacıbektäş nahiyesi denmesi ve Hz.Hünkar Veli hazretleri hakkında ‘’Kuddise sırruhü sırrı kutlu olsun’’ kaydının bulunması ,Hz.Hünkär hazretlerinin bu tarihlerden önce Hakka yürüdğünü kesin olarak gösterir’’mealinde bir kayıt vardır... <br />
<br />
<br />
Hz.Hünkär ,Talik yazılı B.yazması Vilayetnäme”de s-364”de şöyle bir bölüm var. Hz.Pir son sözlerini dile getirir. <br />
<br />
<br />
Didi kim İsmail’im dinle sözüm,<br />
Has Halifemsin benim kendi özüm.<br />
Rüz Pençsenbih bugün (olup) dürür ,<br />
Gidersem ben tutma as düğün dürür.<br />
<br />
<br />
<br />
Yukardaki dörtlükte geçen ‘’Rüz Pençsenbih’’ sözlerinden Hz.Pir’in bir Perşembe günü Hakk’a yürüdüğü anlamını vermektedir. Tabiki buna benzer çok belgeler bulmak mümkündür. Perşembe günü hakka yürüyeceğini bildiğinden ,Sarı İsmail’den , gürüldü ağıt istemediğini sessiz davranmasını , osırada gelecek bozatlı bir atlı ile son hazırlıkları yapmasını söyler ve sözlerine şunlları ekler. <br />
<br />
‘’...Dünyanın gidişi budur. Gelen gider, Sende hizmet eyle, sofra yay Himmet dilersen cömertlik et. Hak, Murtezädä“dan (H.Ali“den) erlik göstermesini keramet işlemesini istediklerinde Kanber’e Sofra’yı yay’’ buyurmuştur. Benden kısve giyen mürid konuk istesin , konuğa hizmet itsün, şeytan gibi kendisini görmesün , kimsenin yatan itini kaldırmasın, kimseye ululanmasın, hased itmesin<br />
<br />
Bundan sonra ‘’yedinci’’ ve ‘’kırkıncı’’ günleri helva döktürmesini de vasiyet etmiştir. <br />
<br />
<br />
Bazı kaynaklar gelen bozatlı yüzü yeşil peçe ile örtülüdür. Bazı yazmalar , bunu Hz.Hızır ,diye lanse eder. Bazılarıda Sarı İsmail Sultan derler<br />
<br />
Tüm hizmetler bittikten sonra Bozatlı zatın gidişinden önce yanına yaklaşarak : <br />
<br />
‘’Yıkadığınız zät Hakk’ıyyçün, kimsin’’ diye sorar O da yüzündeki peçeyi kaldırır.<br />
<br />
İsmail Sarı , bir anda şaşırır. <br />
<br />
Hz.Hükar’ın ta kendisidir. ‘’Beni bağışla Hünkärım otuz üç yıldır hizmetindeyim, seni bilememişim’’ der.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türk Ansilopedisi’nde:<br />
<br />
<br />
‘’...691 H. (1291-1292 M.) yılında düzenlenmiş bir vakfiyede Hz.Hünkär El´Merhum bahsedilmesi nahazet 697 H. (1297´1298 M-) tarihli diğer bir vakfiyyede <br />
<br />
Karahöyüğe Hacıbektäş nahiyesi denmesi ve Hz.Hünkar Veli hazretleri hakkında ‘’Kuddise sırruhü sırrı kutlu olsun’’ kaydının bulunması ,Hz.Hünkär hazretlerinin bu tarihlerden önce Hakka yürüdğünü kesin olarak gösterir’’mealinde bir kayıt vardır... <br />
<br />
<br />
Hz.Hünkär ,Talik yazılı B.yazması Vilayetnäme”de s-364”de şöyle bir bölüm var. Hz.Pir son sözlerini dile getirir. <br />
<br />
<br />
Didi kim İsmail’im dinle sözüm,<br />
Has Halifemsin benim kendi özüm.<br />
Rüz Pençsenbih bugün (olup) dürür ,<br />
Gidersem ben tutma as düğün dürür.<br />
<br />
<br />
<br />
Yukardaki dörtlükte geçen ‘’Rüz Pençsenbih’’ sözlerinden Hz.Pir’in bir Perşembe günü Hakk’a yürüdüğü anlamını vermektedir. Tabiki buna benzer çok belgeler bulmak mümkündür. Perşembe günü hakka yürüyeceğini bildiğinden ,Sarı İsmail’den , gürüldü ağıt istemediğini sessiz davranmasını , osırada gelecek bozatlı bir atlı ile son hazırlıkları yapmasını söyler ve sözlerine şunlları ekler. <br />
<br />
‘’...Dünyanın gidişi budur. Gelen gider, Sende hizmet eyle, sofra yay Himmet dilersen cömertlik et. Hak, Murtezädä“dan (H.Ali“den) erlik göstermesini keramet işlemesini istediklerinde Kanber’e Sofra’yı yay’’ buyurmuştur. Benden kısve giyen mürid konuk istesin , konuğa hizmet itsün, şeytan gibi kendisini görmesün , kimsenin yatan itini kaldırmasın, kimseye ululanmasın, hased itmesin<br />
<br />
Bundan sonra ‘’yedinci’’ ve ‘’kırkıncı’’ günleri helva döktürmesini de vasiyet etmiştir. <br />
<br />
<br />
Bazı kaynaklar gelen bozatlı yüzü yeşil peçe ile örtülüdür. Bazı yazmalar , bunu Hz.Hızır ,diye lanse eder. Bazılarıda Sarı İsmail Sultan derler<br />
<br />
Tüm hizmetler bittikten sonra Bozatlı zatın gidişinden önce yanına yaklaşarak : <br />
<br />
‘’Yıkadığınız zät Hakk’ıyyçün, kimsin’’ diye sorar O da yüzündeki peçeyi kaldırır.<br />
<br />
İsmail Sarı , bir anda şaşırır. <br />
<br />
Hz.Hükar’ın ta kendisidir. ‘’Beni bağışla Hünkärım otuz üç yıldır hizmetindeyim, seni bilememişim’’ der.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şerh-i Besmele]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-serh-i-besmele.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:16:22 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-serh-i-besmele.html</guid>
			<description><![CDATA[Degerli canlar...<br />
<br />
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'ye atfedilen bir eser de Şerh-i Besmele kitabıdır.. Kitabın Hünkar'a ait olup olmadığı tartışılmakla birlikte...<br />
<br />
Kitaptan bir bölüm sizlere sunmak istedim...<br />
<br />
Yüce Tanrı elçisine şöyle der:<br />
<br />
<br />
""- Ya Muhammed! Eğer inananlar beni evlerine koyarlarsa,ağırlarlarsa ben de onları ağırlarım. Onlar (bana gönül aynalarını gösterirlerse ben de aradan perdeyi kaldırırım. Yüzümü gösteririm...." <br />
<br />
Tanrı elçisi şöyle dedi: <br />
<br />
""- Allah'ım sen yemekten, içmekten arınmış ve uzaksın. Kulların seni nasıl ağaırlasın? ...."<br />
<br />
Yüce Tanrı buyurdu:<br />
<br />
<br />
" - Benim sevgili peygamberim, söyle inananlara; gönül evlerini alçak gönüllülük,<br />
aşıklık süpürgesiyle süpürsünler. Hırsı, şüphe ve gümanı , münafıklığı(ikiyüzlülük), hainliği çekemezliği ve dedikoduyu süpürüp atsınlar. Yaptıkları kötü işlere pişmanlık duysunlar ve pişmanlık suyuyla yıkansınlar. Gizli işlerden vazgeçsinler. <br />
<br />
Sevgi sofralarını döşesinler. Aşk başlarına vursun.<br />
<br />
Allah'ın yazgısına razılık, teslim, O'ndan çekinme içinde olsunlar. Reca manzaraları; tevekkül, iç bilgi denizi ve sabır bahçesinden yana açsın. <br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim'i ve La ilahe illallah'ı gönül bohçasına ve benim katıma<br />
sunsunlar. Ben de bu daveti kabul edeyim. Bu bir günlük sunuşların karşılığını<br />
üç yüz altmış beş katıyla vereyim. <br />
<br />
Onun gönlüne gireyim. Beni konuk edişini, kabul edeyim. Ben de karşılık olarak Firdevs cennetini onlara saray yeri olarak vereyim. Yetmiş bin kat döşek döşüyeyim.""<br />
<br />
Kaynak:<br />
<br />
Her yönü ile Hacı Bektaş'i Veli- Şerh-i Besmele (Rüştü Şerdağ)<br />
<br />
Türkiye iş bankası kültür yayınları(1985)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Degerli canlar...<br />
<br />
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'ye atfedilen bir eser de Şerh-i Besmele kitabıdır.. Kitabın Hünkar'a ait olup olmadığı tartışılmakla birlikte...<br />
<br />
Kitaptan bir bölüm sizlere sunmak istedim...<br />
<br />
Yüce Tanrı elçisine şöyle der:<br />
<br />
<br />
""- Ya Muhammed! Eğer inananlar beni evlerine koyarlarsa,ağırlarlarsa ben de onları ağırlarım. Onlar (bana gönül aynalarını gösterirlerse ben de aradan perdeyi kaldırırım. Yüzümü gösteririm...." <br />
<br />
Tanrı elçisi şöyle dedi: <br />
<br />
""- Allah'ım sen yemekten, içmekten arınmış ve uzaksın. Kulların seni nasıl ağaırlasın? ...."<br />
<br />
Yüce Tanrı buyurdu:<br />
<br />
<br />
" - Benim sevgili peygamberim, söyle inananlara; gönül evlerini alçak gönüllülük,<br />
aşıklık süpürgesiyle süpürsünler. Hırsı, şüphe ve gümanı , münafıklığı(ikiyüzlülük), hainliği çekemezliği ve dedikoduyu süpürüp atsınlar. Yaptıkları kötü işlere pişmanlık duysunlar ve pişmanlık suyuyla yıkansınlar. Gizli işlerden vazgeçsinler. <br />
<br />
Sevgi sofralarını döşesinler. Aşk başlarına vursun.<br />
<br />
Allah'ın yazgısına razılık, teslim, O'ndan çekinme içinde olsunlar. Reca manzaraları; tevekkül, iç bilgi denizi ve sabır bahçesinden yana açsın. <br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim'i ve La ilahe illallah'ı gönül bohçasına ve benim katıma<br />
sunsunlar. Ben de bu daveti kabul edeyim. Bu bir günlük sunuşların karşılığını<br />
üç yüz altmış beş katıyla vereyim. <br />
<br />
Onun gönlüne gireyim. Beni konuk edişini, kabul edeyim. Ben de karşılık olarak Firdevs cennetini onlara saray yeri olarak vereyim. Yetmiş bin kat döşek döşüyeyim.""<br />
<br />
Kaynak:<br />
<br />
Her yönü ile Hacı Bektaş'i Veli- Şerh-i Besmele (Rüştü Şerdağ)<br />
<br />
Türkiye iş bankası kültür yayınları(1985)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Velayetname'den Bir Bölüm]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-velayetname-den-bir-bolum.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:15:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-velayetname-den-bir-bolum.html</guid>
			<description><![CDATA[Degerli Canlar Hünkar'ın makalat dışında O'nu anlatan bir eser de Vilayetnamedir...Vilayetname.. Ya da diğer adıyla menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli' Eser Hünkar'a bizzat ait olmayıp, halifeleri tarafından sonra oluşturulmuştur...<br />
<br />
Kitap, Öncelikle Hünkar'ın Seyid'liğini beyan ederek ve Pergambere uzanan "nur zincirini=soyunu" anlatmaktadır. Nasıl "hacı" olduğunu , Anadoluya nasıl geçtiğini,, ve anadolu daki diğer evliyalar ile olan sohbetleri ve mucizeleri konu edinmektedir.<br />
<br />
Kitap bir çırpıda okunan sürükleyici bir dile sahiptir.<br />
<br />
Saygılarımla Degerli Canlar...<br />
<br />
<br />
Degerli canlar...<br />
<br />
Bugün alevi-bektaşiliğin klasiklerinden olan Velayetnameden bir Bölüm sunmak istedim...<br />
<br />
<br />
<br />
"…….Sarı İsmail ağlamaya başladı: “Tanrı bana bu günleri göstermesin” dedi. Hünkar “Biz ölmeyiz suret değiştirirz”. diyerek O’nu teselli etti. Sonra Tanrı’ya niyazda bulundu. Peygambere dua etti. Kendisi kendisine yasin okudu. Tanrı’ya can verdi. <br />
<br />
Sarı İsmail vasiyetine uyup hırkasıyla yüzünü örttü Hünkar’ın .Kapıyı örttü,dışarı çıktı. Bütün erenler atlı yaya gelip toplandılar. Yanıp ağlaştılar. <br />
<br />
Derken bir de baktılar ki Çile dağı tarafından bir toz koptu. Bir anda yaklaştı. Hünkar’ın dediği gibi bu zatın elinde bir mızrak vardı, yüzüne yeşil nikap(örtü) örtmüştü, altında da boz bir at vardı. Erenlere selam verdi. Atından indi. Kendisiyle sadece Sarı İsmail içeri girdi. Diğerleri kapıda durdu. Sarı İsmail su döktü, yeşil nikaplı er yıkadı. Kefenlediler. Tabuta koydular. <br />
<br />
Alıp musalla taşına küfürlü içerikürdüler. Boz atlı er topluluğun öününe geçti imamlık etti. Namazı kılındı, küfürlü içerikürüp mezara gömdüler. Boz atlı, erenlerle vedalaşıp atına bindi, yürüdü. Sarı İsmail “acaba kim? Eğer Hızırsa görmüştüm . Mutlaka tanırım” dedi kendi kendine. Koştu arkasından. Yetişti: “Namazını kıldığın, yüzünü gördüğün er hakkı için kimsin sen?” diye sordu. <br />
<br />
Boz atlı er dayanamadı. Nikabını açtı. Birden karşısında Hünkar Bektaş-ı Veli belirdi. Sarı İsmail, atının ayağına düşüp hayranlığını bildirdi. “Lütfet Erenler Şahı otuz üç yıl hizmetinizdeyim, kusurum var. Seni bilememişim. Suçumu bağışla.”dedi . Hünkar “Er O’dur ki ölmeden ölür, kendi cenazesini kendi yıkar. Sen de var buna gayret et.” dedi. Bu sözleri de söyledikten sonra gözden kayboldu..”<br />
<br />
(Velayetname’den-Abdulbaki Gölpınarlı)<br />
<br />
Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi <br />
Binip cansız duvarları yürüten <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? <br />
<br />
Doksan altı bin Horasan Pirleri <br />
Elli yedi bin de Rum erenleri <br />
Cümlesinin servirazı serveri <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? <br />
<br />
Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı <br />
Kızıldeli Sultan dürür hem eşi <br />
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? <br />
<br />
<br />
saygı ve sevgilerimle]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Degerli Canlar Hünkar'ın makalat dışında O'nu anlatan bir eser de Vilayetnamedir...Vilayetname.. Ya da diğer adıyla menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli' Eser Hünkar'a bizzat ait olmayıp, halifeleri tarafından sonra oluşturulmuştur...<br />
<br />
Kitap, Öncelikle Hünkar'ın Seyid'liğini beyan ederek ve Pergambere uzanan "nur zincirini=soyunu" anlatmaktadır. Nasıl "hacı" olduğunu , Anadoluya nasıl geçtiğini,, ve anadolu daki diğer evliyalar ile olan sohbetleri ve mucizeleri konu edinmektedir.<br />
<br />
Kitap bir çırpıda okunan sürükleyici bir dile sahiptir.<br />
<br />
Saygılarımla Degerli Canlar...<br />
<br />
<br />
Degerli canlar...<br />
<br />
Bugün alevi-bektaşiliğin klasiklerinden olan Velayetnameden bir Bölüm sunmak istedim...<br />
<br />
<br />
<br />
"…….Sarı İsmail ağlamaya başladı: “Tanrı bana bu günleri göstermesin” dedi. Hünkar “Biz ölmeyiz suret değiştirirz”. diyerek O’nu teselli etti. Sonra Tanrı’ya niyazda bulundu. Peygambere dua etti. Kendisi kendisine yasin okudu. Tanrı’ya can verdi. <br />
<br />
Sarı İsmail vasiyetine uyup hırkasıyla yüzünü örttü Hünkar’ın .Kapıyı örttü,dışarı çıktı. Bütün erenler atlı yaya gelip toplandılar. Yanıp ağlaştılar. <br />
<br />
Derken bir de baktılar ki Çile dağı tarafından bir toz koptu. Bir anda yaklaştı. Hünkar’ın dediği gibi bu zatın elinde bir mızrak vardı, yüzüne yeşil nikap(örtü) örtmüştü, altında da boz bir at vardı. Erenlere selam verdi. Atından indi. Kendisiyle sadece Sarı İsmail içeri girdi. Diğerleri kapıda durdu. Sarı İsmail su döktü, yeşil nikaplı er yıkadı. Kefenlediler. Tabuta koydular. <br />
<br />
Alıp musalla taşına küfürlü içerikürdüler. Boz atlı er topluluğun öününe geçti imamlık etti. Namazı kılındı, küfürlü içerikürüp mezara gömdüler. Boz atlı, erenlerle vedalaşıp atına bindi, yürüdü. Sarı İsmail “acaba kim? Eğer Hızırsa görmüştüm . Mutlaka tanırım” dedi kendi kendine. Koştu arkasından. Yetişti: “Namazını kıldığın, yüzünü gördüğün er hakkı için kimsin sen?” diye sordu. <br />
<br />
Boz atlı er dayanamadı. Nikabını açtı. Birden karşısında Hünkar Bektaş-ı Veli belirdi. Sarı İsmail, atının ayağına düşüp hayranlığını bildirdi. “Lütfet Erenler Şahı otuz üç yıl hizmetinizdeyim, kusurum var. Seni bilememişim. Suçumu bağışla.”dedi . Hünkar “Er O’dur ki ölmeden ölür, kendi cenazesini kendi yıkar. Sen de var buna gayret et.” dedi. Bu sözleri de söyledikten sonra gözden kayboldu..”<br />
<br />
(Velayetname’den-Abdulbaki Gölpınarlı)<br />
<br />
Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi <br />
Binip cansız duvarları yürüten <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? <br />
<br />
Doksan altı bin Horasan Pirleri <br />
Elli yedi bin de Rum erenleri <br />
Cümlesinin servirazı serveri <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? <br />
<br />
Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı <br />
Kızıldeli Sultan dürür hem eşi <br />
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi <br />
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? <br />
<br />
<br />
saygı ve sevgilerimle]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hacı Bektaş-ı Veli'nin Anadoluya gelişi]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-nin-anadoluya-gelisi.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:13:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-nin-anadoluya-gelisi.html</guid>
			<description><![CDATA[Hacı bektaş-ı veli'nin Anadoluya gelişi ise Birçok Alevi-bektaşi klasik eserinde anlatılır..<br />
<br />
Şimdi bu ortak anlatıyı size sunmak istiyorum:<br />
<br />
".....Bundan sonra Hünkar Rum ülkesine yürüdü. Elbistan da Ashabı Kehf mağarasına uğradı. Orada bir Erbain çıkardı, Kayseriye doğru yola çıktı.<br />
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Rum ülkesine yaklaşınca mâna aleminden Rum erenlerine, esselamun Alyküm Rumda ki erenler ve kardeşler diye selam verdi. Bu sırada Rum ülkesinde, Eliyedi bin Rum ereni sohbette meclisde idi. Rum’un gözcüsüde Karaca Ahmet’di. <br />
<br />
Hünkar’ın selam verdiği, Fatima Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisarda Seyit Nurettin’in kızıydı. Henüz evlenmemişti meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmet’de Seyit Nurettinin mürüdi idi. Fatima Bacı ayağa kalkıp Hünkarın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu üç kere Aleyküme selam dedi yerine oturdu. <br />
<br />
Meclisdekiler bu hali görünce kimin selamını aldın dediler. Fatima Bacı Rum ülkesine bir er geliyor, siz erenlere selam verdi onun selamını alıyoruz dedi. Erenler dediğin er, nereden geliyor dediler. Fatima Bacı kendisi dedi, Horasan erenlerinden fakat şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor. <br />
<br />
Erenler ne yapmalı ki dediler, Rum ülkesine girmesin. Rum ülkesine gelirse ülkeyi o er alır, halkı kendisine muhip eder. Artık Rumda bize oyun kalmaz. Bir şey yapalımda Rum ülkesine sokmayalım. Bazısı kanat kanata gerelim, arş altında sidre yedek yolu keselim, Ruma girmesin dedi. Hepisi bu tedbiri uygun buldu, Vilayet kanatlarını birbirine çattılar yol bağladılar.<br />
<br />
<br />
Hacı Bektaş-ı Veli Rum sınırına varınca yolun bağlanmış olduğunu gördü. Bismillah ve Billah dedi, Vilayetle bir sıçradı ulu arşın tavanına yetişti. Melekler elifi tacılle karşıladılar, merhaba dediler, sefa geldin ey peygamberin evladı Hacı Bektaş-ı Veli.<br />
<br />
Hünkar oradan bir Güvercin şekline girdi, Uçarak doğruca Sulucakarahöyüke indi, bir taşın üstüne kondu. Mübarek ayakları hamura gömülür gibi taşa gömüldü. Rum erlerine bir heybettir düştü, O erin ülkeye girdiğini anladılar, yolunu bağlayamadık dediler. Karaca Ahmet’de sen dediler Rum ülkesinin gözcüsüsün bir bak bakalım ülkeye girmiş mi? Karaca Ahmet bir müddet murakabeye vardı sonra başını kaldırdı, Rum ülkesini baştan başa gözden geçirdi her mahluk eşi ile oturmada yalınız Sulucakarahöyük’de gövercin şekline girmiş bir er var, yalnız oturuyor onu görünce içime bir dehşet düştü, olsa olsa odur dedi. <br />
<br />
<br />
Rum erenleri birisi doğan şekline girse de gidip onu avlasaydı. İçlerinde Bayazıt Sultan’ın halifelerinden Hacı Doğrul adında birisi vardı, Irak’dan Rum ülkesine gelmişti. Ayağa kalkıp izninizle ben gideyim dedi. Hemen doğan şekline girip uçtu. Gördükü Sulucakarahöyük de taş üstünde bir gövercin var. Olanca heybetiyle süzülüp üstüne inerken Hacı Bektaş insan şekline girdi, elini uzattı, doğanı tutup öylesine sıktı ki Hacı Doğrulun aklı başından gitti. Hünkar elinden bırakınca bir zaman yattı, aklı başına gelince kalktı, gördükü Hünkarın yanında. Hemen ayağa kalkıp peymançeye durdu, özür diledi. Sonra Hünkarın eline ayağına düştü, kem bizden kerem sizden dedi. <br />
<br />
<br />
Hünkar ey doğrul dedi Er erin üstüne böyle gelmez siz bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında eğer gövercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık onun şeklinde gelirdik. Hacı Doğrulun kisvesini tekbir edip başına giydirdi. Hacı Doğrul Hünkarım dedi bizden ve soyumuzdan ne kadar dişi ve erkek olursa hepside size ve size uyanlara nezrimiz olsun.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hacı bektaş-ı veli'nin Anadoluya gelişi ise Birçok Alevi-bektaşi klasik eserinde anlatılır..<br />
<br />
Şimdi bu ortak anlatıyı size sunmak istiyorum:<br />
<br />
".....Bundan sonra Hünkar Rum ülkesine yürüdü. Elbistan da Ashabı Kehf mağarasına uğradı. Orada bir Erbain çıkardı, Kayseriye doğru yola çıktı.<br />
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Rum ülkesine yaklaşınca mâna aleminden Rum erenlerine, esselamun Alyküm Rumda ki erenler ve kardeşler diye selam verdi. Bu sırada Rum ülkesinde, Eliyedi bin Rum ereni sohbette meclisde idi. Rum’un gözcüsüde Karaca Ahmet’di. <br />
<br />
Hünkar’ın selam verdiği, Fatima Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisarda Seyit Nurettin’in kızıydı. Henüz evlenmemişti meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmet’de Seyit Nurettinin mürüdi idi. Fatima Bacı ayağa kalkıp Hünkarın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu üç kere Aleyküme selam dedi yerine oturdu. <br />
<br />
Meclisdekiler bu hali görünce kimin selamını aldın dediler. Fatima Bacı Rum ülkesine bir er geliyor, siz erenlere selam verdi onun selamını alıyoruz dedi. Erenler dediğin er, nereden geliyor dediler. Fatima Bacı kendisi dedi, Horasan erenlerinden fakat şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor. <br />
<br />
Erenler ne yapmalı ki dediler, Rum ülkesine girmesin. Rum ülkesine gelirse ülkeyi o er alır, halkı kendisine muhip eder. Artık Rumda bize oyun kalmaz. Bir şey yapalımda Rum ülkesine sokmayalım. Bazısı kanat kanata gerelim, arş altında sidre yedek yolu keselim, Ruma girmesin dedi. Hepisi bu tedbiri uygun buldu, Vilayet kanatlarını birbirine çattılar yol bağladılar.<br />
<br />
<br />
Hacı Bektaş-ı Veli Rum sınırına varınca yolun bağlanmış olduğunu gördü. Bismillah ve Billah dedi, Vilayetle bir sıçradı ulu arşın tavanına yetişti. Melekler elifi tacılle karşıladılar, merhaba dediler, sefa geldin ey peygamberin evladı Hacı Bektaş-ı Veli.<br />
<br />
Hünkar oradan bir Güvercin şekline girdi, Uçarak doğruca Sulucakarahöyüke indi, bir taşın üstüne kondu. Mübarek ayakları hamura gömülür gibi taşa gömüldü. Rum erlerine bir heybettir düştü, O erin ülkeye girdiğini anladılar, yolunu bağlayamadık dediler. Karaca Ahmet’de sen dediler Rum ülkesinin gözcüsüsün bir bak bakalım ülkeye girmiş mi? Karaca Ahmet bir müddet murakabeye vardı sonra başını kaldırdı, Rum ülkesini baştan başa gözden geçirdi her mahluk eşi ile oturmada yalınız Sulucakarahöyük’de gövercin şekline girmiş bir er var, yalnız oturuyor onu görünce içime bir dehşet düştü, olsa olsa odur dedi. <br />
<br />
<br />
Rum erenleri birisi doğan şekline girse de gidip onu avlasaydı. İçlerinde Bayazıt Sultan’ın halifelerinden Hacı Doğrul adında birisi vardı, Irak’dan Rum ülkesine gelmişti. Ayağa kalkıp izninizle ben gideyim dedi. Hemen doğan şekline girip uçtu. Gördükü Sulucakarahöyük de taş üstünde bir gövercin var. Olanca heybetiyle süzülüp üstüne inerken Hacı Bektaş insan şekline girdi, elini uzattı, doğanı tutup öylesine sıktı ki Hacı Doğrulun aklı başından gitti. Hünkar elinden bırakınca bir zaman yattı, aklı başına gelince kalktı, gördükü Hünkarın yanında. Hemen ayağa kalkıp peymançeye durdu, özür diledi. Sonra Hünkarın eline ayağına düştü, kem bizden kerem sizden dedi. <br />
<br />
<br />
Hünkar ey doğrul dedi Er erin üstüne böyle gelmez siz bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında eğer gövercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık onun şeklinde gelirdik. Hacı Doğrulun kisvesini tekbir edip başına giydirdi. Hacı Doğrul Hünkarım dedi bizden ve soyumuzdan ne kadar dişi ve erkek olursa hepside size ve size uyanlara nezrimiz olsun.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahmet Yesevi Bağı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-ve-ahmet-yesevi-bagi.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:12:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-ve-ahmet-yesevi-bagi.html</guid>
			<description><![CDATA[Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahmet Yesevi Bağı<br />
<br />
<br />
Alevi-bektaşi İslam ekolü içerisinde, Ahmet Yesevi'nin önemlibir yeri vardır.. Birçok Ocak secresinde kendini Ahmet Yesevi'ye bağlar... Ahmet' Yesevi'yi ise, Hz. Ali'nin oğlu olan Muhammed hanifi yoluyla hz. Ali'ye dayandırılır... Buna karşın Ahmet Yesevi'nin Türk olduğunu savunan. ve Muhammed hanifi'ye bağlanan soy secerelerinin söylencesel olduğunu savunanlarda vardır...<br />
<br />
Ahmet Yesevi ile Hacı Bektaş arasında bağ geçmiş sayfalarda verildiği üzre hocası Lokman parende ile sağlanır..<br />
<br />
<br />
<br />
Bir kısım Sünni Alimler ise, Ahmet Yesevi'yi koyu sünni-şeriatçı olarak gösterir.. Bu kesimin en büyük dayanağı Ahmet Yesevi'nin hocasının YUSUF HEMEDANİ olduğu savıdır..<br />
<br />
Ancak, Ahmet Yesevi hiçbir kitabı ve şiirinde YUSUF HEMEDANİ'NİN İSMİ GEÇMEZ, Buna karşın Alevi-batıni nitelikle Arslan Baba'yı Ahmet Yesevi gerek Divan-ı Hikmet'inde ve gerekse değişlerinde MÜRŞİT VE PİR KABUL EDER..<br />
<br />
<br />
DİVAN-I HİKMET'İN'de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi söyle söyler<br />
<br />
<br />
".. YEDİ YAŞTA ARSLAN BABA'YA VERDİM SELAM.."<br />
<br />
İfadesi Arslan Baba'nın talibi olduğunu gözler önüne serer, daha birçok değişte Ahmet Yesevi, Arslan Baba'dan Mürşidi olarak bahseder..<br />
<br />
Yine, Ahmet yesevi'nin Divan-ı Hikmetleri'ndeki Değişler, sünni şeriat dışı bir görünüm sergiler, nitekim Sünni anlayışsın çoğunlukla kabul etmediği , ibadet biçimleri yani ibadette aşk-coşku ve semah Yesevilikte yer alır..<br />
<br />
Yine sünni teolojide yer almayan DÖRT KAPI KIRK MAKAM felsefesi Yesevilik'tede vardır..<br />
<br />
"Hacı bektaş Vilayetnamesi" ile "Hacım Sultan Velayetnamsi" Hacı bektaş-ı Yesevi tarikatın'dan gösterir..<br />
<br />
tarihçi Fuat Köprülü, Ahmet yeseviyi sünni değil, babai, haydari, kalenderi, Bektaşi geleneğine daha yakın bulur..<br />
<br />
Alevi-bektaşi inancında Ahmet Yesevi, ".. Horasan erenleri""nin, hacı bektaş ise, "Rum Erenleri'nin" başı Piri kabul edilir..<br />
<br />
tarihçi Fuat Bozkurt'in belirtiği gibi, Ahmet Yesevi'nin "fakrnamesi" ile Hacı bektaş'ın "maklat'ı" VE bUYRUK ARASINDA BÜYÜK BENZERLİKLER VARDIR..<br />
<br />
Kaynak:<br />
<br />
1- Baki Öz, Hz. Ali'den Mustafa Kemal'e Aleviliğin tarihçesi, s. 84-87]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahmet Yesevi Bağı<br />
<br />
<br />
Alevi-bektaşi İslam ekolü içerisinde, Ahmet Yesevi'nin önemlibir yeri vardır.. Birçok Ocak secresinde kendini Ahmet Yesevi'ye bağlar... Ahmet' Yesevi'yi ise, Hz. Ali'nin oğlu olan Muhammed hanifi yoluyla hz. Ali'ye dayandırılır... Buna karşın Ahmet Yesevi'nin Türk olduğunu savunan. ve Muhammed hanifi'ye bağlanan soy secerelerinin söylencesel olduğunu savunanlarda vardır...<br />
<br />
Ahmet Yesevi ile Hacı Bektaş arasında bağ geçmiş sayfalarda verildiği üzre hocası Lokman parende ile sağlanır..<br />
<br />
<br />
<br />
Bir kısım Sünni Alimler ise, Ahmet Yesevi'yi koyu sünni-şeriatçı olarak gösterir.. Bu kesimin en büyük dayanağı Ahmet Yesevi'nin hocasının YUSUF HEMEDANİ olduğu savıdır..<br />
<br />
Ancak, Ahmet Yesevi hiçbir kitabı ve şiirinde YUSUF HEMEDANİ'NİN İSMİ GEÇMEZ, Buna karşın Alevi-batıni nitelikle Arslan Baba'yı Ahmet Yesevi gerek Divan-ı Hikmet'inde ve gerekse değişlerinde MÜRŞİT VE PİR KABUL EDER..<br />
<br />
<br />
DİVAN-I HİKMET'İN'de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi söyle söyler<br />
<br />
<br />
".. YEDİ YAŞTA ARSLAN BABA'YA VERDİM SELAM.."<br />
<br />
İfadesi Arslan Baba'nın talibi olduğunu gözler önüne serer, daha birçok değişte Ahmet Yesevi, Arslan Baba'dan Mürşidi olarak bahseder..<br />
<br />
Yine, Ahmet yesevi'nin Divan-ı Hikmetleri'ndeki Değişler, sünni şeriat dışı bir görünüm sergiler, nitekim Sünni anlayışsın çoğunlukla kabul etmediği , ibadet biçimleri yani ibadette aşk-coşku ve semah Yesevilikte yer alır..<br />
<br />
Yine sünni teolojide yer almayan DÖRT KAPI KIRK MAKAM felsefesi Yesevilik'tede vardır..<br />
<br />
"Hacı bektaş Vilayetnamesi" ile "Hacım Sultan Velayetnamsi" Hacı bektaş-ı Yesevi tarikatın'dan gösterir..<br />
<br />
tarihçi Fuat Köprülü, Ahmet yeseviyi sünni değil, babai, haydari, kalenderi, Bektaşi geleneğine daha yakın bulur..<br />
<br />
Alevi-bektaşi inancında Ahmet Yesevi, ".. Horasan erenleri""nin, hacı bektaş ise, "Rum Erenleri'nin" başı Piri kabul edilir..<br />
<br />
tarihçi Fuat Bozkurt'in belirtiği gibi, Ahmet Yesevi'nin "fakrnamesi" ile Hacı bektaş'ın "maklat'ı" VE bUYRUK ARASINDA BÜYÜK BENZERLİKLER VARDIR..<br />
<br />
Kaynak:<br />
<br />
1- Baki Öz, Hz. Ali'den Mustafa Kemal'e Aleviliğin tarihçesi, s. 84-87]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hacı bektaş "Hacı" Olmuş mudur? tartışması]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-haci-olmus-mudur-tartismasi.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:07:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-haci-olmus-mudur-tartismasi.html</guid>
			<description><![CDATA[Bezmi Nusret Kaygusuz , Hz.Pir’’in ‘’Hacı’’ läkabını alışınışını su şekilde yorumluyor.<br />
<br />
"... Hocası Lokman Perende ,Horasan’dan hacca gittiğinde, Arafat’ta belirli bir zaman geçtiği zaman, arkadaşlarına ,bugün arife, bizim evde şimdi ‘’pişi’’ pişirirler, demiş. <br />
<br />
Bu häl Haci Bektaşi Veli’ye malum olmuş. Lokman Perende evinde pişirilen pişiden bir tepsiye koyarak , bir dakika içinde Arafat’a ulaştırmış. Orada bunu yemişler. Hacc dönüşü ‘’Nişabur’’ halkı kendisini karşıladığı ve tebrik ettiği zaman , Lokman, <br />
<br />
‘’Asıl hacı olan Bektaş’tır, hepimiz onu kutlayalım’’ diyerek onun kerametini topluma duyurmuştur. <br />
<br />
Bu kısımdan sonra yazar’ımız şu yorumuda eklemiştir. <br />
<br />
<br />
‘’....Hacı Bektäş Veli’nin hacca gitmeyi değil, Ravza-i Nebevi ile hacc töreninin yurda nakledilmesini düşünmüş olması daha doğrudur. <br />
<br />
<br />
O pek a’la biliyordu ki, hacctan maksad, häl ve vakti müsaid olan Müslimanların yılda bir defa bir arada toplanıp birbiriyle tanışması, siyäsi ve içtimäi dertlerini ihtiyaclarini, milli arzularını bir diğerine anlatmasıdır. <br />
<br />
Halbuki o esas hiçbir zaman tahakuk etmemiştir. Bu iş yalnız aç gözlü Arap’ın menfaatine yaradı. Müslimanların her sene Araplar tarafından soyulmasına yol açtı...."<br />
<br />
hac meselesi gerçekten önemli bir meseledir.<br />
<br />
"... hersene binlerce insanlarımız hacc’a gidip, milyonlarca dolar akmaktadır. Halbuki Türkiyede, doğu Anadolu’da ,okula gidemeyen vede evinde ekmek bulamayan yoksul insanlarımız vardır. Kimsenin ibadet’ine karşı taraf değilim, fakat bir senede fedakarlık yapmaları ,binlerce hacca’ bedeldir...." <br />
<br />
<br />
Hacı Bektäşi Veli o makaamät-ı mubareke’yi , okuduğumuz kaynaklara göre Pir’imiz (Kutsal Orunu ) Kabe'yi Türk illerine mal etmek emelinde idi.<br />
<br />
‘’Suluca Karahöyük’te bir tepeye Arafat Dağı adını vermesi, orada çıkardığı , bugün hälä kutsal sayilan suya “”Zemzem Pınari” demesi, uzaktakini buraya getirmiş ve ‘’Kıbleyi’’ mübarek Anadolu’nun ortasına kondurmuş olması bunu gösterir. <br />
<br />
Uluğ Kızılkeçili’nin Hz. Pir hakkındaki şu şiirini okuyalım, belkide bunu ifade eder.<br />
<br />
<br />
Murtazä sırrına ermiş ersin<br />
Camiye sığmayacak minbersin.<br />
Sana dönmüş hacı olmuş Ka’be,<br />
Kitäbın yok amma Peygambersin.<br />
<br />
<br />
<br />
Taşköprülü Zäde“nin Arapça kaleme aldığı Mecdi Efendi’nin Türkçe’ye çevirdiği 1580’de (1269 Hicri) Tabhänei ämire”de basılan ve ilk adı ‘’Şekäik”in Şekääk-i Nu’mäniyye“ye dönüştürüldüğü eserin 44. sayfasında, Hz.Hünkär için yazılan giriş cümleleri dikkat çekicidir. <br />
<br />
‘’...Ashäb-ı kerämet ve erbäb-i välayet-in ortasinda vüfur-i keramet ile meşhur ve mezkür olup havarik-i ädätı na mahsur ve gayret-i maksurdur.’’keramet gösterenler ve veliler arasında , kerametlerin çokluğu ile ünlüdür. Böyle tanınan ve anılır. Olağanüstü halleri ve kerametlerine sınır ve ölçü yoktur. .."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bezmi Nusret Kaygusuz , Hz.Pir’’in ‘’Hacı’’ läkabını alışınışını su şekilde yorumluyor.<br />
<br />
"... Hocası Lokman Perende ,Horasan’dan hacca gittiğinde, Arafat’ta belirli bir zaman geçtiği zaman, arkadaşlarına ,bugün arife, bizim evde şimdi ‘’pişi’’ pişirirler, demiş. <br />
<br />
Bu häl Haci Bektaşi Veli’ye malum olmuş. Lokman Perende evinde pişirilen pişiden bir tepsiye koyarak , bir dakika içinde Arafat’a ulaştırmış. Orada bunu yemişler. Hacc dönüşü ‘’Nişabur’’ halkı kendisini karşıladığı ve tebrik ettiği zaman , Lokman, <br />
<br />
‘’Asıl hacı olan Bektaş’tır, hepimiz onu kutlayalım’’ diyerek onun kerametini topluma duyurmuştur. <br />
<br />
Bu kısımdan sonra yazar’ımız şu yorumuda eklemiştir. <br />
<br />
<br />
‘’....Hacı Bektäş Veli’nin hacca gitmeyi değil, Ravza-i Nebevi ile hacc töreninin yurda nakledilmesini düşünmüş olması daha doğrudur. <br />
<br />
<br />
O pek a’la biliyordu ki, hacctan maksad, häl ve vakti müsaid olan Müslimanların yılda bir defa bir arada toplanıp birbiriyle tanışması, siyäsi ve içtimäi dertlerini ihtiyaclarini, milli arzularını bir diğerine anlatmasıdır. <br />
<br />
Halbuki o esas hiçbir zaman tahakuk etmemiştir. Bu iş yalnız aç gözlü Arap’ın menfaatine yaradı. Müslimanların her sene Araplar tarafından soyulmasına yol açtı...."<br />
<br />
hac meselesi gerçekten önemli bir meseledir.<br />
<br />
"... hersene binlerce insanlarımız hacc’a gidip, milyonlarca dolar akmaktadır. Halbuki Türkiyede, doğu Anadolu’da ,okula gidemeyen vede evinde ekmek bulamayan yoksul insanlarımız vardır. Kimsenin ibadet’ine karşı taraf değilim, fakat bir senede fedakarlık yapmaları ,binlerce hacca’ bedeldir...." <br />
<br />
<br />
Hacı Bektäşi Veli o makaamät-ı mubareke’yi , okuduğumuz kaynaklara göre Pir’imiz (Kutsal Orunu ) Kabe'yi Türk illerine mal etmek emelinde idi.<br />
<br />
‘’Suluca Karahöyük’te bir tepeye Arafat Dağı adını vermesi, orada çıkardığı , bugün hälä kutsal sayilan suya “”Zemzem Pınari” demesi, uzaktakini buraya getirmiş ve ‘’Kıbleyi’’ mübarek Anadolu’nun ortasına kondurmuş olması bunu gösterir. <br />
<br />
Uluğ Kızılkeçili’nin Hz. Pir hakkındaki şu şiirini okuyalım, belkide bunu ifade eder.<br />
<br />
<br />
Murtazä sırrına ermiş ersin<br />
Camiye sığmayacak minbersin.<br />
Sana dönmüş hacı olmuş Ka’be,<br />
Kitäbın yok amma Peygambersin.<br />
<br />
<br />
<br />
Taşköprülü Zäde“nin Arapça kaleme aldığı Mecdi Efendi’nin Türkçe’ye çevirdiği 1580’de (1269 Hicri) Tabhänei ämire”de basılan ve ilk adı ‘’Şekäik”in Şekääk-i Nu’mäniyye“ye dönüştürüldüğü eserin 44. sayfasında, Hz.Hünkär için yazılan giriş cümleleri dikkat çekicidir. <br />
<br />
‘’...Ashäb-ı kerämet ve erbäb-i välayet-in ortasinda vüfur-i keramet ile meşhur ve mezkür olup havarik-i ädätı na mahsur ve gayret-i maksurdur.’’keramet gösterenler ve veliler arasında , kerametlerin çokluğu ile ünlüdür. Böyle tanınan ve anılır. Olağanüstü halleri ve kerametlerine sınır ve ölçü yoktur. .."]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Teslim tası BEKTAŞİLİK SEMBOLÜ]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-teslim-tasi-bektasilik-sembolu.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:06:08 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-teslim-tasi-bektasilik-sembolu.html</guid>
			<description><![CDATA[Bektasi sembolü Teslim taşı<br />
[/QUOTE]<br />
<br />
TESLİM TAŞININ BÂTIN ANLAMI İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKE GİREBİLİRSİNİZ <br />
<br />
<a href="https://www.celalabbas.com/?p=201" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">celalabbas.com </a><br />
<br />
Bektaşi dergahına teslimiyet manasına gelen, dervişlerin boyunun çıkarmadıkları taştır...Teslim taşının iç yüzü yani batını Hz. Ali’yi, dışa bakan yüzü ise zahiri yani Hz. Muhammed’i temsil eder. Teslim taşı Bektaşi dervişlerinin taşıdığı bir eşyadır; 12 köşesi 12 imama denk düşer. <br />
<br />
Yüzünü Allah’a dönmüşlerin taşı olarak tarif ederler Bektaşiler teslim taşını. teslim taşını taşımak, Pîr'e bağlılığı ifâde eder..<br />
<br />
Pir,Yol ve erkana giren dervişe, Teslim Taşı'nı, tekbirlerle takardı.<br />
<br />
Özellikleri<br />
1- Oniki köşelidir ki bu Alevilikteki Oniki İmam inancını simgeler.<br />
<br />
2- Altında ve üstünde iki taş bulunur ki bu soy'un Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin'den devam ettiğini simgeler.. bektaşi Pirleri ve dedeleri tümü hz. Muhammed'in ve 12 İmam 'ın soyundandır.<br />
<br />
3-En altındaki düğüm katl edilen Nesimi'yi simgeler<br />
<br />
4-Bu ip kızıldır ki buda kızılbaş mantığını simgeler.<br />
<hr class="mycode_hr" />
Tefekkür eyledim ben kendi kendim<br />
Mucize görmeden imana geldim<br />
Şah-ı Merdan ile Düldüle bindim<br />
Zülfikar bağladım tiğ taşıdım ben<br />
<br />
Sireta Teslim Sureta Taş<br />
<br />
Bektaşi irfan geleneği ve de yolunda teslim taşının kaynağına dair anlatılan güzel bir mesel vardır. Şöyleki;<br />
<br />
Allah, Hz.Musa´ya “Ey Musa kullarım arasındaki en alçak mahluku bana getir.” der. Hz. Musa´da -Hakk´ın, insanı yücelttiği gerçeğinden hareketle- işe kendine inananların haricindekilerle başlar. Putperest, Mecusi ve inançsızlar arasında dolaşır; her bakımdan zelil, perişan durumda olanları küfürlü içerikürmek ister. Sonra onların, insan olarak ne kadar mükemmel bir şekilde yaratıldıklarını görür ve insanlar arasından kendinden “aşağı” bir yaratığı bulamayacağını anlar.<br />
<br />
Bu sefer işe, hayvanlar aleminden başlar. Her düşkün, bitkin, perişan, tiksindirici hayvanın boynuna bir tasma takıp küfürlü içerikürmek ister. Bu sefer de, her hayvanın farklı bir uzvu dikkatini çeker ve vazgeçer. Çaresiz giderken, önüne herkesin tiksindiği, yara, bere içerisinde uyuz bir köpeği çıkar. “İşte buldum” der ve boynuna ip bağlayıp yola koyulur. Arkasına dönüp baktığında; köpeğin inci taneleri gibi dişleri gözüne çarpar. Bu esnada köpe k hal dili ile “Ey Musa, benim en alçak yaratık olduğumu nereden biliyorsun” diye sorar.<br />
<br />
Hz. Musa yaptığından hicap duyar “Ben ne yapıyorum; bu köpeğin bir tek tüyünü, o inci tanesi dişlerinden bir tanesini bile yaratmaktan acizken, onu Allah'ın huzuruna en aşağılık yaratık diye nasıl çıkarabilirim. Ya rabbi hata ettim. Estağfirulllah el- Azim” diyerek, kendi boynuna bir taş asıp acziyetini izhar eder. İşte Nazenin tarikatında boyna asılan teslim taşı “Acziyetimizi fehmedip teslimiyet kapısında bulunuruz” manasına remz etmektedir.<br />
<br />
Taşın kaynağından çıkıp olduğu gibi ham haliyle boyna asılmayıp bir üstadında elinde şekil verilmesi ise kişinin teslimiyet babına gelmeden evvel acziyetini fehmedecek idrake ulaşmasını sağlayan tevhidi bir tedrisata ya da “tevhid-i tedrisat” kanunu gereğince eğriyken düzeltme, kıvamına getirme manasındaki “takvim”in, “ahsen” yani en güzel şekil haline getirilmesini sembolize eder.<br />
<br />
Ahsen-i takvim olan kişi ise acziyetini mucize olmadan idrak eder. Mucize, aciz´den türetilmiş olup; meydana geldiğinde kişiyi acze düşüren şey demektir. Ahsen-i Takvim olan aşıka ise mucize gerekmez. Hani diyor ya Şiri (Bektaş Çelebi)<br />
<br />
<br />
“...Ve Yakup sabahleyin erken kalktı ve başı altına koymuş olduğu taşı aldı ve onu direk olarak dikti ve tepesine zeytin yağı döktü. Ve o yerin adını Beyt-el (Allah´ın evi) koydu...”Tevrat/ tekvin bap 28...<br />
<br />
<br />
“...Emaneti ehline veriniz...” Nisa suresinin 58<br />
<br />
"....Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir...” Ahzab suresinin 72<br />
<br />
<br />
<br />
Emanet ise “nefahtü fıhi min ruhi” (Sad:72) de bahsi geçen Hakk´ın kendinden Âdem´e nefhyettihi kutsal olan ruhtur. Bu ruh üflenmeden önce kişi kaskatı bir taştır.<br />
<br />
<br />
İşte Alevi- Bektaşi irfanı kişiyi bu kaskatı taş gibi bir durumundan üflenen kutsal emaneti taşıdığının idrakinde olan ama bu emaneti sadece taşımış olmanın yeterli olmadığını yanı sıra emaneti yüklenen zalim ve de cahil insandan, “emaneti ehline teslim” edecek insan-kamil fehmiyetini de kişiye kazandırmayı şiar edinir. <br />
<br />
Bu ehil olan kimse ise Beyt-el´in içindeki ehil olandır yani Ehl-i Beyt-i Mustafa´dan olandır. O ki kutsal olan emaneti yani velayet nurunu taşıyan, dünyanın kutbu-merkezi yada Âdem-i Merkez olan Kutb ul Aktab´dır. Bu kutup kişiyi tadından yenmeye doyulmayan bir kıvama yani takvim olan ahsen haline getirir.<br />
<br />
Bu ehil olan kimse ise Beyt-el´in içindeki ehil olandır yani Ehl-i Beyt-i Mustafa´dan olandır. O ki kutsal olan emaneti yani velayet nurunu taşıyan, dünyanın kutbu-merkezi yada Âdem-i Merkez olandır<br />
<br />
<br />
Taşı takan derviş, İnsan-ı Kamil olma yolunda edeb ve erkan yolu üzredir.. Kur'an emirlerine, Peygamber ve 12 İmam sünnetine tabidir.. 12 köşe 12 İmam İmanını ve islam anlayışını temsil eder..<br />
<br />
Allah Eyvallah]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bektasi sembolü Teslim taşı<br />
[/QUOTE]<br />
<br />
TESLİM TAŞININ BÂTIN ANLAMI İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKE GİREBİLİRSİNİZ <br />
<br />
<a href="https://www.celalabbas.com/?p=201" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">celalabbas.com </a><br />
<br />
Bektaşi dergahına teslimiyet manasına gelen, dervişlerin boyunun çıkarmadıkları taştır...Teslim taşının iç yüzü yani batını Hz. Ali’yi, dışa bakan yüzü ise zahiri yani Hz. Muhammed’i temsil eder. Teslim taşı Bektaşi dervişlerinin taşıdığı bir eşyadır; 12 köşesi 12 imama denk düşer. <br />
<br />
Yüzünü Allah’a dönmüşlerin taşı olarak tarif ederler Bektaşiler teslim taşını. teslim taşını taşımak, Pîr'e bağlılığı ifâde eder..<br />
<br />
Pir,Yol ve erkana giren dervişe, Teslim Taşı'nı, tekbirlerle takardı.<br />
<br />
Özellikleri<br />
1- Oniki köşelidir ki bu Alevilikteki Oniki İmam inancını simgeler.<br />
<br />
2- Altında ve üstünde iki taş bulunur ki bu soy'un Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin'den devam ettiğini simgeler.. bektaşi Pirleri ve dedeleri tümü hz. Muhammed'in ve 12 İmam 'ın soyundandır.<br />
<br />
3-En altındaki düğüm katl edilen Nesimi'yi simgeler<br />
<br />
4-Bu ip kızıldır ki buda kızılbaş mantığını simgeler.<br />
<hr class="mycode_hr" />
Tefekkür eyledim ben kendi kendim<br />
Mucize görmeden imana geldim<br />
Şah-ı Merdan ile Düldüle bindim<br />
Zülfikar bağladım tiğ taşıdım ben<br />
<br />
Sireta Teslim Sureta Taş<br />
<br />
Bektaşi irfan geleneği ve de yolunda teslim taşının kaynağına dair anlatılan güzel bir mesel vardır. Şöyleki;<br />
<br />
Allah, Hz.Musa´ya “Ey Musa kullarım arasındaki en alçak mahluku bana getir.” der. Hz. Musa´da -Hakk´ın, insanı yücelttiği gerçeğinden hareketle- işe kendine inananların haricindekilerle başlar. Putperest, Mecusi ve inançsızlar arasında dolaşır; her bakımdan zelil, perişan durumda olanları küfürlü içerikürmek ister. Sonra onların, insan olarak ne kadar mükemmel bir şekilde yaratıldıklarını görür ve insanlar arasından kendinden “aşağı” bir yaratığı bulamayacağını anlar.<br />
<br />
Bu sefer işe, hayvanlar aleminden başlar. Her düşkün, bitkin, perişan, tiksindirici hayvanın boynuna bir tasma takıp küfürlü içerikürmek ister. Bu sefer de, her hayvanın farklı bir uzvu dikkatini çeker ve vazgeçer. Çaresiz giderken, önüne herkesin tiksindiği, yara, bere içerisinde uyuz bir köpeği çıkar. “İşte buldum” der ve boynuna ip bağlayıp yola koyulur. Arkasına dönüp baktığında; köpeğin inci taneleri gibi dişleri gözüne çarpar. Bu esnada köpe k hal dili ile “Ey Musa, benim en alçak yaratık olduğumu nereden biliyorsun” diye sorar.<br />
<br />
Hz. Musa yaptığından hicap duyar “Ben ne yapıyorum; bu köpeğin bir tek tüyünü, o inci tanesi dişlerinden bir tanesini bile yaratmaktan acizken, onu Allah'ın huzuruna en aşağılık yaratık diye nasıl çıkarabilirim. Ya rabbi hata ettim. Estağfirulllah el- Azim” diyerek, kendi boynuna bir taş asıp acziyetini izhar eder. İşte Nazenin tarikatında boyna asılan teslim taşı “Acziyetimizi fehmedip teslimiyet kapısında bulunuruz” manasına remz etmektedir.<br />
<br />
Taşın kaynağından çıkıp olduğu gibi ham haliyle boyna asılmayıp bir üstadında elinde şekil verilmesi ise kişinin teslimiyet babına gelmeden evvel acziyetini fehmedecek idrake ulaşmasını sağlayan tevhidi bir tedrisata ya da “tevhid-i tedrisat” kanunu gereğince eğriyken düzeltme, kıvamına getirme manasındaki “takvim”in, “ahsen” yani en güzel şekil haline getirilmesini sembolize eder.<br />
<br />
Ahsen-i takvim olan kişi ise acziyetini mucize olmadan idrak eder. Mucize, aciz´den türetilmiş olup; meydana geldiğinde kişiyi acze düşüren şey demektir. Ahsen-i Takvim olan aşıka ise mucize gerekmez. Hani diyor ya Şiri (Bektaş Çelebi)<br />
<br />
<br />
“...Ve Yakup sabahleyin erken kalktı ve başı altına koymuş olduğu taşı aldı ve onu direk olarak dikti ve tepesine zeytin yağı döktü. Ve o yerin adını Beyt-el (Allah´ın evi) koydu...”Tevrat/ tekvin bap 28...<br />
<br />
<br />
“...Emaneti ehline veriniz...” Nisa suresinin 58<br />
<br />
"....Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir...” Ahzab suresinin 72<br />
<br />
<br />
<br />
Emanet ise “nefahtü fıhi min ruhi” (Sad:72) de bahsi geçen Hakk´ın kendinden Âdem´e nefhyettihi kutsal olan ruhtur. Bu ruh üflenmeden önce kişi kaskatı bir taştır.<br />
<br />
<br />
İşte Alevi- Bektaşi irfanı kişiyi bu kaskatı taş gibi bir durumundan üflenen kutsal emaneti taşıdığının idrakinde olan ama bu emaneti sadece taşımış olmanın yeterli olmadığını yanı sıra emaneti yüklenen zalim ve de cahil insandan, “emaneti ehline teslim” edecek insan-kamil fehmiyetini de kişiye kazandırmayı şiar edinir. <br />
<br />
Bu ehil olan kimse ise Beyt-el´in içindeki ehil olandır yani Ehl-i Beyt-i Mustafa´dan olandır. O ki kutsal olan emaneti yani velayet nurunu taşıyan, dünyanın kutbu-merkezi yada Âdem-i Merkez olan Kutb ul Aktab´dır. Bu kutup kişiyi tadından yenmeye doyulmayan bir kıvama yani takvim olan ahsen haline getirir.<br />
<br />
Bu ehil olan kimse ise Beyt-el´in içindeki ehil olandır yani Ehl-i Beyt-i Mustafa´dan olandır. O ki kutsal olan emaneti yani velayet nurunu taşıyan, dünyanın kutbu-merkezi yada Âdem-i Merkez olandır<br />
<br />
<br />
Taşı takan derviş, İnsan-ı Kamil olma yolunda edeb ve erkan yolu üzredir.. Kur'an emirlerine, Peygamber ve 12 İmam sünnetine tabidir.. 12 köşe 12 İmam İmanını ve islam anlayışını temsil eder..<br />
<br />
Allah Eyvallah]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pir Sultan ve Bektaşilik]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-pir-sultan-ve-bektasilik.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:02:49 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-pir-sultan-ve-bektasilik.html</guid>
			<description><![CDATA[Pir Sultan Abdal ile bektaşilik arasındaki bağ üzerine bugün konuşmak istiyorum..<br />
<br />
bilindiği üzere.. Aleviler üzerine oynana en büyük oyunlardan biri sanki Kızılbaşlık ile Alevilik ayrı bir inanç bektaşilik ise ayrı bir inanç ve bunlar birbirine karşıt ve alternatif gibi gösterme kurnazlığı..<br />
<br />
ACABA ÖYLE mi? kızılbaşlık yada alevilik farklı bektaşilik farklı mı? Şimdi araştırmalarımızı Pir Sultan değişleri üzerinden sürdürelim<br />
<br />
Hasan Efendi postunda oturur <br />
Rumun abdalları hizmet yetirir <br />
Zemheride deste gülü getirir <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var..<br />
<br />
<br />
<br />
Kimi araştırmlarda hasan Efendi'^ni Pir Sultan'ın Piri olduğu söylenir.. oysa Pir Sultan'ın Balım Sultan zamanında yaşadığı ve Balım Sultan'ı Pir kabul ettiğini gösteren değişlerde vardır..<br />
<br />
Pir Sultan Birdeğişinde hasan Efendi ile aynı cemde bulunduğunu söyler, fakat hasan Efendi'nin Pir Sultan'ın Piri olduğuna dair kanıt yoktur... Oysa Pir Sultan Balım Sultan'ı Pir kabul ettiğini gösteren değişler vardır..<br />
<br />
<br />
Pir Sultan Abdal değişlerinde hacı bektaş sevgisini en iyi ifade eden bir örnek ile devam edelim..<br />
<br />
<br />
Arzuladım sana geldim <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
Eşiğine yüzler sürdüm <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
Pir elinden dolu içtim <br />
Erenler demine düştüm <br />
Ak cenneti gördüm geçtim <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
<br />
Kırk Budak'ta şema yanar <br />
Dolusun içenler kanar <br />
Abdalları semah döner <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
(...) <br />
<br />
Balım Sultan er köçeği <br />
Keser kılıncı bıçağı <br />
Cümle erenler gerçeği <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
Pir Sultan'ım gerçek veli <br />
Erenlerden çekmem eli <br />
On'ki imamın serveri <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
<br />
şimdi nasıl Pir Sultan'ı bektaşilikten ayırırlar.. . anlamak mümkün değil, Oysa Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan'ın dilinde hem Muhammed Mustafa, hem Haydar-ı Kerrar'dır (Ali'dir).<br />
<br />
<br />
Firdevs-i ala'da bir yanal elma <br />
On sekiz bin alem nuru dediler <br />
Muhammed Mustafa Haydar-ı Kerrar <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli dediler <br />
<br />
(...) <br />
<br />
Pirim der ki Bektaşiyim Bektaşi <br />
Size nasip veren ol nasıl kişi <br />
Sıkar un ederdi örs gibi taşı <br />
Budur cümlesinden ulu dediler <br />
<br />
(...) <br />
<br />
Evvel Ali'ydi sonra sonra Veli oldu <br />
Yol erkân bir zaman batında kaldı <br />
Urum ellerinden nameler geldi <br />
Budur Hakk'ın doğru yolu dediler <br />
<br />
Pir Sultan'ım eydür Şah'ım Veli'dir <br />
Cihanı bürüyen onun nurudur <br />
Şüphesiz ki Hak Muhammed Ali'dir <br />
Bilmeyene Mülcem soyu dediler <br />
<br />
<br />
Kaynak: Cahit Öztelli Cahit Öztelli,Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Bütün Şiirleri, (1971) ,38-39 ve 190<br />
<br />
<br />
Pir Sultan Abdal Hakkında Araştırma ve Çalışmalar Yapanlar <br />
<br />
Sadeddin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Asım Bezirci, Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Fuat, Orhan Ural, Mehmet Bayrak, Ali Haydar Avcı, Erol Toy ve Battal Pehlivan'ın Pir Sultan Abdal ile ilgili araştırma kitapları vardır. Özellikle Ali Haydar Avcı'nın "Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal" adlı çalısması konuyla ilgili çok hacimli bir çalışmadır.<br />
<br />
Ayrıca Opera Sanatçısı ve Halk Müziği Araştırmacısı ve icracısı Ruhi Su, Pir Sultan'ın eserlerinden bazılarını bir albümde toplayarak yorumlamıştır<br />
<hr class="mycode_hr" />
Elbette Pir Sultan ile hacı bektaş-ı karşı karşıya getirmek.. sanki bektaşilik ayrı kızılbaşlık ve Alevilik ayrı göstermek oldukça zordur..<br />
<br />
Bakınız aşağıdaki değişte ise Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş kapısından, yani Dergâh'dan medet-mürvet bekliyor. Hacı Bektaş Veli'yi ;Pirlerin Piri ve Şahların Şahı; olarak niteliyor: <br />
<br />
<br />
Sensin bizim zahir batın ulumuz <br />
Aman medet mürvet Pir Hacı Bektaş <br />
Her taraftan sana çıkar yolumuz <br />
Ali'sin bir adın var Hacı Bektaş <br />
<br />
Seni sevdik senden yana yakıldık <br />
Münkirlerin kesretinden sıkıldık <br />
Herbirimiz künc-i gamda takıldık <br />
Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş <br />
<br />
<br />
Pirlerin pirisin yok sana teki <br />
Müminin canısın münkirin şeki <br />
Zahirde batında değilsin iki <br />
Yetmiş üç milletsin bir Hacı Bektaş <br />
<br />
Şahların şahısın zat-i Ali'sin <br />
Her ilmin kânısın Şah-ı Veli;sin <br />
Abdal Musa kendi Kızıl Deli'sin <br />
Abdalların başı der Hacı Bektaş <br />
<br />
Pir Sultan Abdal;ım sana dayandım <br />
Uyur idim hizmetimden uyandım <br />
Her isteyenlere verdin inandım <br />
Benim de muradım ver Hacı Bektaş <br />
<br />
Görüldüğü gibi, Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş Veli'den manevi destek diliyor.<br />
<hr class="mycode_hr" />
ir Sultan'ın bektaşi olduğuna ve dergaha bağlılığına delil bir çok değiş vardır<br />
<br />
Nitekim bakınız<br />
<br />
Pir Sultan Abdal, Dergâh'ta birliğe çağrı yaparken koşulları, kuralları da tek tek açıklıyor. Yoksa ;sürerler dergâhtan haller nic'olur; korkusunu çekiyor, anımsatıyor baştan. Kendisi Şah;ın, yani Hacı Bektaş'ın ;aciz kuludur ;, öyle görüyor:<br />
<br />
Pir Sultan'ım kemter kuldur Şah'ına <br />
Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına <br />
Deli gönül hak ol düş Dergâh'ına <br />
Er olayım dersen er ile görüş <br />
<br />
<br />
Pek imiş kurulmaz feleğin yayı <br />
Ezelden sunulur aşığın payı <br />
İki dinli yüzlü yüze gülücü <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur <br />
<br />
<br />
Er değildir er nefesi tutmayan <br />
Er pislik temiz etmeyen <br />
Özünü rızaya teslim etmeyen <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur <br />
<br />
<br />
Erenler kabul eylemez yalanı <br />
İçi sual olup dışı güleni <br />
Evvel ikrar verip sonra güleni <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur <br />
<br />
<br />
Pir Sultan;ım ihlas çağır Pir'ine <br />
Yerler gökler inler ah ü zarına <br />
Mümin olan çıkar Hak divanına <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur<br />
<hr class="mycode_hr" />
Bırakın Pir Sultan ile bektaşiliğin ayrılığını yada kızılbaşlık ile, bektaşiliğin farklı kavramlar olduğunu pir Sultan bizzat bektaşliğin yayılması için mücadele eder..<br />
<br />
<br />
<br />
Anadolu'nun yetiştirdiği ve Aleviliğin Yedi Ulu'sundan biri olan büyük ozan, artık Hacı Bektaş Dergâhı'nda daha önce oturmuş ve oturmakta olanların ve Bektaşilerin açık yürekli savunuculuğunu yapar<br />
<br />
Artık Pir Sultan'a göre ;devir Bektaşilerindir;. Öyleyse ;sevdalı, bade süzen, dünyayı gezen, sırlarına güç erilen ama arifler arifi ve hak yoluna canlarını kurban etmekten çekinmeyen Bektaşiler; derlenip toparlanmalıdır. <br />
<br />
Sevda çekmek şanlarıdır <br />
Gizlice erkânlarıdır <br />
Hak yoluna canlarıdır <br />
Kurbanı Bektaşilerin <br />
<br />
Onlar Horasan'ı gezer <br />
Demkeş olur bade süzer <br />
Seyyah olup daim gezer <br />
Sultanı Bektaşiler'in <br />
<br />
<br />
Sırlarına güç erilir <br />
Remizleri geç bilinir <br />
Üstad olan Pir seçilir <br />
Hünkârı Bektaşilerin <br />
<br />
Arifler arifi gelir <br />
Arife tarif vız gelir <br />
Uzak yakın hep bir gelir <br />
Hassına Bektaşilerin <br />
<br />
Pir Sultan ;ım bu ne demek <br />
Yerde insan gökte melek <br />
Hiç cahile çekme emek <br />
Devridir Bektaşilerin <br />
<br />
<br />
<br />
Pir Sultan değişlerinde hacı bektaş zikri bolca karşımıza çıkar<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Nerd'oldu<br />
<br />
Güzel aşık sana bi sualim var <br />
Muhammet Ali'nin gölü nerd'oldu<br />
Zahirde batında bir gerçek ersin<br />
Tanrı'nın aslanı Ali nerd'oldu<br />
<br />
Serim koydum erenlerin yoluna<br />
Gönüller azr eder Cennet bağına<br />
Muhabbetin ırmağına seline<br />
Uğrayan meleğin yolu nerd'oldu<br />
<br />
Bu dünyanın varın yoğun bitiren<br />
Güvercin donuna girip oturan<br />
Zemheride gonca gülü bitiren<br />
Prim Hacı Bektaş Veli nerd'oldu<br />
<br />
Yedisi sırdadır ayandır beşi<br />
Tedbirle bozulmuş takdirin işi<br />
Üç yüz altmış altı deryanın başı<br />
Çağlayan ırmağın seli nerd'oldu<br />
<br />
<br />
<br />
Ne Yatarsın Ali'nin Zamanımı Şimdi<br />
<br />
Ala gözlü Şah'tan gel oldu<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
Eridi yüreğim yandı kül oldu<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<br />
Hünkar Hacı Bektaş Veli aşkına<br />
Zahirde batında Ali aşkına<br />
Cümle erenlerin yolu aşkına<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<br />
Yezitler ne olduğunu bilirler<br />
Toplanıp orta yere gittiler<br />
Lanet gömleğini ele aldılar<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<br />
Pir Sultan'ım gitmek ister Tebriz'e<br />
Himmet edin erler bu deme bize<br />
Biz de niyet ettik Sultan Nevruz'a<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<hr class="mycode_hr" />
Bektaşilerin derlenip toparlanması, bir araya gelmesi için bakınız bir başka değişte kimi yardıma çağırır pir Sultan..<br />
<br />
Rum (eli);u fetheden Kırklar serdarı Şah Kızıl Deli'yi (Seyyid Ali Sultan'ı) imdada; çağırmaktadır<br />
<br />
<br />
Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu <br />
Hazreti Fatıma cihanın gülü <br />
Evvel Seyyid Ali aldı yürüdü <br />
Kırkların serdarıdır Kızıl Deli <br />
<br />
Pir Sultan'ım eydür sancak getiri <br />
Zemheride gonca güller bitiri <br />
Kalenin altın üstüne getiri <br />
Rum'un fethin eden Şah Kızıl Deli <br />
<br />
*** <br />
Hey erenler evliyalar serveri <br />
Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br />
Tarık-ı Naci'nin sensin rehberi <br />
Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br />
<br />
Pir Sultan'ım eydür yola âşıkız <br />
Ta ezelden böyle kalbi sadıkız <br />
Severiz ey Şah'ım kalbi sadıkız <br />
Rahmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br />
<br />
<br />
Pir Sultan Bir başka değişinde Hacı Bektaş'tan bahseder..<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed Ali neslinden kim kaldı <br />
Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı <br />
Onulmaz yaraya merhem kim sardı <br />
Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı <br />
<br />
<br />
Çok şükür olsun Hüda'nın demine <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br />
Mehdi evsafı eyledim temine <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br />
<br />
<br />
Bir güneş doğdu dünyanın yüzüne <br />
Âşıkların nur göründü gözüne <br />
Cümle canlar niyaz etti özüne <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br />
<br />
<br />
Pir Sultan;ım biat ettik ol erden <br />
Muhabbet kokusu geliyor serden <br />
Katarından ayırma Şah-ı Merdan <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Pir Sultan Abdal ile bektaşilik arasındaki bağ üzerine bugün konuşmak istiyorum..<br />
<br />
bilindiği üzere.. Aleviler üzerine oynana en büyük oyunlardan biri sanki Kızılbaşlık ile Alevilik ayrı bir inanç bektaşilik ise ayrı bir inanç ve bunlar birbirine karşıt ve alternatif gibi gösterme kurnazlığı..<br />
<br />
ACABA ÖYLE mi? kızılbaşlık yada alevilik farklı bektaşilik farklı mı? Şimdi araştırmalarımızı Pir Sultan değişleri üzerinden sürdürelim<br />
<br />
Hasan Efendi postunda oturur <br />
Rumun abdalları hizmet yetirir <br />
Zemheride deste gülü getirir <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var..<br />
<br />
<br />
<br />
Kimi araştırmlarda hasan Efendi'^ni Pir Sultan'ın Piri olduğu söylenir.. oysa Pir Sultan'ın Balım Sultan zamanında yaşadığı ve Balım Sultan'ı Pir kabul ettiğini gösteren değişlerde vardır..<br />
<br />
Pir Sultan Birdeğişinde hasan Efendi ile aynı cemde bulunduğunu söyler, fakat hasan Efendi'nin Pir Sultan'ın Piri olduğuna dair kanıt yoktur... Oysa Pir Sultan Balım Sultan'ı Pir kabul ettiğini gösteren değişler vardır..<br />
<br />
<br />
Pir Sultan Abdal değişlerinde hacı bektaş sevgisini en iyi ifade eden bir örnek ile devam edelim..<br />
<br />
<br />
Arzuladım sana geldim <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
Eşiğine yüzler sürdüm <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
Pir elinden dolu içtim <br />
Erenler demine düştüm <br />
Ak cenneti gördüm geçtim <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
<br />
Kırk Budak'ta şema yanar <br />
Dolusun içenler kanar <br />
Abdalları semah döner <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
(...) <br />
<br />
Balım Sultan er köçeği <br />
Keser kılıncı bıçağı <br />
Cümle erenler gerçeği <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
Pir Sultan'ım gerçek veli <br />
Erenlerden çekmem eli <br />
On'ki imamın serveri <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli <br />
<br />
<br />
şimdi nasıl Pir Sultan'ı bektaşilikten ayırırlar.. . anlamak mümkün değil, Oysa Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan'ın dilinde hem Muhammed Mustafa, hem Haydar-ı Kerrar'dır (Ali'dir).<br />
<br />
<br />
Firdevs-i ala'da bir yanal elma <br />
On sekiz bin alem nuru dediler <br />
Muhammed Mustafa Haydar-ı Kerrar <br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli dediler <br />
<br />
(...) <br />
<br />
Pirim der ki Bektaşiyim Bektaşi <br />
Size nasip veren ol nasıl kişi <br />
Sıkar un ederdi örs gibi taşı <br />
Budur cümlesinden ulu dediler <br />
<br />
(...) <br />
<br />
Evvel Ali'ydi sonra sonra Veli oldu <br />
Yol erkân bir zaman batında kaldı <br />
Urum ellerinden nameler geldi <br />
Budur Hakk'ın doğru yolu dediler <br />
<br />
Pir Sultan'ım eydür Şah'ım Veli'dir <br />
Cihanı bürüyen onun nurudur <br />
Şüphesiz ki Hak Muhammed Ali'dir <br />
Bilmeyene Mülcem soyu dediler <br />
<br />
<br />
Kaynak: Cahit Öztelli Cahit Öztelli,Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Bütün Şiirleri, (1971) ,38-39 ve 190<br />
<br />
<br />
Pir Sultan Abdal Hakkında Araştırma ve Çalışmalar Yapanlar <br />
<br />
Sadeddin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Asım Bezirci, Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Fuat, Orhan Ural, Mehmet Bayrak, Ali Haydar Avcı, Erol Toy ve Battal Pehlivan'ın Pir Sultan Abdal ile ilgili araştırma kitapları vardır. Özellikle Ali Haydar Avcı'nın "Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal" adlı çalısması konuyla ilgili çok hacimli bir çalışmadır.<br />
<br />
Ayrıca Opera Sanatçısı ve Halk Müziği Araştırmacısı ve icracısı Ruhi Su, Pir Sultan'ın eserlerinden bazılarını bir albümde toplayarak yorumlamıştır<br />
<hr class="mycode_hr" />
Elbette Pir Sultan ile hacı bektaş-ı karşı karşıya getirmek.. sanki bektaşilik ayrı kızılbaşlık ve Alevilik ayrı göstermek oldukça zordur..<br />
<br />
Bakınız aşağıdaki değişte ise Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş kapısından, yani Dergâh'dan medet-mürvet bekliyor. Hacı Bektaş Veli'yi ;Pirlerin Piri ve Şahların Şahı; olarak niteliyor: <br />
<br />
<br />
Sensin bizim zahir batın ulumuz <br />
Aman medet mürvet Pir Hacı Bektaş <br />
Her taraftan sana çıkar yolumuz <br />
Ali'sin bir adın var Hacı Bektaş <br />
<br />
Seni sevdik senden yana yakıldık <br />
Münkirlerin kesretinden sıkıldık <br />
Herbirimiz künc-i gamda takıldık <br />
Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş <br />
<br />
<br />
Pirlerin pirisin yok sana teki <br />
Müminin canısın münkirin şeki <br />
Zahirde batında değilsin iki <br />
Yetmiş üç milletsin bir Hacı Bektaş <br />
<br />
Şahların şahısın zat-i Ali'sin <br />
Her ilmin kânısın Şah-ı Veli;sin <br />
Abdal Musa kendi Kızıl Deli'sin <br />
Abdalların başı der Hacı Bektaş <br />
<br />
Pir Sultan Abdal;ım sana dayandım <br />
Uyur idim hizmetimden uyandım <br />
Her isteyenlere verdin inandım <br />
Benim de muradım ver Hacı Bektaş <br />
<br />
Görüldüğü gibi, Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş Veli'den manevi destek diliyor.<br />
<hr class="mycode_hr" />
ir Sultan'ın bektaşi olduğuna ve dergaha bağlılığına delil bir çok değiş vardır<br />
<br />
Nitekim bakınız<br />
<br />
Pir Sultan Abdal, Dergâh'ta birliğe çağrı yaparken koşulları, kuralları da tek tek açıklıyor. Yoksa ;sürerler dergâhtan haller nic'olur; korkusunu çekiyor, anımsatıyor baştan. Kendisi Şah;ın, yani Hacı Bektaş'ın ;aciz kuludur ;, öyle görüyor:<br />
<br />
Pir Sultan'ım kemter kuldur Şah'ına <br />
Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına <br />
Deli gönül hak ol düş Dergâh'ına <br />
Er olayım dersen er ile görüş <br />
<br />
<br />
Pek imiş kurulmaz feleğin yayı <br />
Ezelden sunulur aşığın payı <br />
İki dinli yüzlü yüze gülücü <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur <br />
<br />
<br />
Er değildir er nefesi tutmayan <br />
Er pislik temiz etmeyen <br />
Özünü rızaya teslim etmeyen <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur <br />
<br />
<br />
Erenler kabul eylemez yalanı <br />
İçi sual olup dışı güleni <br />
Evvel ikrar verip sonra güleni <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur <br />
<br />
<br />
Pir Sultan;ım ihlas çağır Pir'ine <br />
Yerler gökler inler ah ü zarına <br />
Mümin olan çıkar Hak divanına <br />
Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur<br />
<hr class="mycode_hr" />
Bırakın Pir Sultan ile bektaşiliğin ayrılığını yada kızılbaşlık ile, bektaşiliğin farklı kavramlar olduğunu pir Sultan bizzat bektaşliğin yayılması için mücadele eder..<br />
<br />
<br />
<br />
Anadolu'nun yetiştirdiği ve Aleviliğin Yedi Ulu'sundan biri olan büyük ozan, artık Hacı Bektaş Dergâhı'nda daha önce oturmuş ve oturmakta olanların ve Bektaşilerin açık yürekli savunuculuğunu yapar<br />
<br />
Artık Pir Sultan'a göre ;devir Bektaşilerindir;. Öyleyse ;sevdalı, bade süzen, dünyayı gezen, sırlarına güç erilen ama arifler arifi ve hak yoluna canlarını kurban etmekten çekinmeyen Bektaşiler; derlenip toparlanmalıdır. <br />
<br />
Sevda çekmek şanlarıdır <br />
Gizlice erkânlarıdır <br />
Hak yoluna canlarıdır <br />
Kurbanı Bektaşilerin <br />
<br />
Onlar Horasan'ı gezer <br />
Demkeş olur bade süzer <br />
Seyyah olup daim gezer <br />
Sultanı Bektaşiler'in <br />
<br />
<br />
Sırlarına güç erilir <br />
Remizleri geç bilinir <br />
Üstad olan Pir seçilir <br />
Hünkârı Bektaşilerin <br />
<br />
Arifler arifi gelir <br />
Arife tarif vız gelir <br />
Uzak yakın hep bir gelir <br />
Hassına Bektaşilerin <br />
<br />
Pir Sultan ;ım bu ne demek <br />
Yerde insan gökte melek <br />
Hiç cahile çekme emek <br />
Devridir Bektaşilerin <br />
<br />
<br />
<br />
Pir Sultan değişlerinde hacı bektaş zikri bolca karşımıza çıkar<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Nerd'oldu<br />
<br />
Güzel aşık sana bi sualim var <br />
Muhammet Ali'nin gölü nerd'oldu<br />
Zahirde batında bir gerçek ersin<br />
Tanrı'nın aslanı Ali nerd'oldu<br />
<br />
Serim koydum erenlerin yoluna<br />
Gönüller azr eder Cennet bağına<br />
Muhabbetin ırmağına seline<br />
Uğrayan meleğin yolu nerd'oldu<br />
<br />
Bu dünyanın varın yoğun bitiren<br />
Güvercin donuna girip oturan<br />
Zemheride gonca gülü bitiren<br />
Prim Hacı Bektaş Veli nerd'oldu<br />
<br />
Yedisi sırdadır ayandır beşi<br />
Tedbirle bozulmuş takdirin işi<br />
Üç yüz altmış altı deryanın başı<br />
Çağlayan ırmağın seli nerd'oldu<br />
<br />
<br />
<br />
Ne Yatarsın Ali'nin Zamanımı Şimdi<br />
<br />
Ala gözlü Şah'tan gel oldu<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
Eridi yüreğim yandı kül oldu<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<br />
Hünkar Hacı Bektaş Veli aşkına<br />
Zahirde batında Ali aşkına<br />
Cümle erenlerin yolu aşkına<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<br />
Yezitler ne olduğunu bilirler<br />
Toplanıp orta yere gittiler<br />
Lanet gömleğini ele aldılar<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<br />
Pir Sultan'ım gitmek ister Tebriz'e<br />
Himmet edin erler bu deme bize<br />
Biz de niyet ettik Sultan Nevruz'a<br />
Ne yatarsın Ali'm zamanımı şimdi<br />
<hr class="mycode_hr" />
Bektaşilerin derlenip toparlanması, bir araya gelmesi için bakınız bir başka değişte kimi yardıma çağırır pir Sultan..<br />
<br />
Rum (eli);u fetheden Kırklar serdarı Şah Kızıl Deli'yi (Seyyid Ali Sultan'ı) imdada; çağırmaktadır<br />
<br />
<br />
Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu <br />
Hazreti Fatıma cihanın gülü <br />
Evvel Seyyid Ali aldı yürüdü <br />
Kırkların serdarıdır Kızıl Deli <br />
<br />
Pir Sultan'ım eydür sancak getiri <br />
Zemheride gonca güller bitiri <br />
Kalenin altın üstüne getiri <br />
Rum'un fethin eden Şah Kızıl Deli <br />
<br />
*** <br />
Hey erenler evliyalar serveri <br />
Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br />
Tarık-ı Naci'nin sensin rehberi <br />
Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br />
<br />
Pir Sultan'ım eydür yola âşıkız <br />
Ta ezelden böyle kalbi sadıkız <br />
Severiz ey Şah'ım kalbi sadıkız <br />
Rahmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br />
<br />
<br />
Pir Sultan Bir başka değişinde Hacı Bektaş'tan bahseder..<br />
<br />
<br />
<br />
Muhammed Ali neslinden kim kaldı <br />
Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı <br />
Onulmaz yaraya merhem kim sardı <br />
Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı <br />
<br />
<br />
Çok şükür olsun Hüda'nın demine <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br />
Mehdi evsafı eyledim temine <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br />
<br />
<br />
Bir güneş doğdu dünyanın yüzüne <br />
Âşıkların nur göründü gözüne <br />
Cümle canlar niyaz etti özüne <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br />
<br />
<br />
Pir Sultan;ım biat ettik ol erden <br />
Muhabbet kokusu geliyor serden <br />
Katarından ayırma Şah-ı Merdan <br />
Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hacı Bektaş-ı veli ve Kitabı Makalat Hakkında Analiz]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-ve-kitabi-makalat-hakkinda-analiz.html</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2013 13:01:37 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">Dede-baba</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-haci-bektas-i-veli-ve-kitabi-makalat-hakkinda-analiz.html</guid>
			<description><![CDATA[Degerli canlar... <br />
<br />
Bugün başta sünni itikatler arasında yer alan, nakşibendilerin ve nurcuların o dahası diyanetin, bastırdıkları ve Hacı Bektaş-ı Veliye Atfettikleri MAKALAT'lardan bahsetmek istiyorum.. acaba Bu makalattar gerçektende Hünkar'a Ait mi?<br />
<br />
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri Anadolu Aleviliğinin en önemli önder kişilerinden biridir. Hünkar'ın adının anılmadığı hiçbir Alevi ibadeti yoktur. O halkımızın sönmeyen ışığıdır. O'nu söndüremeyenler, Hünkar'ın kimliğini ters yüz etme uğraşına girmekteler...<br />
<br />
Bu Tür çabaların en önelisi eski Sünni Nakşi cemati lideri olan ESAT COŞAN'NIN VE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ başta olmak üzere Bastırdığı MAKALAT'lardır...<br />
<br />
öncelikle belirtmek gerekir ki, "MAKALAT" ın Arapça orjinalinin sağlıklı ve tam bir nüshasıda mevcut olmayıp, bir birinden farklı "MAKALAT"larda vardır.<br />
<br />
Bu bağlamda, Gerek Diyanetin ve gerekse Sünni yobaz çevrelerin MAKALAT'I bastırmalarındaki temel amaç, "Dört kapı Kırk makam" daki Şeriat kapısında yer alan ve üçüncü makamda yazılı olan şu ifadelerdir:<br />
<br />
"Üçüncü makam: Zekatdur,oruçtur,gücü yetenin hacca varması ve hem gaza hem de cenabetten arınmaktır...<br />
<br />
orjinali: "...ve akimu's-salate ve âtü'z-zekate.. ve savm-ı şehr-i ramazan...vehıccu'l-beyti meni'steâ'a ileyhi sebilen..."<br />
<br />
Gerek Diyanetin ve gerekse diğer sünni/şii çevrelerin makalattaki bu ifadeleri görünce adeta gözlerinin içi parlamakta.. ve bu sözleri büyük bir gayretle öne çıkarmaktadırlar... bunu yapmalarında ve öne çıkarmalarındaki en büyük dertleri, 5 vakitli günlük namazı, 30 günlük Ramazan orucunu, kabe'ye, hacca gitmeyi Alevilere benimsetmektir.<br />
<br />
Oysa Alevi-Bektaşilikte... sünnilerin zahiri anlamda yaptıkları ve anladıkları bu ibadetlerin hiçbirisi Fiilen bizde yoktur.. Bizler bu ibadetleri sünni/şiiler gibi yapmayız....Alevi'nin namazı halka namazı .. kıblesi Dost cemali.. Kur'anın indiği anın tasviri olan ramazan anının dolunay vakti 3-10 arası oruç..ve yine Hızır ve Muharrem oruç ibadetir ...Hiçbir zaman Alevi-bektaşi sünni şeriat anlayışına göre ibadet yapmamış ve benimsememişti...Alevi-bektaşi İbadetini perşemde akşamını cumaya bağlayan Ayin-i cem yapandır..<br />
<br />
Unuttukları ve görmezden geldikleri en önemli ayrıntı, bizlerin namazı da orucuda haccıda ve diğer Kur'anı-ı emir ve yasakları inkar edenler değil.. hem sünnilerden hemde şiilerden farklı anlamlandırdığımız ve yaşadığımızdır..<br />
<br />
Kılarız namazı kılmayız değil,<br />
Biz Hakk'ın emrini bilmeyiz değil.<br />
<br />
Kur'an kitabımız,islam dinimiz.<br />
Hadisten,âyetten almayız değil.<br />
<br />
Bildik rumuzunu savm-ü salatın.<br />
İsteyip ıssını bulmayız değil...<br />
<br />
Değişte. geçen "Bildik rumuzunu savm-ü salatın" sözü gerçekten manidardır. Savm-ü salat yani oruç ve namaz, burada bektaşi anlayışına uygun bir biçimde bir Rumuz/simge olduğu vurgulanmakta.. oruç ve namazın batın anlamına işaret edilmektedir...<br />
<br />
<br />
<br />
Genellikle bu sünni/şii yobaz takımı, makalattaki namaz, oruç, ramazan gibi ifadeleri, işlerine geldiği gibi zahiri olarak yorumlayıp, MAKALAT'I bütünsel açıdan ele almadan, Hünkar'ı sünni ilan etme cüreti bile gösterilmektedir. Böylece Alevi-Bektaşilik Sünniliğin içinde yer alan bir tarikat olarak yeniden düzenlenmeye çalışılmaktadır...<br />
<br />
Yine gerek Sünni ve gerekse Diyanetin Makalat çevirileri incelendiğinde çelişkiler ve uydurmalar açıkça göze çarpmaktadır...<br />
<br />
Bu çevreleri ellerinde yazdıkları makalat'ın Gerçek Hünkar'ın makalatı olduğunu söylerler.. Oysa Bu makalatların gerçek olmadığını şurdan anlayabilirsiniz..<br />
<br />
"...Çün selam ve salat ol resulu'llah hazretine ve âline olduktan sonra OL ESRAR SÖZLÜ VE KELECİ TUZLU VE LATİF SÖZLÜ VE GÜLER YÜZLÜ MAKALATI..ıssı ve şer'at soyı ve tertib-i marifet ve gen-i hakikat ve makam ehli sevmedi CEHLİ VE SAHİB-İ GENC-İ ULÛM O KUTB-I MA'LÛM SULTAN HACI BEKTAŞIYYÜ'L HORASANİ KADDESA'LLAHU SIRRAHU'L-AZİZ OL DÎN ÇIRAĞI ÎMAN NURUNUN YAĞI VE ERENLERİN TURAĞI BÖYLE BEYAN EDER..."<br />
<br />
Diyanet tarafından ve sünniler tarafından tahrifata uğratılarak yayımlanan malakatların ilk cümleleri yukarıda sözlerle başlar...yani hacı Bektaş kendi kendine bu övgüleri yaparak sözlerine başlamış, Oysa bu ifadelerin bizatihi Hacı Bektaşın kendisinin yazdığını söylemek Çuvalladıklarının ve yalanlarının açığa çıkmasından, dahası uyduruk makalatlarının ifadelerin hiç birinin Hacı Bektaş tarafından yazılmadığının adeta delilidir....<br />
<br />
Kültürümüzde hiçbir ulumuz ve eser sahibi olan seyid nesli Evliya ve Pirlerimiz... Kendi yazdığı eserin başına kendini göklere çıkaran, övücü ifadeler koymaz..Bu ifadeler esere yapılan müdahalenin en büyük kanıtlarından biridir...Kendi kendini öven insan... İnsanı kamil olabilir mi?<br />
<br />
Hünkar'ı Sünni ibadetleri yapan biri olarak gösteren anlatılar, tümüyle uyduruktur. Hünkar'ı, 5 vakit günlük namaz kıldıran, Hacca küfürlü içeriküren zihniyet, Alevi-Bektaşiliğin temeline dinamit koymaya çalışan zihniyettir...<br />
<br />
Bunu hem Diyenetin hemde Sünnilerin tahrip ederek yayımladığı makalatı eleştirel bir gözle incelediğinizdede bulabilirsiniz.. Örneğin geçmiş yaşantısında sünni iken Hünkara İkrrar verip talip olan said Emre, 5 vakit sünni namazı, sünni anlamda kıble ve diğer İbadetler hakkında bektaşi oladuktan sonra şöyle diyor...<br />
<br />
Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü,<br />
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi.<br />
Ne taat var ne salat, ne zikir var ne tesbih,<br />
Bu beş vakit namazımı aşkla terk eyletdirdi.<br />
.......<br />
<br />
kanda baksam dopdolu Hacı bektaş Veli,<br />
Bu said kemter. onun kulı oldu,yola meyledi...<br />
<br />
Saygı ve sevgilerimle<br />
<br />
Naot Yazın oluşturulurken... Mustafa cemil Kılıç'ın HANGİ SÜNNİLİK" adlı eserinden faydanılmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Degerli canlar... <br />
<br />
Bugün başta sünni itikatler arasında yer alan, nakşibendilerin ve nurcuların o dahası diyanetin, bastırdıkları ve Hacı Bektaş-ı Veliye Atfettikleri MAKALAT'lardan bahsetmek istiyorum.. acaba Bu makalattar gerçektende Hünkar'a Ait mi?<br />
<br />
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri Anadolu Aleviliğinin en önemli önder kişilerinden biridir. Hünkar'ın adının anılmadığı hiçbir Alevi ibadeti yoktur. O halkımızın sönmeyen ışığıdır. O'nu söndüremeyenler, Hünkar'ın kimliğini ters yüz etme uğraşına girmekteler...<br />
<br />
Bu Tür çabaların en önelisi eski Sünni Nakşi cemati lideri olan ESAT COŞAN'NIN VE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ başta olmak üzere Bastırdığı MAKALAT'lardır...<br />
<br />
öncelikle belirtmek gerekir ki, "MAKALAT" ın Arapça orjinalinin sağlıklı ve tam bir nüshasıda mevcut olmayıp, bir birinden farklı "MAKALAT"larda vardır.<br />
<br />
Bu bağlamda, Gerek Diyanetin ve gerekse Sünni yobaz çevrelerin MAKALAT'I bastırmalarındaki temel amaç, "Dört kapı Kırk makam" daki Şeriat kapısında yer alan ve üçüncü makamda yazılı olan şu ifadelerdir:<br />
<br />
"Üçüncü makam: Zekatdur,oruçtur,gücü yetenin hacca varması ve hem gaza hem de cenabetten arınmaktır...<br />
<br />
orjinali: "...ve akimu's-salate ve âtü'z-zekate.. ve savm-ı şehr-i ramazan...vehıccu'l-beyti meni'steâ'a ileyhi sebilen..."<br />
<br />
Gerek Diyanetin ve gerekse diğer sünni/şii çevrelerin makalattaki bu ifadeleri görünce adeta gözlerinin içi parlamakta.. ve bu sözleri büyük bir gayretle öne çıkarmaktadırlar... bunu yapmalarında ve öne çıkarmalarındaki en büyük dertleri, 5 vakitli günlük namazı, 30 günlük Ramazan orucunu, kabe'ye, hacca gitmeyi Alevilere benimsetmektir.<br />
<br />
Oysa Alevi-Bektaşilikte... sünnilerin zahiri anlamda yaptıkları ve anladıkları bu ibadetlerin hiçbirisi Fiilen bizde yoktur.. Bizler bu ibadetleri sünni/şiiler gibi yapmayız....Alevi'nin namazı halka namazı .. kıblesi Dost cemali.. Kur'anın indiği anın tasviri olan ramazan anının dolunay vakti 3-10 arası oruç..ve yine Hızır ve Muharrem oruç ibadetir ...Hiçbir zaman Alevi-bektaşi sünni şeriat anlayışına göre ibadet yapmamış ve benimsememişti...Alevi-bektaşi İbadetini perşemde akşamını cumaya bağlayan Ayin-i cem yapandır..<br />
<br />
Unuttukları ve görmezden geldikleri en önemli ayrıntı, bizlerin namazı da orucuda haccıda ve diğer Kur'anı-ı emir ve yasakları inkar edenler değil.. hem sünnilerden hemde şiilerden farklı anlamlandırdığımız ve yaşadığımızdır..<br />
<br />
Kılarız namazı kılmayız değil,<br />
Biz Hakk'ın emrini bilmeyiz değil.<br />
<br />
Kur'an kitabımız,islam dinimiz.<br />
Hadisten,âyetten almayız değil.<br />
<br />
Bildik rumuzunu savm-ü salatın.<br />
İsteyip ıssını bulmayız değil...<br />
<br />
Değişte. geçen "Bildik rumuzunu savm-ü salatın" sözü gerçekten manidardır. Savm-ü salat yani oruç ve namaz, burada bektaşi anlayışına uygun bir biçimde bir Rumuz/simge olduğu vurgulanmakta.. oruç ve namazın batın anlamına işaret edilmektedir...<br />
<br />
<br />
<br />
Genellikle bu sünni/şii yobaz takımı, makalattaki namaz, oruç, ramazan gibi ifadeleri, işlerine geldiği gibi zahiri olarak yorumlayıp, MAKALAT'I bütünsel açıdan ele almadan, Hünkar'ı sünni ilan etme cüreti bile gösterilmektedir. Böylece Alevi-Bektaşilik Sünniliğin içinde yer alan bir tarikat olarak yeniden düzenlenmeye çalışılmaktadır...<br />
<br />
Yine gerek Sünni ve gerekse Diyanetin Makalat çevirileri incelendiğinde çelişkiler ve uydurmalar açıkça göze çarpmaktadır...<br />
<br />
Bu çevreleri ellerinde yazdıkları makalat'ın Gerçek Hünkar'ın makalatı olduğunu söylerler.. Oysa Bu makalatların gerçek olmadığını şurdan anlayabilirsiniz..<br />
<br />
"...Çün selam ve salat ol resulu'llah hazretine ve âline olduktan sonra OL ESRAR SÖZLÜ VE KELECİ TUZLU VE LATİF SÖZLÜ VE GÜLER YÜZLÜ MAKALATI..ıssı ve şer'at soyı ve tertib-i marifet ve gen-i hakikat ve makam ehli sevmedi CEHLİ VE SAHİB-İ GENC-İ ULÛM O KUTB-I MA'LÛM SULTAN HACI BEKTAŞIYYÜ'L HORASANİ KADDESA'LLAHU SIRRAHU'L-AZİZ OL DÎN ÇIRAĞI ÎMAN NURUNUN YAĞI VE ERENLERİN TURAĞI BÖYLE BEYAN EDER..."<br />
<br />
Diyanet tarafından ve sünniler tarafından tahrifata uğratılarak yayımlanan malakatların ilk cümleleri yukarıda sözlerle başlar...yani hacı Bektaş kendi kendine bu övgüleri yaparak sözlerine başlamış, Oysa bu ifadelerin bizatihi Hacı Bektaşın kendisinin yazdığını söylemek Çuvalladıklarının ve yalanlarının açığa çıkmasından, dahası uyduruk makalatlarının ifadelerin hiç birinin Hacı Bektaş tarafından yazılmadığının adeta delilidir....<br />
<br />
Kültürümüzde hiçbir ulumuz ve eser sahibi olan seyid nesli Evliya ve Pirlerimiz... Kendi yazdığı eserin başına kendini göklere çıkaran, övücü ifadeler koymaz..Bu ifadeler esere yapılan müdahalenin en büyük kanıtlarından biridir...Kendi kendini öven insan... İnsanı kamil olabilir mi?<br />
<br />
Hünkar'ı Sünni ibadetleri yapan biri olarak gösteren anlatılar, tümüyle uyduruktur. Hünkar'ı, 5 vakit günlük namaz kıldıran, Hacca küfürlü içeriküren zihniyet, Alevi-Bektaşiliğin temeline dinamit koymaya çalışan zihniyettir...<br />
<br />
Bunu hem Diyenetin hemde Sünnilerin tahrip ederek yayımladığı makalatı eleştirel bir gözle incelediğinizdede bulabilirsiniz.. Örneğin geçmiş yaşantısında sünni iken Hünkara İkrrar verip talip olan said Emre, 5 vakit sünni namazı, sünni anlamda kıble ve diğer İbadetler hakkında bektaşi oladuktan sonra şöyle diyor...<br />
<br />
Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü,<br />
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi.<br />
Ne taat var ne salat, ne zikir var ne tesbih,<br />
Bu beş vakit namazımı aşkla terk eyletdirdi.<br />
.......<br />
<br />
kanda baksam dopdolu Hacı bektaş Veli,<br />
Bu said kemter. onun kulı oldu,yola meyledi...<br />
<br />
Saygı ve sevgilerimle<br />
<br />
Naot Yazın oluşturulurken... Mustafa cemil Kılıç'ın HANGİ SÜNNİLİK" adlı eserinden faydanılmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bektaşilik nedir -2]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-bektasilik-nedir-2.html</link>
			<pubDate>Fri, 10 May 2013 15:22:57 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-bektasilik-nedir-2.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektaş-ı Veli Dönemi</span><br />
Ana maddeler: Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Melametîliği, Dört Kapı Kırk Makam, Kaygusuz Abdal, ve Balım Sultan<br />
Bu Alevîlik Tarikâtı’nın kurulmasında etkin görev üstlenmiş olan kişi Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Melametîliği’nden aldığı “Dört Kapı” anlayışının her kapısına “onar makam” eklemek suretiyle, “Dört Kapı Kırk Makam”’dan oluşan tarikât altyapısını kurar. Buna, “Bektaşî Seyr-î Sülûğü” de denir. Kaygusuz Abdal, Bektaşî erkannâmesi üzerinde bazı düzenlemeler yaparak Bektaşîliğin ilk "erkannâmesini" yazar. Böylece Bektaşî Tarikâtı’nın ilk “tüzük yapıcısı” Kaygusuz Abdal olmuş olur. Balım Sultan’sa bu erkannâmeyi sonradan geliştirmiş ve kurumlaştırmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra tarikâtın başına Abdal Musa geçmiştir. Bektaşîlik; Horasan Melametîliği, Nakşibendilik, Yesevîlik, Ahilik, Kalenderîlik, Haydarîlik, Vefâilik, Babâîlik, Bâtınîlik ve Hurufîlik gibi akımlardan etkilenmiş, hatta bazılarını kendi içinde harmanlayarak şekillenmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektâş Veli'nin hüviyeti </span><br />
Ana maddeler: Ebû'l-Bekâ Baba İlyâs, Kutb'ûd-Dîn Haydar, Hacı Bektaş Veli, Baba İshâk Kefersudî, ve Barak Baba<br />
Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlar. Velâyet-Nâme üzerinde uzmanlaşmış yazarların nakletiklerine göre Hacı Bektâş’ın tarikât silsilesi önce Kutb'ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serhasî’ye, ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektâş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.[13]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektâş'ın tarikâtın oluşumundaki rolü</span><br />
Hacı Bektaş-ı Veli dağınık Alevî ve Alevîlik türevi akımları ve toplulukları içine almış, yeniden kalıba dökmüş, Alevîliği yeniden derneştirmiş ve Alevî-Bektaşîliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır. Çevresine bir takım görevliler almış, bunların bir bölümünü kimi yerlere görevlendirerek göndermiş, oralarda “aydınlatma/irşat” çalışmaları yaptırmış, Anadolu’daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlamış ve onları yönlendirmiştir. Bu nedenlerle Hacı Bektaş-ı Veli, Alevî-Bektaşî toplumunun gözünde yolun-yolağın “Pîri” ve tarikât kurucusudur. Anadolu'ya gelmeden önce hacca gittiği söylenir. Hoca Ahmed Yesevî’nin müritlerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’nun Türkleşmesinde ve müslümanlaşmasında büyük bir rol oynamıştır. Kendileri denildiği gibi farklı bir din getirmemiş, aksine İslâm’ın daha iyi tanınmasına vesile olmuştur. Öyleki, Rumeli’nin tamamı mezhepte Sünnîliği tarikâtta ise Bektaşîliği benimsemiştir. Her ne kadar bugün Bektaşîlik bir takım grup tarafından kötü gösterilmeye çalışılsa da, Bektaşîlik İslam’ın esaslarına uyan tasavvufta insanı odak noktası alan bir tarikâttır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anadolu’da Bektâşî nüfuzu</span><br />
Çeşitli Türk kabileleri Anadolu’ya göç etmeğe başladıklarında özellikle de Anadolu Selçukluları’nın en debdebeli devri olan Büyük Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ın iktidarına rast gelen zaman dilimi içerisinde Anadolu’da Şiîlik bir hâyli ilerlemiş, ve İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev’in saltanatının başlangıcında Babâîler İhtilâli patlak vermiş ve Hacı Bektâş da bu arada çok kuvvetli nüfuz sahibi bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştı. Vilâyetnâme’ye göre Sultan Âlâ’ed-Dîn bile, Şamanî Türkler’in İslâmiyet’e girmelerine bir vesile olan Hacı Bektaş’ın hâlifesi “Kara Donlu Can Baba” dolayısiyle hünkâra karşı derin bir hürmet beslemekteydi. Hacı Bektâş’ın yurt edindiği Kırşehir yolu Dulgadır Türkmenleri’nin arasından geçmekteydi. Bu nedenle Halep, Adana ve havalisinde yaşayan Türkmenler arasında hünkârın adı saygıyla anılmaktaydı. Akşehir’deki “Mahmud Hayranî” ile Sivrihisar’da yaşayan “Yunus Emre” de hünkâra âhid verenler arasındaydı. Ahlat’da da meşhur Hoylu Burak Baba’nın müridlerinden “Baba Emîrci” bulunuyordu. O devirlerde Anadolu’daki Bektâşî nüfuzunun en hâkim bulunduğu yerler arasında Ankara, Sivas, Konya, Kayseri, Kırşehir ve güneye doğru yayılmış olan Türkmen Aşîretleri’nin yerleşmiş oldukları vilâyetlerdi.[14]<br />
Ayrıca bakınız: I. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Anadolu Selçukluları, Hacı Bektaş Veli ile Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Karamanlılar devrinde Anadolu’da Bektâşî fa’aliyetleri </span><br />
Anadolu Selçukluları’nın yıkılmasından sonra ise Karaman Oğlu Mahmud Bey’in Konya’ya hâkim olması üzerine, o devre kadar devletin resmî dili olan Farsça’yı yasaklayarak Türkçe’nin konuşulmasını emretti. Bu karar en fazla Bâtınî-Şiî babaların amaçlarına yardımcı oldu. Oba ve yaylâlarda yaşayan ve kentleşememiş olan Türk aşîretleri ve bütün Türkmenler kendilerine öz dilleriyle hitap eden bu Şîʿa-i Bâtın’îyye Babalarına candan gönül vererek kuvvetle bağlandılar.<br />
Ayrıca bakınız: Karamanoğulları Beyliği<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Germiyanlılar devrinde Batı Anadolu’da Bektâşî fa’aliyetleri </span><br />
Bu bölgede Bektâşîliğin yayılması maksadiyle Hacı Bektaş’ın halifelerinin üçüncüsü olan Hâcim Sultan memur tâyin edilmişti. Kermeyan Beyi Uşak civarında “Susuz Köyü” yurt olarak Hâcim Sultan’a vermişti. Daha Hacı Bektaş hayâttayken Bektaşîlik Batı Anadolu’ya yayılmıştı. Hattâ onun mânevî himmetiyle Batı Anadolu fethedilmişti. Germeyan Bey’in yönetimi altındaki ordu Kütahya, Tavşanlı, Altuntaş, “Kermeyan Kalesi” diye meşhur olan kaleyi, Denizli, Uşak, Sandıklı ve Işıklı’yı aldı. Kermeyan Vilâyetinde kışlak ve yaylâk tutan “Akkoyunlu Aşîreti” baştanbaşa Hacı Bektaş’ın halifesi olan Hâcim Sultan’a intisap etmişlerdi.[15] Germeyan Bey fethettiği memleketlere “Bey” oldu. Akdeniz sahillerine de önemli bir askerî kıt’a sevk etti. Ayrıca, Balıkesir, Edremit ve çevresini feth etti.<br />
Ayrıca bakınız: Germiyanoğulları Beyliği<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîliğin Osmanlı Ordusu’na girişi</span><br />
Vilâyetnâme’ye göre bunun başlangıcı Osman Gazi’ye elif tâcının bizzât Hünkâr tarafından giydirilmesiyle başlamaktadır. H. 687 / M.1288 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Âlâ’ed-Dîn-i Key-Kubâd Osman Gazi’ye Altunbaşlı Sancak ve tabel gönderdi. Osman Gazi’nin beline kendi belindeki kılıcı bizzat Hacı Bektaş Veli taktı. “Ve önünden sonun görmeğe: Ugınden Sugm Gurgele!” diye dua etti. Hâlbuki Hacı Bektaş’ın M. 1271 tarihinde vefat ettiği göz önüne alınacak olursa bu rivayetin doğruluğu pek zayıftır. Bir başka rivayete göre ise, Orhan Gazi Yeniçeri’yi kurduktan sonra Hünkâr’ın Amasya taraflarındaki “Suluca Karahöyüğü” adındaki ikametgâhına giderek bütün asker hakkında onun hayır duasını almıştı. O da elinin birini bu askerlerden birinin başına koyarak: “Bunların ismi yeniçeri olsun. Cenâb-ı Hak yüzlerini ak, bazularını kuvvetli, kılınçlarını keskin, oklarını mühlik, kendilerini daima galip etsin,” diyerek dua buyurmuşlardı. Vilâyetnâme’ye güvenildiği takdirde Hünkâr’ın çok daha evvel göçtüğü ve bu rivayetin de gerçek olmadığı anlaşılıyor.[16] O devirlerin fikrî ürünler açısından en geniş alanını Babâî ve Kalenderî zaviyeleriyle birlikte daha birtakım tarikât pîrlerinin yuvaları teşkil etmekteydi. “Rûm abdalları”, “Horasan pîrleri” ve “Gaziyân-ı Rûm” gibi tabirlerin pek sıklıkla kullanılmakta olduğu eserlerden anlaşıldığına göre “Şîʿa-i Bâtıniye” hareketlerinin yoğunlaştığı merkezin başında muhakkak cenkçi ve silâhşör kuvvetlerin hazır bulundurulmasıyla ikinci bir Babâî katliamına mâni olma gayesinin güdüldüğü anlaşılmaktadır. İslâmî çevrelerde Bâtınî harekâtını düşmanca karşılayan bir devlet siyâsetinin ihtilâlleri en çok ordu kuvvetiyle ezdirdiğini ardarda tecrübelerle öğrenen “Şîʿa-i Bâtıniye” dâîleri, Selçuklular’ın çöküşünden sonra, hükümetlerin oluşturacağı bütün ordu kuvvetlerinde yer almayı kararlaştırmıştı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında da Bâtınîler, öncelikle askerî kuvvetlerin içerisinde yer almayı ihmâl etmediler.<br />
<br />
Sultan Orhan tarafından yapılan teftişler neticesinde Baba İlyas Horasanî hulefasından Sultan Höyüğü Vakfı’na ait Geyikli Baba Alevî tekkesi padişahın iltifâtlarına mazhar olmuş ve Padişah tarafından buraya pek çok hediyeler gönderilmişti.[17]<br />
Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Osman Gazi’nin kayınpederi “Şeyh Edebali” ile Yıldırım Bayezid’in eniştesi “Emîr Şems’ed-Dîn-i Buharî” tarafından, Kirmastı’da meşhur “Geyikli Baba”, Antalya Elmalı’da “Abdal Mûsâ” ve Eskişehir Karacahisar’da “Kumral Baba” gibi daha birçok “Şia-i Bâtın’îyye” dâîleri adına zâviyeler yaptırılarak bunlara büyük vakıflar bağlanmıştı. Kazdağı yamaçlarında yaşayan Yürükler’in haraç rüsumları “Emîr-i Buharî” zâviyesine tahsis edilmişti.[18][19]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşî Tarikâtı ve Erenler </span><br />
Alevî-Bektâşî tarihinde yer edinmiş, üstün vasıflara sâhip efsanevî özelliklere hâiz bilgelerin, evliyâ ve uluların tamamını tanımlamak maksadıyla kullanılan isimdir. Osmanlı Türkleri’nin başlattığı fetihlerin en ön saflarında giden, geyiklere binerek düşmanı ürküten, bazen yeşil elbiselere bürünerek beyaz atlara binen, doğa üstü güçlere sahip olduklarına inanılan bu efsanevî erenlerin aniden düşmanın gözlerine görünmeleri ve birdenbire hâsımlarının karşılarına dikilmeleri şeklinde hikâye edilen masallar o devrin ilkel zihinlerine birer kerâmet olarak sunulmaktaydı. Bu tipte pek çok efsane Bektâşî Tarikâtı'nda da önemli bir ehemmiyete hâizdi.[20]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîliği Rumeli’de neşredenler</span> <br />
Rumeli’de Bektaşiliğin neşrî, “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketlerinin merkezinde yer alan Baba İlyas Horasanî’nin “Çehariyâr” adı verilen dört halifesinden biri olan Sarı Saltık Baba öncülüğünde gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşî Babası Sarı Saltık </span><br />
Evliya Çelebi’ye göre Ahmed Yesevî müridlerinden olan Sarı Saltık, H. 662 / M. 1264 yılında birçok müridleriyle birlikte Rumeli’ye geçti. Dobrıca, Kırım, Moskova, Lehistan kıt’alarını dolaştıktan ve oralarda İslâmiyet’in uzun süre yayılmasına hizmet ettikten sonra Karesi Oğullarından İsâ Bey zamanında Gelibolu’dan Çardak’a döndüler. Kazdağı üzerinde Edremit Körfezi’nin doğu ve kuzeydoğusuna doğru uzanan silsilesini izleyerek orada oturmakta oal Türkmenler’in arasında uzun yıllar ikâmet ettiler. “Vilâyetnâme” bu dönüşün Hacı Bektâş’ı ziyâret amacıyla gerçekleştirilmiş olduğunu nakletmektedir. Oysa o tarihte Hacı Bektâş çoktan vefât etmiş bulunmaktaydı. Rumeli kıt’asında Sarı Saltık’a ait pek çok ziyaretgâh bulunmaktadır. Bektâşî an’anesinde mühim bir yeri olan bu Şiî babanın, Babaeski’de de yaşamış olduğu ve türbesinin Aya Nikola Kilisesi’nin yerinde bulunduğu Hristiyanlarca da kabul edilmektedir. Hacı Bektâş’ın hakkındaki küfr ve ilhada ait çıkarılan söylentiler ile, onun adını taşıyan Bektaşilik Tarikatı’ın i’tikadları arasında hiçbir alâkanın bulunmadığını, fakat kendisine intisap etmiş olan bazı melâhidenin yapmış olduğu neşriyâtın Hacı Bektâş’ın kendisini bizzat töhmet altında bıraktığını “Şekayık” müellifi İbn-i Hallikân Kenârî nakletmektedir.[21]<br />
Ayrıca bakınız: Sarı Saltuk<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kazdağı’nın Tahtacı âlemindeki kudsiyeti </span><br />
Kazdağı’nın bütün Alevî-Tahtacı âleminde yaşatılan kudsiyeti ile onun “Sarı Kızı” ile Sarı Saltık Baba’nın sarılığı arasındaki benzetmeler göz önüne alındığında, ve özellikle de bütün Tahtacı âleminde aynen bir “Kâbe” gibi takdis edilmesi hatırlanacak olunduğunda, Batı Anadolu’nun en mu’tenâ köşesinde yer alan Edremit havzasının bütün “Şîʿa-i Bâtın’îyye” mensuplarınca ne kadar yüksek bir öneme hâiz olduğu da anlaşılmış olur.[22]<br />
Ayrıca bakınız: Tahtacılar<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîliğin Anadolu’da yayılması </span><br />
Hacı Bektâş halifelerinden Tavvas, Uşak, Söğüd, Balıkesir, Edremit’e kadar uzanan ve Akdeniz ile bağlantı kuran yörelerde, güneyde ise Burak Baba gibi daha birçok dâîlerle birlikte Osman Gazi’nin yurdunda Söğüt ile Sakarya Nehri kıyılarında, ve yükseklerdeki Türkmen ve Yörük yaylâlarında dolaşan “Kumral Baba” benzeri birçok “Şîʿa-i Bâtın’îyye” dâîleri Kocaeli bölgesine yerleşen Türkler arasında Bâtınîliği yaymaktaydılar.[23]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîler’in Türk diliyle neşriyâtı </span><br />
Orhan Gazi devrinde Rumeli feth edilince devletin resmi dilinin Türkçe olduğu fermanlarla her tarafa ilân edilmişti.[24] Türkçe’nin açık ve selis ifade şekliyle rubaî, nefes, destan gibi şiirlerin çeşitli ölçülerine tevdi edilerek; özellikle koşma, deyiş, semaî usulünde söylenen şiirlerin, bağlama, saz, bozuk ve kopuzlarla terennüm edilen şekilleri Türk ruhunun millî benliğine o kadar uyum sağladı ki, şehir ulemasının ağdalı dilinden hiçbir şey anlamayan Türkmenler bunlara karşı hiç ilgi duymamaktaydılar. Bu fırsatı iyi değerlendiren, Key’alû Baba, Abdal Mûsâ, Tuğlu Baba, Baba İlyas Horasanî, Baba İshâk Kefersûdî ve Ebû’l Vefâ-i Harezmî gibi tekkelere mensup olan karışık âkide sahibi “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” ve “Şîʿa-i Bâtın’îyye Dâîleri” Anadolu’nun dört bir tarafına “Bâtın’îyye Mezhebi” ilkeleri doğrultusunda fa’aliyet gösteren zâviyeler açmağa başlamışlardı.<br />
Ayrıca bakınız: Ebu'l Vefâ, Baba İlyas, Baba İshak, Babâîlik ile Bâtınîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlılar üzerindeki Bektâşî etkisi </span><br />
Ana maddeler: Hurûfîlik, Barak Baba, Melâmîlik, Şeyh Edebali, ve Hacı Bektaş Veli<br />
Orhan Gazi’nin cülûsuna kadar geçen süre zarfında kendilerini mutasavvıf olarak tanıtmış olan bazı babaların nüfuzları, bunların Osmanlı Devleti tarafından rehberlikleri kabul edilecek derecede artmıştı. Osman Gazi’ye elifli taç giydirdiği rivayet edilen Hacı Bektâş ile Orhan Gazi’nin kardeşi Âlâ’ed-Dîn Paşa’nın Şeyh Edebali hankahına mensup birer derviş olmaları bu etkinin ne kadar kuvvetli olduğunun bir delilidir. Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’yyûl Horasanî’ye göre Batı Anadolu’nun fütuhatı Hacı Bektâş’ın hâlifeleri sayesinde gerçekleştirimiş olup, Osman Gazi’de Hünkâr’dan nâsip alanlar arasındandır. [25][26][27][28] Bu şiddetli tesirler neticesinde Osmanlı ülkelerinde Bektâşîlik, Melâmîlik, Hurûfîlik gibi Şîʿa-i Bâtın’îyye şubeleri kolayca yayılmaktaydı. Orhan Gazi tarafından bir velî olarak benimsenen “Key’alû Baba” Bursa’nın fethinde bulundu. Hâlbuki, Osmanlı Devleti kurulduğu ilk günden itibaren Sünnî bir devlet yapısına sahipti.[29] Buna rağmen Hoylu / Tokatlı Burak Baba’nın Osmanlılar’daki benzeri olan bu Şiî dervişin “Keremyan Emîri” ile Turgut Alp’ın şeyhi olduğu bilinmektedir. Orhan Gazi’nin İnegöl ilçesini Key’alû Baba’ya “dirlik” olarak tahsis ettiği ve vefâtından sonra da mezarının üzerine büyük bir türbe inşa ettirdiğini “Şekayık” kaydetmektedir.[30]<br />
Ayrıca bakınız: Osman Gazi, Orhan Gazi, Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî, Abdal Musa ile Kaygusuz Abdal<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şiîliğin Hurûfîlik mezhebinin Bektâşîlik Tarikâtı üzerindeki etkileri </span><br />
<br />
14. Asrın sonlarında ortaya çıkan Şiîliğin Hurûfîlik mezhebinin Bektâşîlik tarikâtı üzerinde 15. yüzyılda hissedilir tesirleri meydana gelmişti. Hurûfîlik akımı İranlı bir Şiî mutasavvıf olan “Fadl’Allah Ester-Âbâdî” tarafından kuruldu. Helep sınırlarından Batı Anadolu’ya doğru hareket eden “Hurûfîler” Seyyid Nesîmî’nin H. 820 / M. 1417 yılında Halep’te i’damından sonra Irak’tan Azerbeycan’a, ve oradan da Doğu Anadolu’ya kadar olan bölgelerde Hurûfîliği yaydılar.[31] Nesîmî’nin Divânı ve menâkıbnâmesi birçok mutasavvıf için iyi bir kaynak ve sermaye teşkil etti. Nesîmî, daha Fadl’Allah Yezdânî’nin “Hurûfîlik” mezhebinin ortaya çıkmasından beş asır önce yaşayan Hulûl ve ilhada yönelik söylemleri nedeniyle de ayni âkıbeti paylaşmış olan Hallâc-ı Mansûr’un muıkibi olarak telâkki edildi. Aslen İbâh’îyyûn olan “Hurûfîler”, ayni zamanda Mücessime’den olduklarından ötürü Allah’ı cisim olarak, Bâtınîliğin esas umdesi olan hulûle olan inançları nedeniyle de “Fadl’Allah Hurûfî” şeklinde tecelli ettiğine i’tikat ederler.[32]<br />
Ayrıca bakınız: İbahilik, Hurûfîlik, Hülul, Bektâşîlik ile Tenasüh<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hallâc-ı Mansûr’un Abbâsî Halifesi Mûktedir Bi’l-Lâh’ın emriyle[33] infâzı, (26 Mart 922, Bağdad).<br />
[b]Hallâc-ı Mansûr[34][35]</span>[/b]<br />
<br />
Bektâşî an’anesine göre Hulûl ve ilhad ihtivâ eden söylemleri nedeniyle H. 309 / M. 922 yılında zındiklikten i’dam edilen Hallâc-ı Mansûr da “Seyyid Nesîmî” ile ortak bir âkidenin kurbanı olması sebebiyle “Hurûfîler” tarafından yüceltilmektedir. Bu hâdise bütün mutasavvıflar tarafından gerek şiir ve edebiyât âleminde bir ıztırap ve acı konusu olarak ve gerekse onun “En-el Hak” sözünün işaret ettiği “Vahdet-i Vücud” dâvasıyla alâkalı olan örnekler arasında sıklıkla bahsedilmektedir. Diğer taraftan, Rıfâ’îyye Tarikâtı Pîri Ahmed er-Rıfai ise Hallâc’ı yermiş, ve Hallâc’ın sözlerini küfriyât olarak nitelendirerek onun evliyâlığını dahi şüpheyle karşılamıştı.[36] Ayrıca, H. 904 / M. 1499’da Sultan Hüseyin Baykara tarafından vezirliğe getirilen Emîr Kemal’ed-Dîn Hüseynî, hazırladığı Mecâlis’ûl-Uşşâk adlı eserin bir faslını Hallâc’a ayırmıştı. Kabri Bağdad’ın batısında Ma’ruf Kerhi’nin meşhedi yanındadır.[37]<br />
Ayrıca bakınız: Bâtınîlik, Hallâc-ı Mansûr, En-el Hak, Nesîmî ile Hurûfîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfîliğin Bektâşî Tarikâtı tarafından da ortaklaşa paylaşılan ana âkaidi</span><br />
<br />
“Hurûfîler”, Kur'an-ı Kerîm üzerinde çok zaman harcamışlardır. İslâm’ın resmî sınırlarının dışına çıkmamış görünmek maksadıyla, mûhkemâtı müteşâbihâtın yerine müteşâbihâtı da mûhkemâtın yerine koymak suretiyle pekçok hurûf ve hesaplamalar yaparak çeşitli te’vil şekilleri icâd etmişlerdir. Hurûf hakındaki tefsirât-ı Bâtın’îyye’ye göre:<br />
İnsan yüzündeki hatlar ile hurûfâtın eşkâli arasında bazı alâkaların bulunduğu inancı vardır. İnsan vücudundaki her uzuv bir harfe karşılık gelmektedir. Ayrıca, her uzuv kâinattaki bir tecellînin misalidir. Örneğin, Cesetsiz rûh olmadığı gibi harfsiz de mâna yoktur. Hurûfât ise mânaların cesedidir.<br />
<br />
Arş, zekâ ve ruhun yansıdığı cephedir. Cennet, Cehennem, Sırat, Arafat, yer gök, cin, melek ve benzeri herşey de karşılığı olan tek bir harf ile temsil edilir.<br />
<br />
Hurûfîliğin nazariyesine göre insan gözünün biri Cebrâil diğeri de Azrâil’dir. Cebrâil Hazreti Ali’yi, Azrâil’de Hazreti Muhammed’i temsil etmektedir. Âdem’in yüzü Vech’ûl-Lâh’tır. “Kâb-ı Kavseyn” ise insanın iki kaşıdır.<br />
<br />
Bu ilişkilerden anlam çıkarmak için bazı hesap ve te’viller yapılmaktadır. Örneğin, Kur'an-ı Kerîm’de ne kadar “Fadl’Allah” ve “Fazıl” kelimesi varsa hepsi de beklenen Mehdi olan Fadl’Allah Yezdânî’ye delâlettir.<br />
<br />
Nübüvvet yirmi sekiz Hurûf-u Câmi’dir. Bu nedenle de ümmîdir. “Hurûfîler” bu yirmi sekiz Arab harfine “Kelime-i Muhammedî” adını verirler. Kur'an-ı Kerîm Velâyet’in Dûnun’undan olan Nübüvvet’e özgü olarak yirmi sekiz hurûf ile indirilmiştir. Fadl’ûl-Lâh Yezdânî’nin bu harflere eklediği dört harf “g”, “j”, “ç”, “p” ile birlikte oluşan otuz iki harfe ise “Kelime-i Âdemîyye” adını verirler. Böylece “Veli” de tam otuz iki hurûfa mazhar olmuş olur.<br />
<br />
Esrâr-ı Hurûf’a vakıf olanlar “Zümre-i Nâciye” olarak adlandırılan seçkinleri oluştururlar. Bu sınıfa dâhil olamayanlar ise hüsrânda kalmış olanlardır.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerîm iki kısımdan müteşekkildir. Birinci kısım esrar ve mânayı içeren mûhkemâttır. İkincisinde ise dört hurûftan ibaret olan vilâyet te onun içine dâhildir. Kur'an-ı Kerîm, mûhkemât, ve sûrelerin başında anlamları bilinmeyen “Elîf-Lâm-Mîm”, “Elîf-Lâm-Mîm-Sâd”, “Elîf-Lâm-Râ”, “Elîf-Lâm-Mîm-Râ”, “Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd”, “Tâ-Hâ”, “Tâ-Sîn-Mîm”, “Tâ-Sîn – Bunlar sana Kur'an’ın ve apaçık bir kitâbın âyetleridir.”, [38][35] “Yâ-Sîn”, “Sâd – Bu öğütle dolu Kur'an’a bak!”, “Hâ-Mîm”, “Ayn-Sîn-Kâf”, “Kâf – Şanlı Kur'an’a andolsun!”, “Nûn – Kaleme, ve kalem ehlinin satıra dizdiklerine ve dizecekleri Hakk’îy-Çün!” gibi ya sadece harflerden oluşan ya da başlarında tek harf ihtivâ eden müteşâbih diye nitelendirilen âyetlerden oluşmaktadır. (Hurûfîler bu noktada anlaşılması güç birtakım hesaplar yapmak suretiyle herşeyin mânasını değiştirerek başka bir hâle koyarlar). [39]<br />
Bu yukarıda sıralanan ve Kur'an’daki yirmi dokuz sûrenin başında yer alan on dört mücerret kelime “Kelâm-ı Mahfûz” niteliğinde olup Hurûfîliğe göre Bâtınî mânalara hâizdir. Örneğin, “Ayn-Ali/İlîm”, “Mîm-Muhammed”, “Nûn-Nokta”, “Kâf-Hakk/Allah”, “Hı-Hızır”, “Sîn-Arş/28”, “Sâd-Salât”, “Lâm-Levh” demektir.<br />
<br />
Ebced hesabından başka birde “Hesâb-ı Cümeli” vardır. Bu hesapta her harf yalnız bir adede karşılık gelir. Daha ayrıntılı Hurûfî hesap sistemleriyse “Hesâb-ı Tafsili” ve “Cümel-i Kebîr” olarak adlandırılır.<br />
<br />
İslâm’ın zâhir hükümleri Hurûfîler’in gözünde hiç bir değer ifâde etmez. Irak Nebtî ve Kermâtîleri ile Suriye Nusayrîleri ve İran Şîʿa-i Bâtın’îyye’si ve bilumum Dürzîler bu konuda ortak bir cephe arzetmektedirler.<br />
Ayrıca bakınız: Karmatîlik, Dürzîlik, Nusayrîlik, Hurûfîlik ile Bektâşîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfîler’in Kırşehir'de Hacı Bektâş Dergâh'ına sığınmaları</span><br />
<br />
<br />
Bektâşîlik ve Kızılbaşlık’ta kendisine İsmet (Günahsız) sıfatı atfedilen Ali[40] tasviri; İslam peygamberi Muhammed’den sonra <br />
H. 796 / M. 1394 yılında Hurûfîlik akımının kurucusu “Fadl’Allah Yezdânî” i’dam edilince, başta damadı “Ali’ûl-A’lâ” olmak üzere Hurûfîler’in çoğu Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığındılar. Böylece Hurûfîliği Kırşehir’de Hacı Bektâş Tekkesi’nin yoldaşları arasında Hünkâr’ın tâlimatı diyerek yaymaya başladılar. H. 822 / M. 1419 yılında vefat eden ve kendisini Hacı Bektâş’ın hâlifesi olarak tanıtan “Ali’ûl-A’lâ” adındaki bu Hurûfî-Babasının bütün tâlimatı günümüzdeki Bektâşî inanışlarıyle tam bir ittihad göstermektedir. Aynı zamanda bu tarikâta, “Âşık” adı verilen ellerinde saz ve koltuklarında şarap tulumbaları taşıyan şahsiyetleri getirenler de Hurûfîler’dir.[41] [42]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfî – Bektâşîliğin i’tikadî kimliği </span><br />
Bütün “Şîʿa-i Bâtın’îyye” kollarında olduğu gibi Bektâşîler de kendi içlerinde mürid, baba, dede baba gibi ayrı ayrı rütbelere hâiz bazı basamak ve makâmlara bölünmüşlerdir. Çeşitli din ve âkidelerin serpilmiş tohumlarından pek çok örnekler ihtiva ettiği gibi bir ucu Hind felsefesine dayanan tenasüh ve hulûle inanmak ve tüm canlı mahlûkâta karşı aşırı saygı duyguları beslemek Bektâşîliğin ana ilkeleri arasında yer alır. Bektâşî İlâhiyâtı Vahdet-i Vücudun neff-i vücuda kadar vardığı gibi Hristiyanlık ile de ortak tarafları mevcuttur. İslâmiyet’in ruhbaniyet ve keşişliğe şiddetle muhalefet etmesine karşın Bektâşîler de tam aksine evlenmenin aleyhine tavır alır, ve alâmeti tecrit olarak ta Balım Sultan türbesinin eşiğinde kulakları doldurarak Menkûş takmak en yüksek Tevellâ ve Teberra’yı ifade eder.[43]<br />
Ayrıca bakınız: Tevella, Teberra, Balım Sultan, Tenasüh ile Hülul<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balkan ve Arnavut Bektâşîliği</span><br />
Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yanya’ya biâhare Manastır Vilâyeti’ne bağlı olan Avlonya kasabası Anadolu’daki Hacı Bektâş Ocağı’nın Dedebabalarının çoğunu yetiştirmekteydi. Bütün din ve mezheplere kendi kapısını açmış olan Bektâşîlik, İslâmîyet’in resmî i’tikadını tanımayan çeşitli din ve i’tikad mensuplarını da kendi hudutları içerisine almakta hiçbir sakınca görmemiştir. Geçmişte “Türkiye Bektâşîleri” arasında Katolik ve Ortadoksluk gibi Hristiyan dininin mezheplerinden olan Rum ve Ermenilere mensup Canlar, Babalar, Dedebabalar ve hattâ zâviye yöneten Hristiyan Bektaşiler’e sıkça rastlanmaktaydı. Anadolu’nun vaktiyle İslâm dinine girmemiş olan “Türk Hristiyanları” arasında da pekçok Bektaşileri vardı. Avrupa’daki Bektâşîliğin en çok geliştiği bu çevrelerde İslâmiyet duyguları pek zayıf ve gevşek olduğu gibi yaşamış oldukları Hristiyan memleketlerinde mevcut gâyr-i İslâmî bâtıl i’tikadların çoğunu da paylaşmaktadırlar. Toska Arnavutları’ın önemli bir kesimi mezheben Câferiyye Şiîliği’nden olup tarikâten ise Bektaşi’dirler.[44]<br />
Ayrıca bakınız: Yanya, Manastır, Avlonya, Demir Baba Tekkesi ile Harabati Baba Tekkesi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfî – Bektâşîliğin “Bâtınîler” ile ortak yanları </span><br />
Bektâşîliğin bütün an’anesi Bedr’îyye, Kalender’îyye, ve diğer “Şîʿa-i Bâtın’îyye” mezhepleriyle ortak bir cephe arzetmektedir. Fadl’Allah Hurûfî’nin Bektâşî öğretisi içine yerleştirmeyi başardığı âkaidin hâkim olduğu yörelerde vaktiyle Şeyh Halife ve Hasan Cevrî’nin müridleriyle diğer Şiî-Babalar tarafından serpiştirilmiş birçok i’tikatlar mevcuttu. “Bektaşilik Tarikatı” Hurûfî tesirlerine maruz kaldıktan sonra, Hurûfîliğin inanış ve kuramları hakkındaki esasları içeren Fadl’Allah Yezdânî’nin Câvidannâme’si, Şeyh Sâfî’nin Hakikâtnâme’si, Ali’ûl-A’lâ’nın Mâhşernâme’si, Emîr Gıyâs’ed-Dîn’in Üstüvânâme’si, Frişte Oğlu’nun Ahiretnâme’si ve yine bu konuda yazılmış olan Aşıknâme, Hidâyetnâme, Mukaddeme’t-ûl-Hâkayık, Muharremnâme-i Seyyid İshâk, Nihâyetnâme, Tûrabnâme, Miftâh’ûl-Gayb, Tuhfet’ûl-Uşşak, Risâle-i Nokta, Risâle-i Hurûf, Risâle-i Fazl’ûl-Lah, ve Viran Abdal risalesi[42] gibi eserler Bektâşî canlarının üstâdları tarafından hürmetle eller üstünde tutulmaktadır.<br />
Ayrıca bakınız: Bâtınîlik, Kalenderîlik, Haşhaşilik, Hurûfîlik ile Bektâşîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hând Hasan” ve Elemût Bâtınîleri tarafından İslâmî ibâdetlerin ilgâsı </span><br />
H. 579 / M. 1189 yılının Ramazan Ayı’nın On Yedinci günü “Kıyâm-ı Kıyâmet” adıyla anılan “Hând Hasan,” Elemût – Belde’t-ül’İkbâl’de yapılan büyük merâsimde bütün dinî tekliflerin tamamiyle ilga edildiğini ilân etti. Verdiği beyânatta: “Ben İmâm-ı Zamân’ım, emir ve neyh’e ait ne kadar tekâlif mevcutsa hepsini lağvettim. Halk Bâtınen hüdâya merbut kalmalı, Zâhirde ise tamamen hürdür.”[45] Kur'an-ı Kerîm’de anlaşılan mâna zâhirî değil bâtınîdir. Böylece, “Bâtınîler” bütün dinî kayitleri ve hattâ içtimaî yükümlülükleri dahi istinasız kaldırıp atmışlardır.[46] Bu husustaki “Melâhide-i Bâtın’îyye” i’tikatı bütün “Hurûfi–Bektaşiler” tarafından da aynen paylaşılmaktadır. Hurûfîlik’te ise sadece haftada iki rek’at Cuma Namazı farzı kabul edildikten sonra geri kalan diğer ibâdet hükümlerinin tamamı ve bütün İslâmî mevzuatlar lağvedilmiştir.[47]<br />
Ayrıca bakınız: Bâtıni, Alamut Devleti, Sabbahiyye, Dürzîlik ile Nusayrîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balım Sultan Dönemi </span><br />
Ana maddeler: Hurufîlik, hülul, tenasüh, teslis, ve ibaha<br />
Balım Sultan, Alevî-Bektâşîlere göre Pîr-î Sanî (İkinci Pîr)’dir. Alevîlik-Bektaşîlik araştırmacısı İngiliz J. K. Birge bu süreci Alevî toplumunun yorumuna göre yapar. Ona göre; “XIII. yüzyıldan başlayarak Küçük Asya’dan ismen ait oldukları çeşitli dinlerden karışmış öğeler içeren bir tür halk dini gelişti. Hacı Bektaş-ı Veli’nin harekete yardımcı olan gezginci ruhanî önderlerden biri olarak giderek artan bir biçimde üstünlüğü tanındı. Sadece Kırşehir yakınındaki köy adını ondan almakla kalmadı, fakat tüm Küçük Asya’da sayısız köyde onun adı Pîr olarak ünlendi. Balım Sultan’la kent içi ve yakınlarındaki tekkelerde daha yetkinleştirilmiş bir ritüel ve örgütlenme başladı. Bu örgütlenme, belirli ölçülerde çok benzer inanç ve uygulamaları sürdüren, fakat Bektaşîliğin düzenlenmiş sisteminin dışında kalan köy gruplarından farklılaşarak daha biçimsel olarak örgütlenmiş “Bektaşî Tarikâtı” haline geldi”.<br />
<br />
Balım Sultan'ı tarikâta post-nişîn olarak atayan Osmanlı Pâdişahı Sultân Bayezid-i Velî.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balım Sultan'ın pâdişâh tarafından tarikâta post-nişîn olarak atanması</span><br />
Balım Sultan, 1501'lerde dönemin padişahı Sultân Bayezid-i Velî tarafından Kırşehir’deki Hacı Bektaş Dergahı’nın başına atanmıştır. Balım Sultan’a kadar Bektaşîlik, genellikle kırsal kesimlerde ve köylük yörelerde tutunmuş, Alevî-Türkmen içerisinde benimsenme olanağı bulmuştur. Özellikle Alevîliğin bir türevi ve Alevîliği yeniden biçimleyen, derneştiren, onları eğiterek disipline eden bir eğilim olarak kendini ortaya korken, Balım Sultan’la kentsel kesimlere ve Osmanlı aydınları arasına da girmiştir. Böylece Bektaşîlik tarihinde yeni bir dönem başlar ve Bektaşîler; “Köy Bektaşîsi”, “Kent Bektaşîsi” olarak farklılaşırlar. Kent Bektaşîliğine “Nazenin Tarikatı” veya “Babagan Kolu (Babalar Kolu)” da denir. Balım Sultan, “Bektaşî Erkannamesi”’ni düzenlemiş ve bu örgütlenmeye katılmanın koşullarını oluşturmuştur. Aynı zamanda, On iki imam anlayışını yola kazandırmıştır. Bu, onun yaptığı yeniliklerin başındadır. “On iki imam törenleri”, “on iki çerağ”, “on iki post”, palhenk, “evlenmemiş (mücerred) babalık kuralı”, şerbet yerine şarap, “Hurufîlik” etkisi, “İbahiyecilik”, “üçleme (teslis)”, “tenasüh”, ve “hülul” kavramları tarikâtın bünyesine onun sayesinde girer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">On İki İmâm inancının tarikâta girişi </span><br />
Ana maddeler: On İki İmâm, Onikicilik, ve Onikiciler On iki imam inancı Alevî-Şiilik’te başından beri olmasına karşın, Bektaşîlik Tarikâtı’nın temel töreleri arasına Balım Sultan’la girer. Tarikâtın “temel direği” olur. Her bağlının, müridin temel inanışları içerisinde yer alan bir ilke olur. Bu temel ilke Alevî-Bektaşî edebiyatının temel çeşnisi ve zenginliği olacaktır. Hemen hemen tüm Alevî-Bektaşî ozanları On iki imam çeşnisini şiirlerinde malzeme olarak kullanacaklardır. Alevî-Bektaşî edebiyatı bu zenginlik üzerine kurulmuştur. On iki imam anlayışına paralel olarak yaşam “on iki” rakamı üzerine sistemleştirilmiştir. On iki sayısı eski Türk törelerinde de mevcuttur. Özellikle Şamanist dönemde Şamanların tacı da on iki ayrı hayvanın postundan yapılan parçalarla yapılmaktaydı. Bu da Zodyak çemberini simgelemekteydi. Yani, Kainatı başına Tac etmekteydi.. <br />
<br />
Bu inanış ile On iki imam inanışı harmanlanarak Bektaşî kültüründe on iki terkli tac kullanımı ve On iki imam inancının yansımaları görülmektedir. Cemlerde simgesel olarak on iki çerağ yakılır. Kemer üzerine On iki imamı simgeleyen on iki köşeli “palheng taşı” denilen taş takılır. Bu dervişlerin gönüllerini Tanrı’ya bağlayan bir simge olarak algılanır. “Eline, diline, beline sahip olmayı” gerektirir. Bektaşî tacı on iki dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep on iki dilimli olur. Bektaşî tekkelerinde Pîre hizmet görevlerinin her biri bir post ile simgeleştirilir ve temsil edilir. Bu anlayışı Balım Sultan “on iki post” biçiminde biçimleyerek tarikatın töreleri arasına kazandırmıştır. Postlardan herbiri, Bektaşîliğin en büyük adlarından birine bağlanarak anılmış ve böylece o kişiler ölümsüzleştirilmiştir. On iki imam “sırrı” olan “On iki Post” şunlardır:<br />
<br />
Baba Postu: Horasan postu (Hacı Bektaş-ı Veli)<br />
Aşçı Postu: Seyyid Ali Sultan postu<br />
Ekmekçi Postu: Balım Sultan postu<br />
Nakib Postu: Kaygusuz Sultan Abdal postu<br />
Atacı Postu: Kanber Ali postu<br />
Meydancı Postu: Sarı İsmail postu<br />
Türbedar postu: Kara Donlu Can Baba postu<br />
Kilerci Postu: Hacım Sultan postu<br />
Kahveci Postu: Şah Şazeli postu<br />
Kurbancı Postu: İbrahim postu<br />
Ayakçı Postu: Abdal Musa postu<br />
Mihmanevi Postu: Hızır peygamber postu<br />
<br />
kaynak:http://tr.wikipedia.org/]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektaş-ı Veli Dönemi</span><br />
Ana maddeler: Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Melametîliği, Dört Kapı Kırk Makam, Kaygusuz Abdal, ve Balım Sultan<br />
Bu Alevîlik Tarikâtı’nın kurulmasında etkin görev üstlenmiş olan kişi Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Melametîliği’nden aldığı “Dört Kapı” anlayışının her kapısına “onar makam” eklemek suretiyle, “Dört Kapı Kırk Makam”’dan oluşan tarikât altyapısını kurar. Buna, “Bektaşî Seyr-î Sülûğü” de denir. Kaygusuz Abdal, Bektaşî erkannâmesi üzerinde bazı düzenlemeler yaparak Bektaşîliğin ilk "erkannâmesini" yazar. Böylece Bektaşî Tarikâtı’nın ilk “tüzük yapıcısı” Kaygusuz Abdal olmuş olur. Balım Sultan’sa bu erkannâmeyi sonradan geliştirmiş ve kurumlaştırmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra tarikâtın başına Abdal Musa geçmiştir. Bektaşîlik; Horasan Melametîliği, Nakşibendilik, Yesevîlik, Ahilik, Kalenderîlik, Haydarîlik, Vefâilik, Babâîlik, Bâtınîlik ve Hurufîlik gibi akımlardan etkilenmiş, hatta bazılarını kendi içinde harmanlayarak şekillenmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektâş Veli'nin hüviyeti </span><br />
Ana maddeler: Ebû'l-Bekâ Baba İlyâs, Kutb'ûd-Dîn Haydar, Hacı Bektaş Veli, Baba İshâk Kefersudî, ve Barak Baba<br />
Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlar. Velâyet-Nâme üzerinde uzmanlaşmış yazarların nakletiklerine göre Hacı Bektâş’ın tarikât silsilesi önce Kutb'ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serhasî’ye, ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektâş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.[13]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hacı Bektâş'ın tarikâtın oluşumundaki rolü</span><br />
Hacı Bektaş-ı Veli dağınık Alevî ve Alevîlik türevi akımları ve toplulukları içine almış, yeniden kalıba dökmüş, Alevîliği yeniden derneştirmiş ve Alevî-Bektaşîliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır. Çevresine bir takım görevliler almış, bunların bir bölümünü kimi yerlere görevlendirerek göndermiş, oralarda “aydınlatma/irşat” çalışmaları yaptırmış, Anadolu’daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlamış ve onları yönlendirmiştir. Bu nedenlerle Hacı Bektaş-ı Veli, Alevî-Bektaşî toplumunun gözünde yolun-yolağın “Pîri” ve tarikât kurucusudur. Anadolu'ya gelmeden önce hacca gittiği söylenir. Hoca Ahmed Yesevî’nin müritlerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’nun Türkleşmesinde ve müslümanlaşmasında büyük bir rol oynamıştır. Kendileri denildiği gibi farklı bir din getirmemiş, aksine İslâm’ın daha iyi tanınmasına vesile olmuştur. Öyleki, Rumeli’nin tamamı mezhepte Sünnîliği tarikâtta ise Bektaşîliği benimsemiştir. Her ne kadar bugün Bektaşîlik bir takım grup tarafından kötü gösterilmeye çalışılsa da, Bektaşîlik İslam’ın esaslarına uyan tasavvufta insanı odak noktası alan bir tarikâttır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anadolu’da Bektâşî nüfuzu</span><br />
Çeşitli Türk kabileleri Anadolu’ya göç etmeğe başladıklarında özellikle de Anadolu Selçukluları’nın en debdebeli devri olan Büyük Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ın iktidarına rast gelen zaman dilimi içerisinde Anadolu’da Şiîlik bir hâyli ilerlemiş, ve İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev’in saltanatının başlangıcında Babâîler İhtilâli patlak vermiş ve Hacı Bektâş da bu arada çok kuvvetli nüfuz sahibi bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştı. Vilâyetnâme’ye göre Sultan Âlâ’ed-Dîn bile, Şamanî Türkler’in İslâmiyet’e girmelerine bir vesile olan Hacı Bektaş’ın hâlifesi “Kara Donlu Can Baba” dolayısiyle hünkâra karşı derin bir hürmet beslemekteydi. Hacı Bektâş’ın yurt edindiği Kırşehir yolu Dulgadır Türkmenleri’nin arasından geçmekteydi. Bu nedenle Halep, Adana ve havalisinde yaşayan Türkmenler arasında hünkârın adı saygıyla anılmaktaydı. Akşehir’deki “Mahmud Hayranî” ile Sivrihisar’da yaşayan “Yunus Emre” de hünkâra âhid verenler arasındaydı. Ahlat’da da meşhur Hoylu Burak Baba’nın müridlerinden “Baba Emîrci” bulunuyordu. O devirlerde Anadolu’daki Bektâşî nüfuzunun en hâkim bulunduğu yerler arasında Ankara, Sivas, Konya, Kayseri, Kırşehir ve güneye doğru yayılmış olan Türkmen Aşîretleri’nin yerleşmiş oldukları vilâyetlerdi.[14]<br />
Ayrıca bakınız: I. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Anadolu Selçukluları, Hacı Bektaş Veli ile Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Karamanlılar devrinde Anadolu’da Bektâşî fa’aliyetleri </span><br />
Anadolu Selçukluları’nın yıkılmasından sonra ise Karaman Oğlu Mahmud Bey’in Konya’ya hâkim olması üzerine, o devre kadar devletin resmî dili olan Farsça’yı yasaklayarak Türkçe’nin konuşulmasını emretti. Bu karar en fazla Bâtınî-Şiî babaların amaçlarına yardımcı oldu. Oba ve yaylâlarda yaşayan ve kentleşememiş olan Türk aşîretleri ve bütün Türkmenler kendilerine öz dilleriyle hitap eden bu Şîʿa-i Bâtın’îyye Babalarına candan gönül vererek kuvvetle bağlandılar.<br />
Ayrıca bakınız: Karamanoğulları Beyliği<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Germiyanlılar devrinde Batı Anadolu’da Bektâşî fa’aliyetleri </span><br />
Bu bölgede Bektâşîliğin yayılması maksadiyle Hacı Bektaş’ın halifelerinin üçüncüsü olan Hâcim Sultan memur tâyin edilmişti. Kermeyan Beyi Uşak civarında “Susuz Köyü” yurt olarak Hâcim Sultan’a vermişti. Daha Hacı Bektaş hayâttayken Bektaşîlik Batı Anadolu’ya yayılmıştı. Hattâ onun mânevî himmetiyle Batı Anadolu fethedilmişti. Germeyan Bey’in yönetimi altındaki ordu Kütahya, Tavşanlı, Altuntaş, “Kermeyan Kalesi” diye meşhur olan kaleyi, Denizli, Uşak, Sandıklı ve Işıklı’yı aldı. Kermeyan Vilâyetinde kışlak ve yaylâk tutan “Akkoyunlu Aşîreti” baştanbaşa Hacı Bektaş’ın halifesi olan Hâcim Sultan’a intisap etmişlerdi.[15] Germeyan Bey fethettiği memleketlere “Bey” oldu. Akdeniz sahillerine de önemli bir askerî kıt’a sevk etti. Ayrıca, Balıkesir, Edremit ve çevresini feth etti.<br />
Ayrıca bakınız: Germiyanoğulları Beyliği<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîliğin Osmanlı Ordusu’na girişi</span><br />
Vilâyetnâme’ye göre bunun başlangıcı Osman Gazi’ye elif tâcının bizzât Hünkâr tarafından giydirilmesiyle başlamaktadır. H. 687 / M.1288 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Âlâ’ed-Dîn-i Key-Kubâd Osman Gazi’ye Altunbaşlı Sancak ve tabel gönderdi. Osman Gazi’nin beline kendi belindeki kılıcı bizzat Hacı Bektaş Veli taktı. “Ve önünden sonun görmeğe: Ugınden Sugm Gurgele!” diye dua etti. Hâlbuki Hacı Bektaş’ın M. 1271 tarihinde vefat ettiği göz önüne alınacak olursa bu rivayetin doğruluğu pek zayıftır. Bir başka rivayete göre ise, Orhan Gazi Yeniçeri’yi kurduktan sonra Hünkâr’ın Amasya taraflarındaki “Suluca Karahöyüğü” adındaki ikametgâhına giderek bütün asker hakkında onun hayır duasını almıştı. O da elinin birini bu askerlerden birinin başına koyarak: “Bunların ismi yeniçeri olsun. Cenâb-ı Hak yüzlerini ak, bazularını kuvvetli, kılınçlarını keskin, oklarını mühlik, kendilerini daima galip etsin,” diyerek dua buyurmuşlardı. Vilâyetnâme’ye güvenildiği takdirde Hünkâr’ın çok daha evvel göçtüğü ve bu rivayetin de gerçek olmadığı anlaşılıyor.[16] O devirlerin fikrî ürünler açısından en geniş alanını Babâî ve Kalenderî zaviyeleriyle birlikte daha birtakım tarikât pîrlerinin yuvaları teşkil etmekteydi. “Rûm abdalları”, “Horasan pîrleri” ve “Gaziyân-ı Rûm” gibi tabirlerin pek sıklıkla kullanılmakta olduğu eserlerden anlaşıldığına göre “Şîʿa-i Bâtıniye” hareketlerinin yoğunlaştığı merkezin başında muhakkak cenkçi ve silâhşör kuvvetlerin hazır bulundurulmasıyla ikinci bir Babâî katliamına mâni olma gayesinin güdüldüğü anlaşılmaktadır. İslâmî çevrelerde Bâtınî harekâtını düşmanca karşılayan bir devlet siyâsetinin ihtilâlleri en çok ordu kuvvetiyle ezdirdiğini ardarda tecrübelerle öğrenen “Şîʿa-i Bâtıniye” dâîleri, Selçuklular’ın çöküşünden sonra, hükümetlerin oluşturacağı bütün ordu kuvvetlerinde yer almayı kararlaştırmıştı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında da Bâtınîler, öncelikle askerî kuvvetlerin içerisinde yer almayı ihmâl etmediler.<br />
<br />
Sultan Orhan tarafından yapılan teftişler neticesinde Baba İlyas Horasanî hulefasından Sultan Höyüğü Vakfı’na ait Geyikli Baba Alevî tekkesi padişahın iltifâtlarına mazhar olmuş ve Padişah tarafından buraya pek çok hediyeler gönderilmişti.[17]<br />
Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Osman Gazi’nin kayınpederi “Şeyh Edebali” ile Yıldırım Bayezid’in eniştesi “Emîr Şems’ed-Dîn-i Buharî” tarafından, Kirmastı’da meşhur “Geyikli Baba”, Antalya Elmalı’da “Abdal Mûsâ” ve Eskişehir Karacahisar’da “Kumral Baba” gibi daha birçok “Şia-i Bâtın’îyye” dâîleri adına zâviyeler yaptırılarak bunlara büyük vakıflar bağlanmıştı. Kazdağı yamaçlarında yaşayan Yürükler’in haraç rüsumları “Emîr-i Buharî” zâviyesine tahsis edilmişti.[18][19]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşî Tarikâtı ve Erenler </span><br />
Alevî-Bektâşî tarihinde yer edinmiş, üstün vasıflara sâhip efsanevî özelliklere hâiz bilgelerin, evliyâ ve uluların tamamını tanımlamak maksadıyla kullanılan isimdir. Osmanlı Türkleri’nin başlattığı fetihlerin en ön saflarında giden, geyiklere binerek düşmanı ürküten, bazen yeşil elbiselere bürünerek beyaz atlara binen, doğa üstü güçlere sahip olduklarına inanılan bu efsanevî erenlerin aniden düşmanın gözlerine görünmeleri ve birdenbire hâsımlarının karşılarına dikilmeleri şeklinde hikâye edilen masallar o devrin ilkel zihinlerine birer kerâmet olarak sunulmaktaydı. Bu tipte pek çok efsane Bektâşî Tarikâtı'nda da önemli bir ehemmiyete hâizdi.[20]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîliği Rumeli’de neşredenler</span> <br />
Rumeli’de Bektaşiliğin neşrî, “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketlerinin merkezinde yer alan Baba İlyas Horasanî’nin “Çehariyâr” adı verilen dört halifesinden biri olan Sarı Saltık Baba öncülüğünde gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşî Babası Sarı Saltık </span><br />
Evliya Çelebi’ye göre Ahmed Yesevî müridlerinden olan Sarı Saltık, H. 662 / M. 1264 yılında birçok müridleriyle birlikte Rumeli’ye geçti. Dobrıca, Kırım, Moskova, Lehistan kıt’alarını dolaştıktan ve oralarda İslâmiyet’in uzun süre yayılmasına hizmet ettikten sonra Karesi Oğullarından İsâ Bey zamanında Gelibolu’dan Çardak’a döndüler. Kazdağı üzerinde Edremit Körfezi’nin doğu ve kuzeydoğusuna doğru uzanan silsilesini izleyerek orada oturmakta oal Türkmenler’in arasında uzun yıllar ikâmet ettiler. “Vilâyetnâme” bu dönüşün Hacı Bektâş’ı ziyâret amacıyla gerçekleştirilmiş olduğunu nakletmektedir. Oysa o tarihte Hacı Bektâş çoktan vefât etmiş bulunmaktaydı. Rumeli kıt’asında Sarı Saltık’a ait pek çok ziyaretgâh bulunmaktadır. Bektâşî an’anesinde mühim bir yeri olan bu Şiî babanın, Babaeski’de de yaşamış olduğu ve türbesinin Aya Nikola Kilisesi’nin yerinde bulunduğu Hristiyanlarca da kabul edilmektedir. Hacı Bektâş’ın hakkındaki küfr ve ilhada ait çıkarılan söylentiler ile, onun adını taşıyan Bektaşilik Tarikatı’ın i’tikadları arasında hiçbir alâkanın bulunmadığını, fakat kendisine intisap etmiş olan bazı melâhidenin yapmış olduğu neşriyâtın Hacı Bektâş’ın kendisini bizzat töhmet altında bıraktığını “Şekayık” müellifi İbn-i Hallikân Kenârî nakletmektedir.[21]<br />
Ayrıca bakınız: Sarı Saltuk<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kazdağı’nın Tahtacı âlemindeki kudsiyeti </span><br />
Kazdağı’nın bütün Alevî-Tahtacı âleminde yaşatılan kudsiyeti ile onun “Sarı Kızı” ile Sarı Saltık Baba’nın sarılığı arasındaki benzetmeler göz önüne alındığında, ve özellikle de bütün Tahtacı âleminde aynen bir “Kâbe” gibi takdis edilmesi hatırlanacak olunduğunda, Batı Anadolu’nun en mu’tenâ köşesinde yer alan Edremit havzasının bütün “Şîʿa-i Bâtın’îyye” mensuplarınca ne kadar yüksek bir öneme hâiz olduğu da anlaşılmış olur.[22]<br />
Ayrıca bakınız: Tahtacılar<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîliğin Anadolu’da yayılması </span><br />
Hacı Bektâş halifelerinden Tavvas, Uşak, Söğüd, Balıkesir, Edremit’e kadar uzanan ve Akdeniz ile bağlantı kuran yörelerde, güneyde ise Burak Baba gibi daha birçok dâîlerle birlikte Osman Gazi’nin yurdunda Söğüt ile Sakarya Nehri kıyılarında, ve yükseklerdeki Türkmen ve Yörük yaylâlarında dolaşan “Kumral Baba” benzeri birçok “Şîʿa-i Bâtın’îyye” dâîleri Kocaeli bölgesine yerleşen Türkler arasında Bâtınîliği yaymaktaydılar.[23]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektâşîler’in Türk diliyle neşriyâtı </span><br />
Orhan Gazi devrinde Rumeli feth edilince devletin resmi dilinin Türkçe olduğu fermanlarla her tarafa ilân edilmişti.[24] Türkçe’nin açık ve selis ifade şekliyle rubaî, nefes, destan gibi şiirlerin çeşitli ölçülerine tevdi edilerek; özellikle koşma, deyiş, semaî usulünde söylenen şiirlerin, bağlama, saz, bozuk ve kopuzlarla terennüm edilen şekilleri Türk ruhunun millî benliğine o kadar uyum sağladı ki, şehir ulemasının ağdalı dilinden hiçbir şey anlamayan Türkmenler bunlara karşı hiç ilgi duymamaktaydılar. Bu fırsatı iyi değerlendiren, Key’alû Baba, Abdal Mûsâ, Tuğlu Baba, Baba İlyas Horasanî, Baba İshâk Kefersûdî ve Ebû’l Vefâ-i Harezmî gibi tekkelere mensup olan karışık âkide sahibi “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” ve “Şîʿa-i Bâtın’îyye Dâîleri” Anadolu’nun dört bir tarafına “Bâtın’îyye Mezhebi” ilkeleri doğrultusunda fa’aliyet gösteren zâviyeler açmağa başlamışlardı.<br />
Ayrıca bakınız: Ebu'l Vefâ, Baba İlyas, Baba İshak, Babâîlik ile Bâtınîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlılar üzerindeki Bektâşî etkisi </span><br />
Ana maddeler: Hurûfîlik, Barak Baba, Melâmîlik, Şeyh Edebali, ve Hacı Bektaş Veli<br />
Orhan Gazi’nin cülûsuna kadar geçen süre zarfında kendilerini mutasavvıf olarak tanıtmış olan bazı babaların nüfuzları, bunların Osmanlı Devleti tarafından rehberlikleri kabul edilecek derecede artmıştı. Osman Gazi’ye elifli taç giydirdiği rivayet edilen Hacı Bektâş ile Orhan Gazi’nin kardeşi Âlâ’ed-Dîn Paşa’nın Şeyh Edebali hankahına mensup birer derviş olmaları bu etkinin ne kadar kuvvetli olduğunun bir delilidir. Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’yyûl Horasanî’ye göre Batı Anadolu’nun fütuhatı Hacı Bektâş’ın hâlifeleri sayesinde gerçekleştirimiş olup, Osman Gazi’de Hünkâr’dan nâsip alanlar arasındandır. [25][26][27][28] Bu şiddetli tesirler neticesinde Osmanlı ülkelerinde Bektâşîlik, Melâmîlik, Hurûfîlik gibi Şîʿa-i Bâtın’îyye şubeleri kolayca yayılmaktaydı. Orhan Gazi tarafından bir velî olarak benimsenen “Key’alû Baba” Bursa’nın fethinde bulundu. Hâlbuki, Osmanlı Devleti kurulduğu ilk günden itibaren Sünnî bir devlet yapısına sahipti.[29] Buna rağmen Hoylu / Tokatlı Burak Baba’nın Osmanlılar’daki benzeri olan bu Şiî dervişin “Keremyan Emîri” ile Turgut Alp’ın şeyhi olduğu bilinmektedir. Orhan Gazi’nin İnegöl ilçesini Key’alû Baba’ya “dirlik” olarak tahsis ettiği ve vefâtından sonra da mezarının üzerine büyük bir türbe inşa ettirdiğini “Şekayık” kaydetmektedir.[30]<br />
Ayrıca bakınız: Osman Gazi, Orhan Gazi, Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî, Abdal Musa ile Kaygusuz Abdal<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şiîliğin Hurûfîlik mezhebinin Bektâşîlik Tarikâtı üzerindeki etkileri </span><br />
<br />
14. Asrın sonlarında ortaya çıkan Şiîliğin Hurûfîlik mezhebinin Bektâşîlik tarikâtı üzerinde 15. yüzyılda hissedilir tesirleri meydana gelmişti. Hurûfîlik akımı İranlı bir Şiî mutasavvıf olan “Fadl’Allah Ester-Âbâdî” tarafından kuruldu. Helep sınırlarından Batı Anadolu’ya doğru hareket eden “Hurûfîler” Seyyid Nesîmî’nin H. 820 / M. 1417 yılında Halep’te i’damından sonra Irak’tan Azerbeycan’a, ve oradan da Doğu Anadolu’ya kadar olan bölgelerde Hurûfîliği yaydılar.[31] Nesîmî’nin Divânı ve menâkıbnâmesi birçok mutasavvıf için iyi bir kaynak ve sermaye teşkil etti. Nesîmî, daha Fadl’Allah Yezdânî’nin “Hurûfîlik” mezhebinin ortaya çıkmasından beş asır önce yaşayan Hulûl ve ilhada yönelik söylemleri nedeniyle de ayni âkıbeti paylaşmış olan Hallâc-ı Mansûr’un muıkibi olarak telâkki edildi. Aslen İbâh’îyyûn olan “Hurûfîler”, ayni zamanda Mücessime’den olduklarından ötürü Allah’ı cisim olarak, Bâtınîliğin esas umdesi olan hulûle olan inançları nedeniyle de “Fadl’Allah Hurûfî” şeklinde tecelli ettiğine i’tikat ederler.[32]<br />
Ayrıca bakınız: İbahilik, Hurûfîlik, Hülul, Bektâşîlik ile Tenasüh<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hallâc-ı Mansûr’un Abbâsî Halifesi Mûktedir Bi’l-Lâh’ın emriyle[33] infâzı, (26 Mart 922, Bağdad).<br />
[b]Hallâc-ı Mansûr[34][35]</span>[/b]<br />
<br />
Bektâşî an’anesine göre Hulûl ve ilhad ihtivâ eden söylemleri nedeniyle H. 309 / M. 922 yılında zındiklikten i’dam edilen Hallâc-ı Mansûr da “Seyyid Nesîmî” ile ortak bir âkidenin kurbanı olması sebebiyle “Hurûfîler” tarafından yüceltilmektedir. Bu hâdise bütün mutasavvıflar tarafından gerek şiir ve edebiyât âleminde bir ıztırap ve acı konusu olarak ve gerekse onun “En-el Hak” sözünün işaret ettiği “Vahdet-i Vücud” dâvasıyla alâkalı olan örnekler arasında sıklıkla bahsedilmektedir. Diğer taraftan, Rıfâ’îyye Tarikâtı Pîri Ahmed er-Rıfai ise Hallâc’ı yermiş, ve Hallâc’ın sözlerini küfriyât olarak nitelendirerek onun evliyâlığını dahi şüpheyle karşılamıştı.[36] Ayrıca, H. 904 / M. 1499’da Sultan Hüseyin Baykara tarafından vezirliğe getirilen Emîr Kemal’ed-Dîn Hüseynî, hazırladığı Mecâlis’ûl-Uşşâk adlı eserin bir faslını Hallâc’a ayırmıştı. Kabri Bağdad’ın batısında Ma’ruf Kerhi’nin meşhedi yanındadır.[37]<br />
Ayrıca bakınız: Bâtınîlik, Hallâc-ı Mansûr, En-el Hak, Nesîmî ile Hurûfîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfîliğin Bektâşî Tarikâtı tarafından da ortaklaşa paylaşılan ana âkaidi</span><br />
<br />
“Hurûfîler”, Kur'an-ı Kerîm üzerinde çok zaman harcamışlardır. İslâm’ın resmî sınırlarının dışına çıkmamış görünmek maksadıyla, mûhkemâtı müteşâbihâtın yerine müteşâbihâtı da mûhkemâtın yerine koymak suretiyle pekçok hurûf ve hesaplamalar yaparak çeşitli te’vil şekilleri icâd etmişlerdir. Hurûf hakındaki tefsirât-ı Bâtın’îyye’ye göre:<br />
İnsan yüzündeki hatlar ile hurûfâtın eşkâli arasında bazı alâkaların bulunduğu inancı vardır. İnsan vücudundaki her uzuv bir harfe karşılık gelmektedir. Ayrıca, her uzuv kâinattaki bir tecellînin misalidir. Örneğin, Cesetsiz rûh olmadığı gibi harfsiz de mâna yoktur. Hurûfât ise mânaların cesedidir.<br />
<br />
Arş, zekâ ve ruhun yansıdığı cephedir. Cennet, Cehennem, Sırat, Arafat, yer gök, cin, melek ve benzeri herşey de karşılığı olan tek bir harf ile temsil edilir.<br />
<br />
Hurûfîliğin nazariyesine göre insan gözünün biri Cebrâil diğeri de Azrâil’dir. Cebrâil Hazreti Ali’yi, Azrâil’de Hazreti Muhammed’i temsil etmektedir. Âdem’in yüzü Vech’ûl-Lâh’tır. “Kâb-ı Kavseyn” ise insanın iki kaşıdır.<br />
<br />
Bu ilişkilerden anlam çıkarmak için bazı hesap ve te’viller yapılmaktadır. Örneğin, Kur'an-ı Kerîm’de ne kadar “Fadl’Allah” ve “Fazıl” kelimesi varsa hepsi de beklenen Mehdi olan Fadl’Allah Yezdânî’ye delâlettir.<br />
<br />
Nübüvvet yirmi sekiz Hurûf-u Câmi’dir. Bu nedenle de ümmîdir. “Hurûfîler” bu yirmi sekiz Arab harfine “Kelime-i Muhammedî” adını verirler. Kur'an-ı Kerîm Velâyet’in Dûnun’undan olan Nübüvvet’e özgü olarak yirmi sekiz hurûf ile indirilmiştir. Fadl’ûl-Lâh Yezdânî’nin bu harflere eklediği dört harf “g”, “j”, “ç”, “p” ile birlikte oluşan otuz iki harfe ise “Kelime-i Âdemîyye” adını verirler. Böylece “Veli” de tam otuz iki hurûfa mazhar olmuş olur.<br />
<br />
Esrâr-ı Hurûf’a vakıf olanlar “Zümre-i Nâciye” olarak adlandırılan seçkinleri oluştururlar. Bu sınıfa dâhil olamayanlar ise hüsrânda kalmış olanlardır.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerîm iki kısımdan müteşekkildir. Birinci kısım esrar ve mânayı içeren mûhkemâttır. İkincisinde ise dört hurûftan ibaret olan vilâyet te onun içine dâhildir. Kur'an-ı Kerîm, mûhkemât, ve sûrelerin başında anlamları bilinmeyen “Elîf-Lâm-Mîm”, “Elîf-Lâm-Mîm-Sâd”, “Elîf-Lâm-Râ”, “Elîf-Lâm-Mîm-Râ”, “Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd”, “Tâ-Hâ”, “Tâ-Sîn-Mîm”, “Tâ-Sîn – Bunlar sana Kur'an’ın ve apaçık bir kitâbın âyetleridir.”, [38][35] “Yâ-Sîn”, “Sâd – Bu öğütle dolu Kur'an’a bak!”, “Hâ-Mîm”, “Ayn-Sîn-Kâf”, “Kâf – Şanlı Kur'an’a andolsun!”, “Nûn – Kaleme, ve kalem ehlinin satıra dizdiklerine ve dizecekleri Hakk’îy-Çün!” gibi ya sadece harflerden oluşan ya da başlarında tek harf ihtivâ eden müteşâbih diye nitelendirilen âyetlerden oluşmaktadır. (Hurûfîler bu noktada anlaşılması güç birtakım hesaplar yapmak suretiyle herşeyin mânasını değiştirerek başka bir hâle koyarlar). [39]<br />
Bu yukarıda sıralanan ve Kur'an’daki yirmi dokuz sûrenin başında yer alan on dört mücerret kelime “Kelâm-ı Mahfûz” niteliğinde olup Hurûfîliğe göre Bâtınî mânalara hâizdir. Örneğin, “Ayn-Ali/İlîm”, “Mîm-Muhammed”, “Nûn-Nokta”, “Kâf-Hakk/Allah”, “Hı-Hızır”, “Sîn-Arş/28”, “Sâd-Salât”, “Lâm-Levh” demektir.<br />
<br />
Ebced hesabından başka birde “Hesâb-ı Cümeli” vardır. Bu hesapta her harf yalnız bir adede karşılık gelir. Daha ayrıntılı Hurûfî hesap sistemleriyse “Hesâb-ı Tafsili” ve “Cümel-i Kebîr” olarak adlandırılır.<br />
<br />
İslâm’ın zâhir hükümleri Hurûfîler’in gözünde hiç bir değer ifâde etmez. Irak Nebtî ve Kermâtîleri ile Suriye Nusayrîleri ve İran Şîʿa-i Bâtın’îyye’si ve bilumum Dürzîler bu konuda ortak bir cephe arzetmektedirler.<br />
Ayrıca bakınız: Karmatîlik, Dürzîlik, Nusayrîlik, Hurûfîlik ile Bektâşîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfîler’in Kırşehir'de Hacı Bektâş Dergâh'ına sığınmaları</span><br />
<br />
<br />
Bektâşîlik ve Kızılbaşlık’ta kendisine İsmet (Günahsız) sıfatı atfedilen Ali[40] tasviri; İslam peygamberi Muhammed’den sonra <br />
H. 796 / M. 1394 yılında Hurûfîlik akımının kurucusu “Fadl’Allah Yezdânî” i’dam edilince, başta damadı “Ali’ûl-A’lâ” olmak üzere Hurûfîler’in çoğu Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığındılar. Böylece Hurûfîliği Kırşehir’de Hacı Bektâş Tekkesi’nin yoldaşları arasında Hünkâr’ın tâlimatı diyerek yaymaya başladılar. H. 822 / M. 1419 yılında vefat eden ve kendisini Hacı Bektâş’ın hâlifesi olarak tanıtan “Ali’ûl-A’lâ” adındaki bu Hurûfî-Babasının bütün tâlimatı günümüzdeki Bektâşî inanışlarıyle tam bir ittihad göstermektedir. Aynı zamanda bu tarikâta, “Âşık” adı verilen ellerinde saz ve koltuklarında şarap tulumbaları taşıyan şahsiyetleri getirenler de Hurûfîler’dir.[41] [42]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfî – Bektâşîliğin i’tikadî kimliği </span><br />
Bütün “Şîʿa-i Bâtın’îyye” kollarında olduğu gibi Bektâşîler de kendi içlerinde mürid, baba, dede baba gibi ayrı ayrı rütbelere hâiz bazı basamak ve makâmlara bölünmüşlerdir. Çeşitli din ve âkidelerin serpilmiş tohumlarından pek çok örnekler ihtiva ettiği gibi bir ucu Hind felsefesine dayanan tenasüh ve hulûle inanmak ve tüm canlı mahlûkâta karşı aşırı saygı duyguları beslemek Bektâşîliğin ana ilkeleri arasında yer alır. Bektâşî İlâhiyâtı Vahdet-i Vücudun neff-i vücuda kadar vardığı gibi Hristiyanlık ile de ortak tarafları mevcuttur. İslâmiyet’in ruhbaniyet ve keşişliğe şiddetle muhalefet etmesine karşın Bektâşîler de tam aksine evlenmenin aleyhine tavır alır, ve alâmeti tecrit olarak ta Balım Sultan türbesinin eşiğinde kulakları doldurarak Menkûş takmak en yüksek Tevellâ ve Teberra’yı ifade eder.[43]<br />
Ayrıca bakınız: Tevella, Teberra, Balım Sultan, Tenasüh ile Hülul<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balkan ve Arnavut Bektâşîliği</span><br />
Osmanlı İmparatorluğu devrinde Yanya’ya biâhare Manastır Vilâyeti’ne bağlı olan Avlonya kasabası Anadolu’daki Hacı Bektâş Ocağı’nın Dedebabalarının çoğunu yetiştirmekteydi. Bütün din ve mezheplere kendi kapısını açmış olan Bektâşîlik, İslâmîyet’in resmî i’tikadını tanımayan çeşitli din ve i’tikad mensuplarını da kendi hudutları içerisine almakta hiçbir sakınca görmemiştir. Geçmişte “Türkiye Bektâşîleri” arasında Katolik ve Ortadoksluk gibi Hristiyan dininin mezheplerinden olan Rum ve Ermenilere mensup Canlar, Babalar, Dedebabalar ve hattâ zâviye yöneten Hristiyan Bektaşiler’e sıkça rastlanmaktaydı. Anadolu’nun vaktiyle İslâm dinine girmemiş olan “Türk Hristiyanları” arasında da pekçok Bektaşileri vardı. Avrupa’daki Bektâşîliğin en çok geliştiği bu çevrelerde İslâmiyet duyguları pek zayıf ve gevşek olduğu gibi yaşamış oldukları Hristiyan memleketlerinde mevcut gâyr-i İslâmî bâtıl i’tikadların çoğunu da paylaşmaktadırlar. Toska Arnavutları’ın önemli bir kesimi mezheben Câferiyye Şiîliği’nden olup tarikâten ise Bektaşi’dirler.[44]<br />
Ayrıca bakınız: Yanya, Manastır, Avlonya, Demir Baba Tekkesi ile Harabati Baba Tekkesi<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hurûfî – Bektâşîliğin “Bâtınîler” ile ortak yanları </span><br />
Bektâşîliğin bütün an’anesi Bedr’îyye, Kalender’îyye, ve diğer “Şîʿa-i Bâtın’îyye” mezhepleriyle ortak bir cephe arzetmektedir. Fadl’Allah Hurûfî’nin Bektâşî öğretisi içine yerleştirmeyi başardığı âkaidin hâkim olduğu yörelerde vaktiyle Şeyh Halife ve Hasan Cevrî’nin müridleriyle diğer Şiî-Babalar tarafından serpiştirilmiş birçok i’tikatlar mevcuttu. “Bektaşilik Tarikatı” Hurûfî tesirlerine maruz kaldıktan sonra, Hurûfîliğin inanış ve kuramları hakkındaki esasları içeren Fadl’Allah Yezdânî’nin Câvidannâme’si, Şeyh Sâfî’nin Hakikâtnâme’si, Ali’ûl-A’lâ’nın Mâhşernâme’si, Emîr Gıyâs’ed-Dîn’in Üstüvânâme’si, Frişte Oğlu’nun Ahiretnâme’si ve yine bu konuda yazılmış olan Aşıknâme, Hidâyetnâme, Mukaddeme’t-ûl-Hâkayık, Muharremnâme-i Seyyid İshâk, Nihâyetnâme, Tûrabnâme, Miftâh’ûl-Gayb, Tuhfet’ûl-Uşşak, Risâle-i Nokta, Risâle-i Hurûf, Risâle-i Fazl’ûl-Lah, ve Viran Abdal risalesi[42] gibi eserler Bektâşî canlarının üstâdları tarafından hürmetle eller üstünde tutulmaktadır.<br />
Ayrıca bakınız: Bâtınîlik, Kalenderîlik, Haşhaşilik, Hurûfîlik ile Bektâşîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hând Hasan” ve Elemût Bâtınîleri tarafından İslâmî ibâdetlerin ilgâsı </span><br />
H. 579 / M. 1189 yılının Ramazan Ayı’nın On Yedinci günü “Kıyâm-ı Kıyâmet” adıyla anılan “Hând Hasan,” Elemût – Belde’t-ül’İkbâl’de yapılan büyük merâsimde bütün dinî tekliflerin tamamiyle ilga edildiğini ilân etti. Verdiği beyânatta: “Ben İmâm-ı Zamân’ım, emir ve neyh’e ait ne kadar tekâlif mevcutsa hepsini lağvettim. Halk Bâtınen hüdâya merbut kalmalı, Zâhirde ise tamamen hürdür.”[45] Kur'an-ı Kerîm’de anlaşılan mâna zâhirî değil bâtınîdir. Böylece, “Bâtınîler” bütün dinî kayitleri ve hattâ içtimaî yükümlülükleri dahi istinasız kaldırıp atmışlardır.[46] Bu husustaki “Melâhide-i Bâtın’îyye” i’tikatı bütün “Hurûfi–Bektaşiler” tarafından da aynen paylaşılmaktadır. Hurûfîlik’te ise sadece haftada iki rek’at Cuma Namazı farzı kabul edildikten sonra geri kalan diğer ibâdet hükümlerinin tamamı ve bütün İslâmî mevzuatlar lağvedilmiştir.[47]<br />
Ayrıca bakınız: Bâtıni, Alamut Devleti, Sabbahiyye, Dürzîlik ile Nusayrîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balım Sultan Dönemi </span><br />
Ana maddeler: Hurufîlik, hülul, tenasüh, teslis, ve ibaha<br />
Balım Sultan, Alevî-Bektâşîlere göre Pîr-î Sanî (İkinci Pîr)’dir. Alevîlik-Bektaşîlik araştırmacısı İngiliz J. K. Birge bu süreci Alevî toplumunun yorumuna göre yapar. Ona göre; “XIII. yüzyıldan başlayarak Küçük Asya’dan ismen ait oldukları çeşitli dinlerden karışmış öğeler içeren bir tür halk dini gelişti. Hacı Bektaş-ı Veli’nin harekete yardımcı olan gezginci ruhanî önderlerden biri olarak giderek artan bir biçimde üstünlüğü tanındı. Sadece Kırşehir yakınındaki köy adını ondan almakla kalmadı, fakat tüm Küçük Asya’da sayısız köyde onun adı Pîr olarak ünlendi. Balım Sultan’la kent içi ve yakınlarındaki tekkelerde daha yetkinleştirilmiş bir ritüel ve örgütlenme başladı. Bu örgütlenme, belirli ölçülerde çok benzer inanç ve uygulamaları sürdüren, fakat Bektaşîliğin düzenlenmiş sisteminin dışında kalan köy gruplarından farklılaşarak daha biçimsel olarak örgütlenmiş “Bektaşî Tarikâtı” haline geldi”.<br />
<br />
Balım Sultan'ı tarikâta post-nişîn olarak atayan Osmanlı Pâdişahı Sultân Bayezid-i Velî.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balım Sultan'ın pâdişâh tarafından tarikâta post-nişîn olarak atanması</span><br />
Balım Sultan, 1501'lerde dönemin padişahı Sultân Bayezid-i Velî tarafından Kırşehir’deki Hacı Bektaş Dergahı’nın başına atanmıştır. Balım Sultan’a kadar Bektaşîlik, genellikle kırsal kesimlerde ve köylük yörelerde tutunmuş, Alevî-Türkmen içerisinde benimsenme olanağı bulmuştur. Özellikle Alevîliğin bir türevi ve Alevîliği yeniden biçimleyen, derneştiren, onları eğiterek disipline eden bir eğilim olarak kendini ortaya korken, Balım Sultan’la kentsel kesimlere ve Osmanlı aydınları arasına da girmiştir. Böylece Bektaşîlik tarihinde yeni bir dönem başlar ve Bektaşîler; “Köy Bektaşîsi”, “Kent Bektaşîsi” olarak farklılaşırlar. Kent Bektaşîliğine “Nazenin Tarikatı” veya “Babagan Kolu (Babalar Kolu)” da denir. Balım Sultan, “Bektaşî Erkannamesi”’ni düzenlemiş ve bu örgütlenmeye katılmanın koşullarını oluşturmuştur. Aynı zamanda, On iki imam anlayışını yola kazandırmıştır. Bu, onun yaptığı yeniliklerin başındadır. “On iki imam törenleri”, “on iki çerağ”, “on iki post”, palhenk, “evlenmemiş (mücerred) babalık kuralı”, şerbet yerine şarap, “Hurufîlik” etkisi, “İbahiyecilik”, “üçleme (teslis)”, “tenasüh”, ve “hülul” kavramları tarikâtın bünyesine onun sayesinde girer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">On İki İmâm inancının tarikâta girişi </span><br />
Ana maddeler: On İki İmâm, Onikicilik, ve Onikiciler On iki imam inancı Alevî-Şiilik’te başından beri olmasına karşın, Bektaşîlik Tarikâtı’nın temel töreleri arasına Balım Sultan’la girer. Tarikâtın “temel direği” olur. Her bağlının, müridin temel inanışları içerisinde yer alan bir ilke olur. Bu temel ilke Alevî-Bektaşî edebiyatının temel çeşnisi ve zenginliği olacaktır. Hemen hemen tüm Alevî-Bektaşî ozanları On iki imam çeşnisini şiirlerinde malzeme olarak kullanacaklardır. Alevî-Bektaşî edebiyatı bu zenginlik üzerine kurulmuştur. On iki imam anlayışına paralel olarak yaşam “on iki” rakamı üzerine sistemleştirilmiştir. On iki sayısı eski Türk törelerinde de mevcuttur. Özellikle Şamanist dönemde Şamanların tacı da on iki ayrı hayvanın postundan yapılan parçalarla yapılmaktaydı. Bu da Zodyak çemberini simgelemekteydi. Yani, Kainatı başına Tac etmekteydi.. <br />
<br />
Bu inanış ile On iki imam inanışı harmanlanarak Bektaşî kültüründe on iki terkli tac kullanımı ve On iki imam inancının yansımaları görülmektedir. Cemlerde simgesel olarak on iki çerağ yakılır. Kemer üzerine On iki imamı simgeleyen on iki köşeli “palheng taşı” denilen taş takılır. Bu dervişlerin gönüllerini Tanrı’ya bağlayan bir simge olarak algılanır. “Eline, diline, beline sahip olmayı” gerektirir. Bektaşî tacı on iki dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep on iki dilimli olur. Bektaşî tekkelerinde Pîre hizmet görevlerinin her biri bir post ile simgeleştirilir ve temsil edilir. Bu anlayışı Balım Sultan “on iki post” biçiminde biçimleyerek tarikatın töreleri arasına kazandırmıştır. Postlardan herbiri, Bektaşîliğin en büyük adlarından birine bağlanarak anılmış ve böylece o kişiler ölümsüzleştirilmiştir. On iki imam “sırrı” olan “On iki Post” şunlardır:<br />
<br />
Baba Postu: Horasan postu (Hacı Bektaş-ı Veli)<br />
Aşçı Postu: Seyyid Ali Sultan postu<br />
Ekmekçi Postu: Balım Sultan postu<br />
Nakib Postu: Kaygusuz Sultan Abdal postu<br />
Atacı Postu: Kanber Ali postu<br />
Meydancı Postu: Sarı İsmail postu<br />
Türbedar postu: Kara Donlu Can Baba postu<br />
Kilerci Postu: Hacım Sultan postu<br />
Kahveci Postu: Şah Şazeli postu<br />
Kurbancı Postu: İbrahim postu<br />
Ayakçı Postu: Abdal Musa postu<br />
Mihmanevi Postu: Hızır peygamber postu<br />
<br />
kaynak:http://tr.wikipedia.org/]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bektaşilik nedir -1]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-bektasilik-nedir-1.html</link>
			<pubDate>Fri, 10 May 2013 15:12:52 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=1">Admin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-bektasilik-nedir-1.html</guid>
			<description><![CDATA[Bektaşîlik, adını 13. yüzyıl Anadolu'sunun İslâmlaştırılması sürecinde etkin fa'aliyet gösteren ve Hoca Ahmed Yesevî'nin öğretilerinin Anadolu'daki uygulayıcısı konumunda olan büyük Türk mutasavvıfı Kalenderî / Haydarî şeyhi Hacı Bektaş-ı Veli'den alan, daha sonra ise 14. ile 15. yüzyıllarda Azerbaycan ve Anadolu'da yaygınlaşan Hurûfîlik akımının etkisiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh, ve hülul anlayışlarının da bünyesine katılmasıyle 16. yüzyılın başlarında Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan, On İki İmam esasına yönelik sufi/tasavvufî Tarikât.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektaşî Tarikâtı </span><br />
<br />
Ana maddeler: Hoca Ahmed Yesevî, Yesevîlik, Baba Haydar, Ebu'l Vefâ, ve Hacı Bektaş Veli Türkiye’de Alevîlik denildiğinde ilk akla gelen isim Bektaşîlik'tir. Bektaşîlik, aslında Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir İslâmî tarikâttır. Bu tarikât mensûpları (el alarak ya da diğer bir deyişle nasip alarak bu örgütlenmeye katılan kişiler) ise Bektaşî olarak adlandırılırlar. Ancak Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyt’i sevenleri sevme) ve teberra (Ehl-i Beyt’i sevmeyenleri sevmeme) gibi Alevîliğin temel esaslarına bağlı oluşları dolayısıyla Bektaşîliğe Alevîlik de denilebilir. Balkanlar, Anadolu, İran, ve Azerbeycan'daki tüm Alevî Tarikât mensûpları On iki imam inancına bağlıdır. Başlangıcından günümüze kadar kökenleri Horasan Melametîliğine dayanan bu tarikâtlar tarihî gelişim süreci içerisinde Vefâ'îyye[1]/Bâbâ'îyye (Baba İlyas/Baba İshak), Yesevîlik/Âhilik, Kalenderîlik/Haydarîlik, Rufailik/Galibilik, Saltuk'îyye/Barak’îyyûn, Hurufîlik/Bektaşîlik, Nimetullahîlik/Nûrbakşîlik, Şahkulu Baba/Zünnun'îyye, Çelebî'yye/Celâl'îyye, Gül Baba/Dedebabalık (Bektaşî Babagan), ve Alicilik/Harabatîlik olarak sıralanabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müntesipleri</span><br />
Türkiye’de her Bektaşî Alevî olduğu halde, her Alevî, Hacı Bektaş-ı Veli’yi Horasan Ereni" sayıp hürmet etmesine rağmen, Bektaşî değildir. Bu yüzden Köy Bektaşîsi, Kent Bektaşîsi ayrımı yapılmaktadır. Köy Bektaşîlerine Alevî denildiği halde, Şehir Bektaşîlerine Bektaşî denilir.[2] Bektaşîlikle ilgili çalışması bulunan Abdülkadir Sezgin’e göre Alevî kelimesi ile Bektaşî kelimesi arasında her hangi bir fark bulunmamaktadır.[3] Her iki grup da Hacı Bektaş-ı Veli’yi sevip saymalarına rağmen Alevîler Hacı Bektaş Dergahı’na değil, Peygamber Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan Alevi ocaklarına bağlıdırlar. Aslında Bektaşîlik bir tarikat olduğu için, bu tarikatın yollarına uyan herkes Bektaşî olabilir. Ama Alevîlik soya bağlıdır ve ancak ana-babası Alevî olan kişi Alevî olabilir.[4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Günümüzdeki temel öğretisi </span><br />
Bektaşîlik hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında "insan" vardır. Amacı, İnsan-ı kâmil olarak tanımlanan olgun, yetkin insana ulaşmaktır. Bu ise belirli bir eğitim sürecini gerekli kılar. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Türk dünyasının felsefesine çok büyük katkıları olmuştur. En önemli ve tasavvufu kısaca anlatan özlü sözü, "Eline, beline, diline hâkim ol" sözüdür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin halen yaygın olarak kullanılan birçok özlü sözü bulunmaktadır. Öncelik yol kurallarındadır. Onlar "Hatır kalsın, yol kalmasın" diyerek bunu açıklarlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oluşum süreci ve geçirdiği evreler </span><br />
<br />
Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin Bektâşî Tarikâtı'nın oluşumuna olan tesirleri [değiştir]<br />
Batı İran ile Anadolu’da yedinci hicrî asırdan itibaren dört yüzyıl süresince aralıksız süregelen dinî karışıklıklardan dolayı ortaya birçok tarikât ve zümreler çıkmıştı. Horasan Melâmetîliği’nin kurulduğu yer olan, ve üçüncü hicrî asırdan itibaren birçok mutasavvıfın vatanı olarak bilinen Nişâbur’da Hamdun’el-Kassar’dan sonra daha birçok hulûl inancı ihtivâ eden ve dinîn zâhirî ahkâmına muhalefet eden “İbahiyye” mensûbu “Şîʿa-i Bâtın’îyye” toplulukları çoğunlukla Melâmîyye’nin içerisine dâhil oldular. Şeyh Cemâl’ed-Dîn Sâdî’den itibaren Suriye, Mısır, Irak, Hindistan, Orta Asya sınırlarına kadar genişleyen ve “İbaha” i’tikadı gereği birçok tavır, tutum ve ibâdetin zâhirî hükümlerinin yerine getirilmesi mevzuunda göstermiş oldukları kayıtsızlıklarıyla dâima şiddetli kınanma ve eleştirilere mâruz kalan Kalenderîler[5] ile eski yazarlar tarafından “Tâife-i Abdalan ve Cevâlika” olarak isimlendirilen çeşitli tarikât mensuplarının, Osmanlı yazarlarınca abdal, âşık, torlak, şeyyâd, Hâydarî, Edhemî, Câmî, Şemsî[6][7] gibi aynı mânaları taşıyan ifadelerle anıldıkları görülmektedir. Bunların hepsi de ortak kanallardan süzülenen benzer i’tikatların çeşitli parçalarını barındırmaktaydılar.[8]<br />
Ayrıca bakınız: Gnostisizm, Horasan Melametîliği, Bâtınîlik, Kalenderîlik ile İbahilik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalenderîler’in Anadolu’da Bâtınîlik hareketlerine yaptıkları katkılar </span><br />
<br />
Kalenderîler en koyu Alevîler olmaları nedeniyle Suriye, Halep Bâtınî merkezinden aldıkları kuvvetlerle, Anadolu’da bulunan ve diğer Bâtınî merkezlerinden ayrı ve bağımsız yaşamakta olan Bâtınîleri takviye ettiler. “Kalenderî – Haydarî” ünvanı taşıyan ve dış görünüşleri itibarıyla tasavvuf kisvesi altında Türkmen boyları arasına yerleşen babalar Anadolu’daki Bâtınîlik hareketlerine olanca güçleriyle destek oldular.<br />
Ayrıca bakınız: Kalenderîlik, Babâîlik ile Bâtınîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haydarîler’in Şîʿa-i Bâtın’îyye mezhebini tâkviyesi </span><br />
Haydarîler, Kutb'ûd-Dîn Haydar’a mensup oldukları gibi “Haydârnâme” adıyla şeyhinin nâmına bir de eserî bulunan meşhur Pendnâme yazarı “Ferîdüddîn-i Attâr” da onun başlıca hâlifelerindendi. Altıncı hicrî asrın sonlarında büyük şöhreti sayesinde pek çok Türk’ü kendi intisabına almaya muvaffak olan Kutb'ûd-Dîn Haydar’ın bizatihi kendisi de aslen Türk ırkındandı. Konya’da Mevlânâ Celâl’ed-Dîn’in şöhretinin afâkı tuttuğu bir devirde bile Kutb'ûd-Dîn Haydar’ın hâlifeleri bağımsız zâviyelere sahiptiler. Mevlânâ Celâl’ed-Dîn’in yanında “Hacı Mûbârek Haydârî” adında bir Haydârî hâlifesinin de pek büyük bir hâysiyet ve itibâr sahibi olduğunu Eflâkî kaydetmektedir.[9]<br />
Ayrıca bakınız: Kutb'ûd-Dîn Haydar ile Ferîdüddîn-i Attâr<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anadolu Selçukluları devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ana madde: Anadolu Selçuklu Devleti</span><br />
Bu devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar’ın nüfuzuyla Mes’udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bâtınîliğin Türkler arasında yayılması</span><br />
“Horasan Erenleri”[10] nâmıyla Oğuz boyları arasında kendilerine yer edinen “Şia-i Bâtıniyye dâîleri” ve millî lisân ile konuşarak halkın ruhiyatına pek uygun telkinlerde bulunan “Bâtınî-Babalar,” iptidaî bir şer’ait içerisinde yaşamlarını idâme ettirme mücadelesi sürdüren, ve şehirliğin ince yaşam tarzını bilmeyen “Türk Özleri” yanında kendilerini birer “Veli” olarak tanıtmayı başarıyla becermişlerdi. Bâtınîler, süslü nâzım lisanından bir şey anlamayan bu aşîretler arasında düzenledikleri sazlı ve şaraplı meclislerde geçmişin tüm hurafe ve efsanelerini halka nakletmek suretiyle insanların gönüllerinde ilâhi duygular uyandırmaktaydılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bâtınîler’in Moğollar arasına karışması ve Alevî-Bâtınîliğin Harezm Türkleri arasında yayılması </span><br />
Selçuklular iktidara geldiklerinde Bağdat hilâfetine düşmüş olan Mısır Fâtımîleri’yle, aslında Şîʿa’nın Nizar’îyye kolu mensuplarından olan “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi” ve bütün “Bâtınîler’in Sahib-î Â’zam-ı” Hasan Sabbah’ı karşılarında buldular. Bilâhare Moğol istilâlarının başlamasıyla sahip oldukları karışık i’tikadların etkisinde kalarak vicdanî oluşumlarını kaybetmiş olan önemli kütleler, Moğol ordularının arasına karıştılar. Anadolu Selçuklu sultanlarından Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd zamanında Halaç ve Kapçak gibi Türkmen kabilelerinden pek yoğun kütleler de Anadolu’ya yerleşmekteydi. Celâl’ed-Dîn Harezmşah’ın baskıcı tutumundan rahatsızlık duyan kabileler ve Harezm Türkmenleri Selçuklular’ın kendilerine duyduğu güvenle Anadolu Selçuklu Devleti’nin savunma kuvvetlerini teşkil etmekteydiler. İkinci Gıyas’ed-Dîn devrinde Amasya Bâtınî merkezinin etkisiyle bu Harezm Türkleri Selçuk ülkelerinden çıkartılarak Halep, Suriye ve El-Cezire muhitlerine dağıtıldılar. Konya Selçuk Sarayının hasmane siyâsetînden kuşkulanan Şîʿa-i Bâtın’îyye dâîlerinden oluşan büyük bir topluluk ta bu Türkmen kabileleriyle birlikte göç ettiler. Harezm ülkesinin pek çok mezhep çatışmalarına sahne olduğunu fırsat bilen Bâtınî dâîleri, Harezmliler’in Anadolu Selçukluları tarafından kovulmaları fırsatını çok iyi değerlendirerek bütün kuvvetleriyle kendi âkide ve dâvalarını tasavvuf kanallarından geçirerek neşretmeye başladılar. [11]<br />
Ayrıca bakınız: Harezmşahlar, Celaleddin Harezmşah, Anadolu <br />
Selçukluları, I. Alaeddin Keykubad ile II. Gıyaseddin Keyhüsrev<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Harezm Türkleri arasında Bektâşîler</span><br />
Celâl’ed-Dîn Harezmşah’ın harekâtından memnun olmayan aşîretler ondan ayrılarak Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’a iltica etmişler ve Selçuklular ülkelerine gelen bu aşîretlere de Sivas, Çorum, Engürü’ye kadar olan yörelerde yaylâk ve kışlaklar tahsis edilmişti. Bunların Celâl’ed-Dîn Harezmşah’ın maiyetinden ayrılmalarına rastlayan zamanlar zarfında Hacı Bektaş hâlifelerinden bazıları da onların içlerine nüfuz etmeyi başarmışlardı. Şîʿa-i Bâtın’îyye dâîleri sıfatıyla bu topluluklar üzerinde önemli bir nüfuz kazanmışlardı.[12] Harezm ve Azerbaycan’dan gelen bu aşîretleri Anadolu ahalisi Tatar ve Moğol artıkları nazarıyla görüyordu. Bektaşî babalarından Ahlat, Diyâr-ı Bekir vilâyetlerinden önemli bir grupla beraber Harzemliler arasında da Burak Baba müridlerinden yine ayrı bir parti propagandalarda bulunuyorlardı. Bu devirde Burak Baba’nın Anadolu’da yaygın bir şöhreti vardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bâtınîler ve Âhiler'in Bektâşî Tarikâtı'nın kuruluş sürecine katkıları</span><br />
Bektaşîlik tarikâtının kuruluşunda geçirdiği süreç, kurucusunun kim veya kimler olduğu, bu süreçte Hacı Bektaş-ı Veli’nin konumunun ne olduğu, tarikâtın Pîri mi, yoksa kurucusu mu olduğu, Balım Sultan’ın tarikâta nasıl bir yapı kazandırdığı yüzyıllar geçmesine karşın hala tartışılmaktadır. Öteden beri bu konuda yazanların çoğunluğu, Hacı Bektaş-ı Veli’nin tarikâtın kurulma işlemini gerçekleştirmediği ancak kurulmasına yol açan süreci başlattığı dolayısıyla da onun ardıllarınca kurulan tarikatın da “Pîri” olduğu kanısındadırlar. Bektaşîliğin kurumsallaşma sürecinin tamamlanmasının XVI. yüzyılda Balım Sultan tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürerler. Jacop, Tschudi, Şemseddin Sami Bey gibi eski yazarlardan tutun Ahmet Yaşar Ocak, Belkıs Temren gibi günümüz yazarlarına kadar birçok araştırmacı bu görüştedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Alevî-Bâtınî Babaların Anadolu’ya yayılması</span><br />
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni’nin Kösedağ yenilgisi ( H. 640 / M. 1243 ) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. Anadolu’nun tamamı Aksaray’da ikâmet eden ve barışı tesis etmek ile görevlendirilmiş bir Moğol valisi tarafından yönetilmekteydi. İşte bu fetret devrinde, Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menküberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak fa’aliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler. Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından ardarda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Baba İlyas Horasanî gibi Şîʿa-i Bâtın’îyye Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi postnişin olmuştu. Vaktiyle, İlhanlı saraylarında mâkam ve mevki sahibi olan Şiî âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğollar’ın himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar.<br />
Ayrıca bakınız: Kösedağ Savaşı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âhilik ve Bektâşîlik</span><br />
Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sürecinde “Âhilik” Anadolu’daki sosyal yaşantının gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Kendi kural ve kurullarına sahip, günümüz esnaf odalarına benzer bir işlevi olan “Âhilik Teşkilatı” iyi ahlâkın, doğruluğun, kardeşliğin, yardım severliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Âhiler’in reisi olan ve Kırşehir’de yaşayan Ahi Evran’nın Hacı Bektâş Veli ile de dostlukları vardı. Sivas’taki Âhiler çok geniş bir teşkilâta sahip oldukları gibi Babâîler ile de sıkı münasebetlerde bulunuyorlardı. Bayburt’taki Âhiler’in başkanlığına ise “Âhi Emîr Ahmed Bayburdî” getirilmişti. Bektaşîler, Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 1826’ya kadar Osmanlı Devleti'nin en gözde ordusu Yeniçeri Ocakları’nın manevî liderleriydi. Ahilik teşkilâtı münasebetiyle esnafla iç içe olması ve Padişahın aldığı bazı ekonomik kararlara esnaflarla birlikte tepki göstermesi Yeniçeriler’in sonunu hazırlardı. Sık sık padişah değişikliklerine ve iç isyanlara neden olan Yeniçeri Ocakları, daha sonra “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılacak olan olay neticesinde, 16 Haziran 1826 tarihinde Pâdişah II. Mahmud tarafından ortadan kaldırıldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bektaşîlik, adını 13. yüzyıl Anadolu'sunun İslâmlaştırılması sürecinde etkin fa'aliyet gösteren ve Hoca Ahmed Yesevî'nin öğretilerinin Anadolu'daki uygulayıcısı konumunda olan büyük Türk mutasavvıfı Kalenderî / Haydarî şeyhi Hacı Bektaş-ı Veli'den alan, daha sonra ise 14. ile 15. yüzyıllarda Azerbaycan ve Anadolu'da yaygınlaşan Hurûfîlik akımının etkisiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh, ve hülul anlayışlarının da bünyesine katılmasıyle 16. yüzyılın başlarında Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan, On İki İmam esasına yönelik sufi/tasavvufî Tarikât.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bektaşî Tarikâtı </span><br />
<br />
Ana maddeler: Hoca Ahmed Yesevî, Yesevîlik, Baba Haydar, Ebu'l Vefâ, ve Hacı Bektaş Veli Türkiye’de Alevîlik denildiğinde ilk akla gelen isim Bektaşîlik'tir. Bektaşîlik, aslında Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir İslâmî tarikâttır. Bu tarikât mensûpları (el alarak ya da diğer bir deyişle nasip alarak bu örgütlenmeye katılan kişiler) ise Bektaşî olarak adlandırılırlar. Ancak Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyt’i sevenleri sevme) ve teberra (Ehl-i Beyt’i sevmeyenleri sevmeme) gibi Alevîliğin temel esaslarına bağlı oluşları dolayısıyla Bektaşîliğe Alevîlik de denilebilir. Balkanlar, Anadolu, İran, ve Azerbeycan'daki tüm Alevî Tarikât mensûpları On iki imam inancına bağlıdır. Başlangıcından günümüze kadar kökenleri Horasan Melametîliğine dayanan bu tarikâtlar tarihî gelişim süreci içerisinde Vefâ'îyye[1]/Bâbâ'îyye (Baba İlyas/Baba İshak), Yesevîlik/Âhilik, Kalenderîlik/Haydarîlik, Rufailik/Galibilik, Saltuk'îyye/Barak’îyyûn, Hurufîlik/Bektaşîlik, Nimetullahîlik/Nûrbakşîlik, Şahkulu Baba/Zünnun'îyye, Çelebî'yye/Celâl'îyye, Gül Baba/Dedebabalık (Bektaşî Babagan), ve Alicilik/Harabatîlik olarak sıralanabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müntesipleri</span><br />
Türkiye’de her Bektaşî Alevî olduğu halde, her Alevî, Hacı Bektaş-ı Veli’yi Horasan Ereni" sayıp hürmet etmesine rağmen, Bektaşî değildir. Bu yüzden Köy Bektaşîsi, Kent Bektaşîsi ayrımı yapılmaktadır. Köy Bektaşîlerine Alevî denildiği halde, Şehir Bektaşîlerine Bektaşî denilir.[2] Bektaşîlikle ilgili çalışması bulunan Abdülkadir Sezgin’e göre Alevî kelimesi ile Bektaşî kelimesi arasında her hangi bir fark bulunmamaktadır.[3] Her iki grup da Hacı Bektaş-ı Veli’yi sevip saymalarına rağmen Alevîler Hacı Bektaş Dergahı’na değil, Peygamber Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan Alevi ocaklarına bağlıdırlar. Aslında Bektaşîlik bir tarikat olduğu için, bu tarikatın yollarına uyan herkes Bektaşî olabilir. Ama Alevîlik soya bağlıdır ve ancak ana-babası Alevî olan kişi Alevî olabilir.[4]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Günümüzdeki temel öğretisi </span><br />
Bektaşîlik hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında "insan" vardır. Amacı, İnsan-ı kâmil olarak tanımlanan olgun, yetkin insana ulaşmaktır. Bu ise belirli bir eğitim sürecini gerekli kılar. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Türk dünyasının felsefesine çok büyük katkıları olmuştur. En önemli ve tasavvufu kısaca anlatan özlü sözü, "Eline, beline, diline hâkim ol" sözüdür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin halen yaygın olarak kullanılan birçok özlü sözü bulunmaktadır. Öncelik yol kurallarındadır. Onlar "Hatır kalsın, yol kalmasın" diyerek bunu açıklarlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oluşum süreci ve geçirdiği evreler </span><br />
<br />
Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin Bektâşî Tarikâtı'nın oluşumuna olan tesirleri [değiştir]<br />
Batı İran ile Anadolu’da yedinci hicrî asırdan itibaren dört yüzyıl süresince aralıksız süregelen dinî karışıklıklardan dolayı ortaya birçok tarikât ve zümreler çıkmıştı. Horasan Melâmetîliği’nin kurulduğu yer olan, ve üçüncü hicrî asırdan itibaren birçok mutasavvıfın vatanı olarak bilinen Nişâbur’da Hamdun’el-Kassar’dan sonra daha birçok hulûl inancı ihtivâ eden ve dinîn zâhirî ahkâmına muhalefet eden “İbahiyye” mensûbu “Şîʿa-i Bâtın’îyye” toplulukları çoğunlukla Melâmîyye’nin içerisine dâhil oldular. Şeyh Cemâl’ed-Dîn Sâdî’den itibaren Suriye, Mısır, Irak, Hindistan, Orta Asya sınırlarına kadar genişleyen ve “İbaha” i’tikadı gereği birçok tavır, tutum ve ibâdetin zâhirî hükümlerinin yerine getirilmesi mevzuunda göstermiş oldukları kayıtsızlıklarıyla dâima şiddetli kınanma ve eleştirilere mâruz kalan Kalenderîler[5] ile eski yazarlar tarafından “Tâife-i Abdalan ve Cevâlika” olarak isimlendirilen çeşitli tarikât mensuplarının, Osmanlı yazarlarınca abdal, âşık, torlak, şeyyâd, Hâydarî, Edhemî, Câmî, Şemsî[6][7] gibi aynı mânaları taşıyan ifadelerle anıldıkları görülmektedir. Bunların hepsi de ortak kanallardan süzülenen benzer i’tikatların çeşitli parçalarını barındırmaktaydılar.[8]<br />
Ayrıca bakınız: Gnostisizm, Horasan Melametîliği, Bâtınîlik, Kalenderîlik ile İbahilik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kalenderîler’in Anadolu’da Bâtınîlik hareketlerine yaptıkları katkılar </span><br />
<br />
Kalenderîler en koyu Alevîler olmaları nedeniyle Suriye, Halep Bâtınî merkezinden aldıkları kuvvetlerle, Anadolu’da bulunan ve diğer Bâtınî merkezlerinden ayrı ve bağımsız yaşamakta olan Bâtınîleri takviye ettiler. “Kalenderî – Haydarî” ünvanı taşıyan ve dış görünüşleri itibarıyla tasavvuf kisvesi altında Türkmen boyları arasına yerleşen babalar Anadolu’daki Bâtınîlik hareketlerine olanca güçleriyle destek oldular.<br />
Ayrıca bakınız: Kalenderîlik, Babâîlik ile Bâtınîlik<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Haydarîler’in Şîʿa-i Bâtın’îyye mezhebini tâkviyesi </span><br />
Haydarîler, Kutb'ûd-Dîn Haydar’a mensup oldukları gibi “Haydârnâme” adıyla şeyhinin nâmına bir de eserî bulunan meşhur Pendnâme yazarı “Ferîdüddîn-i Attâr” da onun başlıca hâlifelerindendi. Altıncı hicrî asrın sonlarında büyük şöhreti sayesinde pek çok Türk’ü kendi intisabına almaya muvaffak olan Kutb'ûd-Dîn Haydar’ın bizatihi kendisi de aslen Türk ırkındandı. Konya’da Mevlânâ Celâl’ed-Dîn’in şöhretinin afâkı tuttuğu bir devirde bile Kutb'ûd-Dîn Haydar’ın hâlifeleri bağımsız zâviyelere sahiptiler. Mevlânâ Celâl’ed-Dîn’in yanında “Hacı Mûbârek Haydârî” adında bir Haydârî hâlifesinin de pek büyük bir hâysiyet ve itibâr sahibi olduğunu Eflâkî kaydetmektedir.[9]<br />
Ayrıca bakınız: Kutb'ûd-Dîn Haydar ile Ferîdüddîn-i Attâr<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anadolu Selçukluları devrinde “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri </span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ana madde: Anadolu Selçuklu Devleti</span><br />
Bu devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar’ın nüfuzuyla Mes’udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bâtınîliğin Türkler arasında yayılması</span><br />
“Horasan Erenleri”[10] nâmıyla Oğuz boyları arasında kendilerine yer edinen “Şia-i Bâtıniyye dâîleri” ve millî lisân ile konuşarak halkın ruhiyatına pek uygun telkinlerde bulunan “Bâtınî-Babalar,” iptidaî bir şer’ait içerisinde yaşamlarını idâme ettirme mücadelesi sürdüren, ve şehirliğin ince yaşam tarzını bilmeyen “Türk Özleri” yanında kendilerini birer “Veli” olarak tanıtmayı başarıyla becermişlerdi. Bâtınîler, süslü nâzım lisanından bir şey anlamayan bu aşîretler arasında düzenledikleri sazlı ve şaraplı meclislerde geçmişin tüm hurafe ve efsanelerini halka nakletmek suretiyle insanların gönüllerinde ilâhi duygular uyandırmaktaydılar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bâtınîler’in Moğollar arasına karışması ve Alevî-Bâtınîliğin Harezm Türkleri arasında yayılması </span><br />
Selçuklular iktidara geldiklerinde Bağdat hilâfetine düşmüş olan Mısır Fâtımîleri’yle, aslında Şîʿa’nın Nizar’îyye kolu mensuplarından olan “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi” ve bütün “Bâtınîler’in Sahib-î Â’zam-ı” Hasan Sabbah’ı karşılarında buldular. Bilâhare Moğol istilâlarının başlamasıyla sahip oldukları karışık i’tikadların etkisinde kalarak vicdanî oluşumlarını kaybetmiş olan önemli kütleler, Moğol ordularının arasına karıştılar. Anadolu Selçuklu sultanlarından Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd zamanında Halaç ve Kapçak gibi Türkmen kabilelerinden pek yoğun kütleler de Anadolu’ya yerleşmekteydi. Celâl’ed-Dîn Harezmşah’ın baskıcı tutumundan rahatsızlık duyan kabileler ve Harezm Türkmenleri Selçuklular’ın kendilerine duyduğu güvenle Anadolu Selçuklu Devleti’nin savunma kuvvetlerini teşkil etmekteydiler. İkinci Gıyas’ed-Dîn devrinde Amasya Bâtınî merkezinin etkisiyle bu Harezm Türkleri Selçuk ülkelerinden çıkartılarak Halep, Suriye ve El-Cezire muhitlerine dağıtıldılar. Konya Selçuk Sarayının hasmane siyâsetînden kuşkulanan Şîʿa-i Bâtın’îyye dâîlerinden oluşan büyük bir topluluk ta bu Türkmen kabileleriyle birlikte göç ettiler. Harezm ülkesinin pek çok mezhep çatışmalarına sahne olduğunu fırsat bilen Bâtınî dâîleri, Harezmliler’in Anadolu Selçukluları tarafından kovulmaları fırsatını çok iyi değerlendirerek bütün kuvvetleriyle kendi âkide ve dâvalarını tasavvuf kanallarından geçirerek neşretmeye başladılar. [11]<br />
Ayrıca bakınız: Harezmşahlar, Celaleddin Harezmşah, Anadolu <br />
Selçukluları, I. Alaeddin Keykubad ile II. Gıyaseddin Keyhüsrev<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Harezm Türkleri arasında Bektâşîler</span><br />
Celâl’ed-Dîn Harezmşah’ın harekâtından memnun olmayan aşîretler ondan ayrılarak Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’a iltica etmişler ve Selçuklular ülkelerine gelen bu aşîretlere de Sivas, Çorum, Engürü’ye kadar olan yörelerde yaylâk ve kışlaklar tahsis edilmişti. Bunların Celâl’ed-Dîn Harezmşah’ın maiyetinden ayrılmalarına rastlayan zamanlar zarfında Hacı Bektaş hâlifelerinden bazıları da onların içlerine nüfuz etmeyi başarmışlardı. Şîʿa-i Bâtın’îyye dâîleri sıfatıyla bu topluluklar üzerinde önemli bir nüfuz kazanmışlardı.[12] Harezm ve Azerbaycan’dan gelen bu aşîretleri Anadolu ahalisi Tatar ve Moğol artıkları nazarıyla görüyordu. Bektaşî babalarından Ahlat, Diyâr-ı Bekir vilâyetlerinden önemli bir grupla beraber Harzemliler arasında da Burak Baba müridlerinden yine ayrı bir parti propagandalarda bulunuyorlardı. Bu devirde Burak Baba’nın Anadolu’da yaygın bir şöhreti vardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bâtınîler ve Âhiler'in Bektâşî Tarikâtı'nın kuruluş sürecine katkıları</span><br />
Bektaşîlik tarikâtının kuruluşunda geçirdiği süreç, kurucusunun kim veya kimler olduğu, bu süreçte Hacı Bektaş-ı Veli’nin konumunun ne olduğu, tarikâtın Pîri mi, yoksa kurucusu mu olduğu, Balım Sultan’ın tarikâta nasıl bir yapı kazandırdığı yüzyıllar geçmesine karşın hala tartışılmaktadır. Öteden beri bu konuda yazanların çoğunluğu, Hacı Bektaş-ı Veli’nin tarikâtın kurulma işlemini gerçekleştirmediği ancak kurulmasına yol açan süreci başlattığı dolayısıyla da onun ardıllarınca kurulan tarikatın da “Pîri” olduğu kanısındadırlar. Bektaşîliğin kurumsallaşma sürecinin tamamlanmasının XVI. yüzyılda Balım Sultan tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürerler. Jacop, Tschudi, Şemseddin Sami Bey gibi eski yazarlardan tutun Ahmet Yaşar Ocak, Belkıs Temren gibi günümüz yazarlarına kadar birçok araştırmacı bu görüştedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Alevî-Bâtınî Babaların Anadolu’ya yayılması</span><br />
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni’nin Kösedağ yenilgisi ( H. 640 / M. 1243 ) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. Anadolu’nun tamamı Aksaray’da ikâmet eden ve barışı tesis etmek ile görevlendirilmiş bir Moğol valisi tarafından yönetilmekteydi. İşte bu fetret devrinde, Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menküberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak fa’aliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler. Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından ardarda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Baba İlyas Horasanî gibi Şîʿa-i Bâtın’îyye Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi postnişin olmuştu. Vaktiyle, İlhanlı saraylarında mâkam ve mevki sahibi olan Şiî âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğollar’ın himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar.<br />
Ayrıca bakınız: Kösedağ Savaşı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âhilik ve Bektâşîlik</span><br />
Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sürecinde “Âhilik” Anadolu’daki sosyal yaşantının gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Kendi kural ve kurullarına sahip, günümüz esnaf odalarına benzer bir işlevi olan “Âhilik Teşkilatı” iyi ahlâkın, doğruluğun, kardeşliğin, yardım severliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Âhiler’in reisi olan ve Kırşehir’de yaşayan Ahi Evran’nın Hacı Bektâş Veli ile de dostlukları vardı. Sivas’taki Âhiler çok geniş bir teşkilâta sahip oldukları gibi Babâîler ile de sıkı münasebetlerde bulunuyorlardı. Bayburt’taki Âhiler’in başkanlığına ise “Âhi Emîr Ahmed Bayburdî” getirilmişti. Bektaşîler, Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 1826’ya kadar Osmanlı Devleti'nin en gözde ordusu Yeniçeri Ocakları’nın manevî liderleriydi. Ahilik teşkilâtı münasebetiyle esnafla iç içe olması ve Padişahın aldığı bazı ekonomik kararlara esnaflarla birlikte tepki göstermesi Yeniçeriler’in sonunu hazırlardı. Sık sık padişah değişikliklerine ve iç isyanlara neden olan Yeniçeri Ocakları, daha sonra “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılacak olan olay neticesinde, 16 Haziran 1826 tarihinde Pâdişah II. Mahmud tarafından ortadan kaldırıldı.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>