<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Alevi Forum - Tarih]]></title>
		<link>https://www.aleviforum.net/</link>
		<description><![CDATA[Alevi Forum - https://www.aleviforum.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2026 22:03:25 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk ve Hatay]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-ve-hatay.html</link>
			<pubDate>Wed, 24 Jul 2019 02:18:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-ve-hatay.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mustafa Kemal’in kafasında Hatay’ın vatan topraklarına katılması konusu her zaman birinci önceliğini koruyordu. Atatürk’ün <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” </span>söylemi Hatay konusundaki düşüncesini belirtiyordu.<br />
<br />
Atatürk, Hatay konusunda, her türlü girişimde bulunabileceğini göstermek, bütün dünyaya bir mesaj vermek istiyordu. 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki törenden hemen sonra trenle Adana’ya hareket etti. Hastalığını umursamıyordu. Çukurova bölgesinde 5 gün süren yorucu gezide hasta olmasına rağmen askeri birlikleri denetledi. Adana ve Mersin’de düzenlenen geçit törenlerini ayakta izledi.Mersin’de çekilen bu fotoğraf, Atatürk’ün rahatsızlığını gösteriyor.<br />
Atatürk, Milli Mücadele’ye başladığı dönemde misakı milli sınırları konusunda daima çok hassas olmuştur.<br />
Mondros Ateşkes Antlaşması 30 Ekim 1918’de imzalandıktan hemen sonra Yıldırım Orduları Komutanlığı’na atanan Mustafa Kemal’in Adana’dan İstanbul’a gönderdiği telgraflar, Türk vatanının bütünlüğü ve sınırları konusunda ne derece titiz olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Mondros’tan hemen sonra vatan toprakları üzerinde işgaller başlamıştı.<br />
Sivas Kongresi’nde “30 Ekim 1918’de imzalanan ateşkes antlaşmasındaki hududumuz içinde kalan vatan parçası bir bütündür” kararı alınmıştı.<br />
Zafer kazanılıp, TBMM’nin delegeler kurulu İsmet İnönü’nün başkanlığında Lozan’a giderken “milli misak” büyük ölçüde gerçekleşmişti. Ancak Batı Trakya, Hatay, Musul ve Kerkük birer sorundu.<br />
Lozan’da Hatay milli sınırlarımızın dışında kalmıştı. Suriye ile Türkiye arasında yapılan sınır tespiti çalışmaları uzatılıyordu.<br />
Burada önemli bir noktaya işaret etmeliyiz ki, Lozan Konferansı sürerken, Atatürk’ün direktifleriyle 30 Mayıs 1923’te Antakya-İskenderun havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Benim şahsi davam</span><br />
Mustafa Kemal’in kafasında Hatay’ın vatan topraklarına katılması konusu her zaman birinci önceliğini koruyordu. Atatürk’ün “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” söylemi Hatay konusundaki düşüncesini belirtiyordu.<br />
Atatürk, 1 Kasım 1936’da TBMM açış konuşmasında “...milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, gerçek sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya çevresinin geleceğidir. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle duruyoruz” demişti.<br />
Hatay Fransız işgali altındaydı ve konu Milletler Cemiyeti’ne aktarılmıştı. Atatürk Fransız büyükelçisine, “Hatay benim şahsi davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz” dedi. Fransızlar, Hatay için silah gücünün kullanılacağını anlamaya başladılar.<br />
Atatürk’ün son hastalığı 1937 yılı kış aylarında baş göstermiş ve karaciğer hastalığı 1938 yılının ocak ayında saptanmıştı. Bursa’da yapımı biten Merinos fabrikasının açılış törenine katılmak için Yalova’ya geldiğinde kendisini muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, karaciğerinin büyüdüğünü ve biraz da sertleştiğini saptamıştı. Kesin tanı için Ankara’dan çağrılan Neşet Ömer İrdelp de bu görüşe katılmıştı. Böyle olmasına karşın 2 Şubat’---ta Merinos Fabrikası’nın açılış törenini izleyen Atatürk, üstelik akşam düzenlenen baloda da Sarı Zeybek oynamıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÜNYAYA MESAJ</span><br />
O sıralarda Hatay sorunu en üst düzeyde seyrediyordu. Atatürk, Cumhurbaşkanlığı görevlerini aksatmadan yürütmeye ve özellikle çok önem verdiği Hatay sorununu çözüme ulaştırabilmek için bütün gücünü toplayarak hasta görünmemeye çalışmıştı. Bununla birlikte 28 Şubat 1938’de Balkan dışişleri bakanlarına verilen yemek öncesi burun kanaması geçirdi. 6 Mart 1938’de Çankaya Köşkü’nde yapılan muayenede karaciğerde büyüme saptandı.<br />
Atatürk’ün hastalığına dair ilk resmi bildiri 30 Mart 1938’de yayınlanmıştır. Bu arada Hatay konusu ciddiyetini koruyordu.<br />
Hatay konusunda, her türlü girişimde bulunabileceğini göstermek için bütün dünyaya bir mesaj vermek istiyordu. 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki törenden hemen sonra trenle Adana’ya hareket etti. Hastalığını umursamıyordu. Çukurova bölgesinde 5 gün süren bir yorucu gezide hasta olmasına rağmen askeri birlikleri denetledi. Adana ve Mersin’de düzenlenen geçit törenlerini ayakta izledi.<br />
Epeyce yorulduğunu hissedince askeri geçidin sonuna doğru “marş-marş ile geçsinler” diye emir verdi.<br />
O günlerde burnunda sürekli kanama görülüyordu.<br />
Amacı, bütün dünyaya ayakta olduğunu ve Hatay davasından ödün vermeyeceğini göstermekti.<br />
Bu arada da Fransa’yla yapılan bir anlaşma gereğince, Kurmay Albay Şükrü Kanatlı kumandasındaki birliklerimiz Hatay’a girdi. 13 Ağustos’ta seçimler yapıldı ve Hatay Cumhuriyeti kuruldu. 2 Eylül 1938’de Hatay cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen seçildi. Atatürk ölmeden önce bu gelişmeleri görmek ve duyumsamak mutluluğuna erişti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hatay Cumhuriyeti 9 ay sonra, 30 Haziran 1939 tarihinde Türkiye’ye katılma kararı aldı. Hatay Devleti sınırları Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edildi. 23 Temmuz 1939’da Hatay Türkiye Devleti’ne dahil oldu ve Hatay Vilayeti kuruldu.<br />
Anayurdun bölünmez, vazgeçilmez bir parçası olan Hatay anayurtla bütünleşti. Hataylılar yaşamının son günlerine kadar Hatay için çalışan Atatürk’ü hiçbir zaman unutmazlar.</span><br />
<br />
cumhuriyet.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mustafa Kemal’in kafasında Hatay’ın vatan topraklarına katılması konusu her zaman birinci önceliğini koruyordu. Atatürk’ün <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” </span>söylemi Hatay konusundaki düşüncesini belirtiyordu.<br />
<br />
Atatürk, Hatay konusunda, her türlü girişimde bulunabileceğini göstermek, bütün dünyaya bir mesaj vermek istiyordu. 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki törenden hemen sonra trenle Adana’ya hareket etti. Hastalığını umursamıyordu. Çukurova bölgesinde 5 gün süren yorucu gezide hasta olmasına rağmen askeri birlikleri denetledi. Adana ve Mersin’de düzenlenen geçit törenlerini ayakta izledi.Mersin’de çekilen bu fotoğraf, Atatürk’ün rahatsızlığını gösteriyor.<br />
Atatürk, Milli Mücadele’ye başladığı dönemde misakı milli sınırları konusunda daima çok hassas olmuştur.<br />
Mondros Ateşkes Antlaşması 30 Ekim 1918’de imzalandıktan hemen sonra Yıldırım Orduları Komutanlığı’na atanan Mustafa Kemal’in Adana’dan İstanbul’a gönderdiği telgraflar, Türk vatanının bütünlüğü ve sınırları konusunda ne derece titiz olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Mondros’tan hemen sonra vatan toprakları üzerinde işgaller başlamıştı.<br />
Sivas Kongresi’nde “30 Ekim 1918’de imzalanan ateşkes antlaşmasındaki hududumuz içinde kalan vatan parçası bir bütündür” kararı alınmıştı.<br />
Zafer kazanılıp, TBMM’nin delegeler kurulu İsmet İnönü’nün başkanlığında Lozan’a giderken “milli misak” büyük ölçüde gerçekleşmişti. Ancak Batı Trakya, Hatay, Musul ve Kerkük birer sorundu.<br />
Lozan’da Hatay milli sınırlarımızın dışında kalmıştı. Suriye ile Türkiye arasında yapılan sınır tespiti çalışmaları uzatılıyordu.<br />
Burada önemli bir noktaya işaret etmeliyiz ki, Lozan Konferansı sürerken, Atatürk’ün direktifleriyle 30 Mayıs 1923’te Antakya-İskenderun havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Benim şahsi davam</span><br />
Mustafa Kemal’in kafasında Hatay’ın vatan topraklarına katılması konusu her zaman birinci önceliğini koruyordu. Atatürk’ün “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz” söylemi Hatay konusundaki düşüncesini belirtiyordu.<br />
Atatürk, 1 Kasım 1936’da TBMM açış konuşmasında “...milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, gerçek sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya çevresinin geleceğidir. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle duruyoruz” demişti.<br />
Hatay Fransız işgali altındaydı ve konu Milletler Cemiyeti’ne aktarılmıştı. Atatürk Fransız büyükelçisine, “Hatay benim şahsi davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz” dedi. Fransızlar, Hatay için silah gücünün kullanılacağını anlamaya başladılar.<br />
Atatürk’ün son hastalığı 1937 yılı kış aylarında baş göstermiş ve karaciğer hastalığı 1938 yılının ocak ayında saptanmıştı. Bursa’da yapımı biten Merinos fabrikasının açılış törenine katılmak için Yalova’ya geldiğinde kendisini muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, karaciğerinin büyüdüğünü ve biraz da sertleştiğini saptamıştı. Kesin tanı için Ankara’dan çağrılan Neşet Ömer İrdelp de bu görüşe katılmıştı. Böyle olmasına karşın 2 Şubat’---ta Merinos Fabrikası’nın açılış törenini izleyen Atatürk, üstelik akşam düzenlenen baloda da Sarı Zeybek oynamıştı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DÜNYAYA MESAJ</span><br />
O sıralarda Hatay sorunu en üst düzeyde seyrediyordu. Atatürk, Cumhurbaşkanlığı görevlerini aksatmadan yürütmeye ve özellikle çok önem verdiği Hatay sorununu çözüme ulaştırabilmek için bütün gücünü toplayarak hasta görünmemeye çalışmıştı. Bununla birlikte 28 Şubat 1938’de Balkan dışişleri bakanlarına verilen yemek öncesi burun kanaması geçirdi. 6 Mart 1938’de Çankaya Köşkü’nde yapılan muayenede karaciğerde büyüme saptandı.<br />
Atatürk’ün hastalığına dair ilk resmi bildiri 30 Mart 1938’de yayınlanmıştır. Bu arada Hatay konusu ciddiyetini koruyordu.<br />
Hatay konusunda, her türlü girişimde bulunabileceğini göstermek için bütün dünyaya bir mesaj vermek istiyordu. 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki törenden hemen sonra trenle Adana’ya hareket etti. Hastalığını umursamıyordu. Çukurova bölgesinde 5 gün süren bir yorucu gezide hasta olmasına rağmen askeri birlikleri denetledi. Adana ve Mersin’de düzenlenen geçit törenlerini ayakta izledi.<br />
Epeyce yorulduğunu hissedince askeri geçidin sonuna doğru “marş-marş ile geçsinler” diye emir verdi.<br />
O günlerde burnunda sürekli kanama görülüyordu.<br />
Amacı, bütün dünyaya ayakta olduğunu ve Hatay davasından ödün vermeyeceğini göstermekti.<br />
Bu arada da Fransa’yla yapılan bir anlaşma gereğince, Kurmay Albay Şükrü Kanatlı kumandasındaki birliklerimiz Hatay’a girdi. 13 Ağustos’ta seçimler yapıldı ve Hatay Cumhuriyeti kuruldu. 2 Eylül 1938’de Hatay cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen seçildi. Atatürk ölmeden önce bu gelişmeleri görmek ve duyumsamak mutluluğuna erişti.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hatay Cumhuriyeti 9 ay sonra, 30 Haziran 1939 tarihinde Türkiye’ye katılma kararı aldı. Hatay Devleti sınırları Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edildi. 23 Temmuz 1939’da Hatay Türkiye Devleti’ne dahil oldu ve Hatay Vilayeti kuruldu.<br />
Anayurdun bölünmez, vazgeçilmez bir parçası olan Hatay anayurtla bütünleşti. Hataylılar yaşamının son günlerine kadar Hatay için çalışan Atatürk’ü hiçbir zaman unutmazlar.</span><br />
<br />
cumhuriyet.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kara Fatma'nın Hayatı ve Milli Mücadele'ye Katkıları]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-kara-fatma-nin-hayati-ve-milli-mucadele-ye-katkilari.html</link>
			<pubDate>Sun, 27 Jan 2019 02:48:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-kara-fatma-nin-hayati-ve-milli-mucadele-ye-katkilari.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kara Fatma'nın Hayatı ve Milli Mücadele'ye Katkıları<br />
<br />
<br />
1. Hayatının kısa özeti<br />
<br />
<img src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/photos/ea171395329954b9ac7a12a0a08a0984_big_r.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: ea171395329954b9ac7a12a0a08a0984_big_r.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’nin kadın kahramanlarından ve sembol isimlerinden Kara Fatma’nın esas adı Fatma Seher Hanım’dır. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı olan Fatma Seher, aynı zamanda asker olan bir eşe sahipti. Her ne kadar Milli Mücadele döneminin bir sembolü olsa da bu mücadele öncesinde de memleketi için her türlü zorluğu göze alıp siperlerde silah tutmaktan geri durmadı. 93 Harbi sırasında Rus ordularının Erzurum’u işgal etmesi üzerine Aziziye Tabyası’ndaki binlerce cengâverle birlikte savaşa tutuştu. Vatan müdafaası onun için bir tutku haline dönüşmüştü. Kara Fatma; Balkan Savaşı’na Edirne’de görev yapan kocası Subay Derviş Bey ile katıldı, Mondros Mütarekesi’nden sonra ise kardeşleri Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermenilere karşı savaştı. Gazi Mustafa Kemal’in emriyle kadınlardan kurduğu bir ekiple Bursa ve İzmit’i işgalden kurtarmaya çalıştı. Ünü sınırları aşan Kara Fatma, Sakarya ve Başkumandanlık Muharebeleri’ne de katıldı ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükseldi. İstiklal Madalyası’na layık görülen Kara Fatma, 1955 yılında savaşırken bedel ödediği Erzurum’da vefat etti.<br />
<br />
<br />
2. Kara Fatma adı Mustafa Kemal tarafından verildi<br />
<br />
<br />
<br />
Fatma Seher Hanım’ın giriştiği kahramanlık mücadelesi kulakta kulağa yayılarak Mustafa Kemal Atatürk’e kadar ulaştı. Sivas’ta Milli Mücadele’nin yapı taşlarını döşemek için emek harcayan Mustafa Kemal, onun Sivas’ta olduğunu öğrenmesi üzerine yanına gitti. Karşılaştıklarında ise ona; adını, silah kullanmayı ve ata binip binmeyi bilip bilmediğini sordu. Karşılığında aldığı cevaplar Atatürk’ü mutlu etti ve Fatma Seher’e “Bütün kadınlar senin gibi olsaydı Kara Fatma” demiş, bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı Kara Fatma olarak kalmıştır.<br />
<br />
<br />
3. Askeri kıtasını bizzat kendi oluşturdu<br />
<br />
<br />
<br />
Fatma Seher Hanım, yeri geldi askere gıda desteği sağladı, yeri geldi, yaralı askerleri sırtında taşıdı ve yeri geldiğinde eline silahını aldı ve kurduğu birlikle birlikte göğüs göğüse çarpıştı. Hem hayat yoldaşı hem de siper arkadaşı olan kocası Binbaşı Derviş Bey’in ölümü onu her ne kadar sarssa da onun orduda bıraktığı yeri doldurma düşüncesini aklına koyarak savaşa bizzat iştirak etti ve kendi kıtasını kendi oluşturdu. Yine İzmit bölgesinin kurtarılması adına kadınlardan oluşturduğu birlikle durmaksızın mücadele etti.<br />
<br />
<br />
4. Canını ortaya koydu, yakalandı, dayak yedi, yaralandı ancak hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmedi<br />
<br />
<br />
<br />
Harp hayatı boyunca en çok yararlılık gösterdiği bölgelerden biri olan İzmit-Bursa ekseninde İzmit’teki Davulcular Ormanına gizlenen 150 kişilik bir milis gücünün başına geçen Kara Fatma, işgal edilen İzmit’teki cephanelerin Anadolu’ya kaçırılmasında çok önemli roller üstlendi. Bu faaliyetler sırasında yakalanan, hapis yatan, dayak yiyen ancak tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup kaçan Kara Fatma, tüm yaşadığı olumsuzluklara rağmen savaşma kararlılığı hiç azalmadı. İznik Cephesi’nde göğsünün sağ tarafına bir mermi saplansa da kanlar içinde çarpışmaya devam eden Kara Fatma vatanını canını siper edercesine savaştı.<br />
<br />
<br />
5. Kendi hayatıyla birlikte çocuklarının hayatını da vatana sunan bir anne<br />
<br />
<br />
<br />
Tabiatta var olan belki de bütün canlıların doğal dürtüsü olan yavrularını koruma arzusu, şüphe yok ki bir anne olan Kara Fatma için de geçerliydi. Ancak onun vatanı müdafaa arzusu içsel birçok dürtüsünü bastırmak zorunda bıraktı. Bir asker eşi olan Fatma, oğlunu da asker olarak yetiştirdi ve onunla birlikte savaşta saf tuttu. Bu uğurda giriştiği bir çarpışmada yanında bulunan dokuz yazındaki kızının eli parçalandı.<br />
<br />
<br />
6. Yerel çarpışmaların yanı sıra büyük savaşlarda da yer aldı<br />
<br />
<img src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/photos/8c5aa50a2fae7e4a6c100ca036670877_big_r.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 8c5aa50a2fae7e4a6c100ca036670877_big_r.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
Şüphesiz ki Fatma Seher Hanım’ın giriştiği mücadele alanının büyük bir bölümü yereldedir ve bu nedenlerle de hafızalara sadece yerelde mücadele eden bir kahraman olarak yerleşmiştir. Ancak Fatma Hanım, Türk ulusunun bağımsızlık kararlılığını belirleyen oldukça büyük savaşlarda da bizatihi yer aldı. I. ve II. İnönü Muharebeleri’nden Dumlupınar Savaşı’na ve Sakarya Savaşı’na kadar katıldı. Müfrezesindeki pek çok asker şehit olduğu gibi kendisi de yaralandı. Sıhhatine kavuşmasının ardından ise Düzce çevresinde asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için faaliyetlerde bulundu.<br />
<br />
<br />
7. Kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışladı<br />
<br />
<br />
<br />
Kara Fatma’nın giriştiği mücadeleden tek beklentisinin yurdunun bağımsızlığı olduğu kesindi. Bu uğurda ne can ne de mal onun için önemli değildi. Zaferden sonra terhis edilen Kara Fatma’ya gösterdiği üstün yararlılıkların nedeniyle üsteğmenlik maaşı bağlandı. Ancak o, yokluk içinde yaşamasına rağmen maaşını Kızılay’a bağışladı. Bu durumu ise şu sözlerle ifade etti:<br />
"Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedi Şef'in layık olmadığım büyük iltifatı beni son derecede sevindirmişti. Esasen bütün emel ve arzumla yapmış olduğum hizmetten hiç bir menfaat beklemiyordum. Bu itibarla, taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım."<br />
<br />
Kaynakça<br />
Gülay Sarıçoban, Milli Mücadele’de Türk Kadını, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı.4, 2017<br />
Cemile Şahin, Mustafa Şahin, Osmanlı Son Dönemi İle Milli Mücadele Yıllarında Türk Kadınının Sosyal, Siyasi ve Askeri Faaliyetleri, NEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı.2, 2013<br />
Beyza Bilgin, Atatürk ve Türk Kadını, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt.31, sayı.1, 1990<br />
Arş. Görevlisi Dönü Çağlar, Milli Mücadele’de Kahraman Türk Kadınları, Türkiye Tohumcular Birliği Derneği, 2015<br />
Beyza Bilgin, Atatürk ve Türk Kadını, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt.31, sayı.1, 1990<br />
<br />
beyaztarih.com<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kara Fatma'nın Hayatı ve Milli Mücadele'ye Katkıları<br />
<br />
<br />
1. Hayatının kısa özeti<br />
<br />
<img src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/photos/ea171395329954b9ac7a12a0a08a0984_big_r.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: ea171395329954b9ac7a12a0a08a0984_big_r.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’nin kadın kahramanlarından ve sembol isimlerinden Kara Fatma’nın esas adı Fatma Seher Hanım’dır. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı olan Fatma Seher, aynı zamanda asker olan bir eşe sahipti. Her ne kadar Milli Mücadele döneminin bir sembolü olsa da bu mücadele öncesinde de memleketi için her türlü zorluğu göze alıp siperlerde silah tutmaktan geri durmadı. 93 Harbi sırasında Rus ordularının Erzurum’u işgal etmesi üzerine Aziziye Tabyası’ndaki binlerce cengâverle birlikte savaşa tutuştu. Vatan müdafaası onun için bir tutku haline dönüşmüştü. Kara Fatma; Balkan Savaşı’na Edirne’de görev yapan kocası Subay Derviş Bey ile katıldı, Mondros Mütarekesi’nden sonra ise kardeşleri Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermenilere karşı savaştı. Gazi Mustafa Kemal’in emriyle kadınlardan kurduğu bir ekiple Bursa ve İzmit’i işgalden kurtarmaya çalıştı. Ünü sınırları aşan Kara Fatma, Sakarya ve Başkumandanlık Muharebeleri’ne de katıldı ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükseldi. İstiklal Madalyası’na layık görülen Kara Fatma, 1955 yılında savaşırken bedel ödediği Erzurum’da vefat etti.<br />
<br />
<br />
2. Kara Fatma adı Mustafa Kemal tarafından verildi<br />
<br />
<br />
<br />
Fatma Seher Hanım’ın giriştiği kahramanlık mücadelesi kulakta kulağa yayılarak Mustafa Kemal Atatürk’e kadar ulaştı. Sivas’ta Milli Mücadele’nin yapı taşlarını döşemek için emek harcayan Mustafa Kemal, onun Sivas’ta olduğunu öğrenmesi üzerine yanına gitti. Karşılaştıklarında ise ona; adını, silah kullanmayı ve ata binip binmeyi bilip bilmediğini sordu. Karşılığında aldığı cevaplar Atatürk’ü mutlu etti ve Fatma Seher’e “Bütün kadınlar senin gibi olsaydı Kara Fatma” demiş, bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı Kara Fatma olarak kalmıştır.<br />
<br />
<br />
3. Askeri kıtasını bizzat kendi oluşturdu<br />
<br />
<br />
<br />
Fatma Seher Hanım, yeri geldi askere gıda desteği sağladı, yeri geldi, yaralı askerleri sırtında taşıdı ve yeri geldiğinde eline silahını aldı ve kurduğu birlikle birlikte göğüs göğüse çarpıştı. Hem hayat yoldaşı hem de siper arkadaşı olan kocası Binbaşı Derviş Bey’in ölümü onu her ne kadar sarssa da onun orduda bıraktığı yeri doldurma düşüncesini aklına koyarak savaşa bizzat iştirak etti ve kendi kıtasını kendi oluşturdu. Yine İzmit bölgesinin kurtarılması adına kadınlardan oluşturduğu birlikle durmaksızın mücadele etti.<br />
<br />
<br />
4. Canını ortaya koydu, yakalandı, dayak yedi, yaralandı ancak hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmedi<br />
<br />
<br />
<br />
Harp hayatı boyunca en çok yararlılık gösterdiği bölgelerden biri olan İzmit-Bursa ekseninde İzmit’teki Davulcular Ormanına gizlenen 150 kişilik bir milis gücünün başına geçen Kara Fatma, işgal edilen İzmit’teki cephanelerin Anadolu’ya kaçırılmasında çok önemli roller üstlendi. Bu faaliyetler sırasında yakalanan, hapis yatan, dayak yiyen ancak tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup kaçan Kara Fatma, tüm yaşadığı olumsuzluklara rağmen savaşma kararlılığı hiç azalmadı. İznik Cephesi’nde göğsünün sağ tarafına bir mermi saplansa da kanlar içinde çarpışmaya devam eden Kara Fatma vatanını canını siper edercesine savaştı.<br />
<br />
<br />
5. Kendi hayatıyla birlikte çocuklarının hayatını da vatana sunan bir anne<br />
<br />
<br />
<br />
Tabiatta var olan belki de bütün canlıların doğal dürtüsü olan yavrularını koruma arzusu, şüphe yok ki bir anne olan Kara Fatma için de geçerliydi. Ancak onun vatanı müdafaa arzusu içsel birçok dürtüsünü bastırmak zorunda bıraktı. Bir asker eşi olan Fatma, oğlunu da asker olarak yetiştirdi ve onunla birlikte savaşta saf tuttu. Bu uğurda giriştiği bir çarpışmada yanında bulunan dokuz yazındaki kızının eli parçalandı.<br />
<br />
<br />
6. Yerel çarpışmaların yanı sıra büyük savaşlarda da yer aldı<br />
<br />
<img src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/photos/8c5aa50a2fae7e4a6c100ca036670877_big_r.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 8c5aa50a2fae7e4a6c100ca036670877_big_r.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
Şüphesiz ki Fatma Seher Hanım’ın giriştiği mücadele alanının büyük bir bölümü yereldedir ve bu nedenlerle de hafızalara sadece yerelde mücadele eden bir kahraman olarak yerleşmiştir. Ancak Fatma Hanım, Türk ulusunun bağımsızlık kararlılığını belirleyen oldukça büyük savaşlarda da bizatihi yer aldı. I. ve II. İnönü Muharebeleri’nden Dumlupınar Savaşı’na ve Sakarya Savaşı’na kadar katıldı. Müfrezesindeki pek çok asker şehit olduğu gibi kendisi de yaralandı. Sıhhatine kavuşmasının ardından ise Düzce çevresinde asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için faaliyetlerde bulundu.<br />
<br />
<br />
7. Kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışladı<br />
<br />
<br />
<br />
Kara Fatma’nın giriştiği mücadeleden tek beklentisinin yurdunun bağımsızlığı olduğu kesindi. Bu uğurda ne can ne de mal onun için önemli değildi. Zaferden sonra terhis edilen Kara Fatma’ya gösterdiği üstün yararlılıkların nedeniyle üsteğmenlik maaşı bağlandı. Ancak o, yokluk içinde yaşamasına rağmen maaşını Kızılay’a bağışladı. Bu durumu ise şu sözlerle ifade etti:<br />
"Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedi Şef'in layık olmadığım büyük iltifatı beni son derecede sevindirmişti. Esasen bütün emel ve arzumla yapmış olduğum hizmetten hiç bir menfaat beklemiyordum. Bu itibarla, taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım."<br />
<br />
Kaynakça<br />
Gülay Sarıçoban, Milli Mücadele’de Türk Kadını, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı.4, 2017<br />
Cemile Şahin, Mustafa Şahin, Osmanlı Son Dönemi İle Milli Mücadele Yıllarında Türk Kadınının Sosyal, Siyasi ve Askeri Faaliyetleri, NEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı.2, 2013<br />
Beyza Bilgin, Atatürk ve Türk Kadını, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt.31, sayı.1, 1990<br />
Arş. Görevlisi Dönü Çağlar, Milli Mücadele’de Kahraman Türk Kadınları, Türkiye Tohumcular Birliği Derneği, 2015<br />
Beyza Bilgin, Atatürk ve Türk Kadını, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt.31, sayı.1, 1990<br />
<br />
beyaztarih.com<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[30 ağustos zaferi ve önemi]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-30-agustos-zaferi-ve-onemi.html</link>
			<pubDate>Thu, 30 Aug 2018 02:05:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-30-agustos-zaferi-ve-onemi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">25 Ağustos 1922 akşamı Başkomutan, Afyonkarahisar'ın 20 km kadar güneyinde Şuhut kasabasında, bir köy evinin üst katında kurulmuş sofrada, bir petrol lâmbasının sönük ışığı altında, akşam yemeğini yemektedir; taarruz ertesi sabah başlayacaktır.<br />
<br />
Yaver Muzaffer Bey, kendisine topçu cephane miktarı hakkında bilgi veriyor. Buna göre taarruzdan önce yapılacak toplu ve sürekli topçu ateşi, ancak üç dört saat devam ettirilecektir.<br />
<br />
Gazi Mustafa Kemal yemeğini bitirdikten sonra, iki tarafın arazi üzerindeki durumlarını gösteren haritayı istiyor; genel durumu bir kere daha inceliyor. Yaverine Döğer mevkii ile Dumlupınar arasındaki mesafeyi ölçtürüyor. Elindeki kalemle bu noktaya birkaç kere vuruyor; ağzından şu cümleler dökülüyor: <br />
<br />
Döğer, döğer; fakat öğrenmeyeceklerdir. Buradaki kuvvetleri hareketsiz kalmaya mahkûmdur.<br />
<br />
Ayağa kalkıyor, Muzaffer Beye: <br />
Hadi haritaları topla, hareket ediyoruz diyor.<br />
Gece yarısı olmuştur; Başkomutan, şimdi Kocatepe'nin eteklerindeki çadırlı ordugâhta, konik bir çadırdadır; gecenin koyu sessizliği içinde, yalnız ordugâhın önünden akan küçük bir dereden hafif su şırıltıları duyuluyor... Başkomutan, bir ara çadıra giren yaverine: <br />
<br />
Hazır mısınız? Diye soruyor.<br />
Olumlu cevap alınca doğruluyor, henüz bozulmamış olan portatif karyolasının üzerinden tabanca kemerini alıp kuşanıyor. Her günkü gibi tıraş olmuştur; eldivenleri elindedir, çadırdan çıkıyor... Ortalık zifirî karanlık... Petrol ve mum fenerlerinin titrek ışıkları altında Kocatepe'ye doğru çıkmaya başlıyor; öne doğru fazla eğilerek yürüyor. Arazi, arızalı olduğu için ağır ağır ilerliyor... Nihayet tepeye çıkmıştır; bütün karanlıkları delen gözleriyle ileriye bakıyor: <br />
<br />
Allah, Türk milletini ve ordusunu koruyacaktır! diye mırıldanıyor.<br />
26 Ağustos 1922 Sabahın ilk ışıkları görünmüştür; Başkomutan tarassut (gözetleme) dürbününün başında, düşman tahkimatını seyrederken topçularımız ateşe başlıyor... Bu ateş, tahkimatı yer yer havaya uçurmaktadır... Fakat bir taraftan da tonlarca cephane su gibi akıp gitmektedir... Endişeye kapılanlar oluyor; bunu Başkomutan'a da söylüyorlar. O, büyük bir soğukkanlılıkla:<br />
<br />
Tek mermi kalıncaya kadar ateşe devam edilecektir, emrini veriyor ve ekliyor: "Cephane ikmalini düşmandan yapacağız."<br />
Akşam olmak üzeredir... Dâhi komutan etrafına bakarak: <br />
Yarın öğleden sonra Afyon'da olacağız diyor.<br />
O anda herkes şüphe ve tereddütle birbirinin yüzüne bakıyor; fakat ertesi gün, yani 27 Ağustos günü öğleden sonra hep beraber Afyon'dadırlar. <br />
<br />
28 ve 29 Ağustos günleri verilen emirlere göre, düşman kovalanmakta ve sıkıştırılmaktadır. Başkomutan da evvelce tasarladığı yerde, düşmana son darbeyi vurmak için hazırlanmaktadır.<br />
Nihayet 30 Ağustos... Başkomutan otomobiline biniyor. Şimdi Zafertepe diye anılan yere doğru inme emrini veriyor. Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa: <br />
Paşam ateş hattına iniyorsunuz diyor. <br />
Cevap veriyor: <br />
Siz burada kalınız! Yoluna devam ediyor. Düşmanın top ateşi altında bulunan bir yere geliyor; oradan dürbünle düşmanın asıl kuvvetlerinin bulunduğu yerlere doğru ilerlemekte olan piyade birliklerimizin hareketini takip ediyor.<br />
<br />
Birdenbire, "Allah, Allah!.." sesleri yükseliyor. Askerlerimizin süngüleri batmak üzere bulunan güneşin kızıl ışıkları altında alev alev yanmaktadır; ölümü hiçe sayan kahramanlarımız, düşmanın üzerine ateşten bir çığ gibi iniyor.<br />
<br />
O anda Büyük Komutan, elindeki sigarayı atıyor; ayağa kalkıyor. Siper içinde dimdik duruyor; bu, çok sevdiği, üzerlerine titrediği askerlerine karşı bir saygı duruşudur; gözleri nemlenmiştir. Eliyle muharebe alanını göstererek bağırıyor: <br />
Hacı Anesti, mağrur kumandan! Neredesin, gel de ordularını kurtar!<br />
Ertesi gün sabahın erken saatlerinde muharebe alanını dolaşıyor. Manzara çok hazindir; binlerce düşman cesedi... Birbirinin üzerine yıkılmış yüzlerce topçu ******ı... Terk edilmiş toplar; cephaneler...<br />
<br />
Asil ruhlu Büyük İnsan, üzüntü duyuyor:<br />
Bu manzara insanlığı utandırabilir, fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler diyor.<br />
<br />
Biraz ileride topların arasında yerde bir Yunan bayrağı görüyor; eliyle işaret ederek emrediyor:<br />
Bir milletin istiklâl alâmetidir (sembolüdür). Düşmanın da olsa ona hürmet etmek lâzımdır. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyunuz.<br />
<br />
30 Ağustos'un gerçek anlamını ve önemini Büyük Zafer'in ikinci yıl dönümünde (30Ağustos 1924) Dumlupınar'ın Çal tepesinde yapılan törende Atatürk'ün verdiği söylevde görürüz:<br />
<br />
"Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyetin temeli burada tarsin olundu (kuvvetlendirildi), hayatıebediyesi (ebedî hayatı) burada tetviç olundu (taçlandırıldı). Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden (uçan) şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır."<br />
<br />
Kaynak;<br />
30 Ağustos’un üzerine,<br />
Cumhuriyet tarihinden notlar.<br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/tarih/61119-30-agustos-zaferi-ve-onemi.html#post169712" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/tarih/61119...post169712</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">25 Ağustos 1922 akşamı Başkomutan, Afyonkarahisar'ın 20 km kadar güneyinde Şuhut kasabasında, bir köy evinin üst katında kurulmuş sofrada, bir petrol lâmbasının sönük ışığı altında, akşam yemeğini yemektedir; taarruz ertesi sabah başlayacaktır.<br />
<br />
Yaver Muzaffer Bey, kendisine topçu cephane miktarı hakkında bilgi veriyor. Buna göre taarruzdan önce yapılacak toplu ve sürekli topçu ateşi, ancak üç dört saat devam ettirilecektir.<br />
<br />
Gazi Mustafa Kemal yemeğini bitirdikten sonra, iki tarafın arazi üzerindeki durumlarını gösteren haritayı istiyor; genel durumu bir kere daha inceliyor. Yaverine Döğer mevkii ile Dumlupınar arasındaki mesafeyi ölçtürüyor. Elindeki kalemle bu noktaya birkaç kere vuruyor; ağzından şu cümleler dökülüyor: <br />
<br />
Döğer, döğer; fakat öğrenmeyeceklerdir. Buradaki kuvvetleri hareketsiz kalmaya mahkûmdur.<br />
<br />
Ayağa kalkıyor, Muzaffer Beye: <br />
Hadi haritaları topla, hareket ediyoruz diyor.<br />
Gece yarısı olmuştur; Başkomutan, şimdi Kocatepe'nin eteklerindeki çadırlı ordugâhta, konik bir çadırdadır; gecenin koyu sessizliği içinde, yalnız ordugâhın önünden akan küçük bir dereden hafif su şırıltıları duyuluyor... Başkomutan, bir ara çadıra giren yaverine: <br />
<br />
Hazır mısınız? Diye soruyor.<br />
Olumlu cevap alınca doğruluyor, henüz bozulmamış olan portatif karyolasının üzerinden tabanca kemerini alıp kuşanıyor. Her günkü gibi tıraş olmuştur; eldivenleri elindedir, çadırdan çıkıyor... Ortalık zifirî karanlık... Petrol ve mum fenerlerinin titrek ışıkları altında Kocatepe'ye doğru çıkmaya başlıyor; öne doğru fazla eğilerek yürüyor. Arazi, arızalı olduğu için ağır ağır ilerliyor... Nihayet tepeye çıkmıştır; bütün karanlıkları delen gözleriyle ileriye bakıyor: <br />
<br />
Allah, Türk milletini ve ordusunu koruyacaktır! diye mırıldanıyor.<br />
26 Ağustos 1922 Sabahın ilk ışıkları görünmüştür; Başkomutan tarassut (gözetleme) dürbününün başında, düşman tahkimatını seyrederken topçularımız ateşe başlıyor... Bu ateş, tahkimatı yer yer havaya uçurmaktadır... Fakat bir taraftan da tonlarca cephane su gibi akıp gitmektedir... Endişeye kapılanlar oluyor; bunu Başkomutan'a da söylüyorlar. O, büyük bir soğukkanlılıkla:<br />
<br />
Tek mermi kalıncaya kadar ateşe devam edilecektir, emrini veriyor ve ekliyor: "Cephane ikmalini düşmandan yapacağız."<br />
Akşam olmak üzeredir... Dâhi komutan etrafına bakarak: <br />
Yarın öğleden sonra Afyon'da olacağız diyor.<br />
O anda herkes şüphe ve tereddütle birbirinin yüzüne bakıyor; fakat ertesi gün, yani 27 Ağustos günü öğleden sonra hep beraber Afyon'dadırlar. <br />
<br />
28 ve 29 Ağustos günleri verilen emirlere göre, düşman kovalanmakta ve sıkıştırılmaktadır. Başkomutan da evvelce tasarladığı yerde, düşmana son darbeyi vurmak için hazırlanmaktadır.<br />
Nihayet 30 Ağustos... Başkomutan otomobiline biniyor. Şimdi Zafertepe diye anılan yere doğru inme emrini veriyor. Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa: <br />
Paşam ateş hattına iniyorsunuz diyor. <br />
Cevap veriyor: <br />
Siz burada kalınız! Yoluna devam ediyor. Düşmanın top ateşi altında bulunan bir yere geliyor; oradan dürbünle düşmanın asıl kuvvetlerinin bulunduğu yerlere doğru ilerlemekte olan piyade birliklerimizin hareketini takip ediyor.<br />
<br />
Birdenbire, "Allah, Allah!.." sesleri yükseliyor. Askerlerimizin süngüleri batmak üzere bulunan güneşin kızıl ışıkları altında alev alev yanmaktadır; ölümü hiçe sayan kahramanlarımız, düşmanın üzerine ateşten bir çığ gibi iniyor.<br />
<br />
O anda Büyük Komutan, elindeki sigarayı atıyor; ayağa kalkıyor. Siper içinde dimdik duruyor; bu, çok sevdiği, üzerlerine titrediği askerlerine karşı bir saygı duruşudur; gözleri nemlenmiştir. Eliyle muharebe alanını göstererek bağırıyor: <br />
Hacı Anesti, mağrur kumandan! Neredesin, gel de ordularını kurtar!<br />
Ertesi gün sabahın erken saatlerinde muharebe alanını dolaşıyor. Manzara çok hazindir; binlerce düşman cesedi... Birbirinin üzerine yıkılmış yüzlerce topçu ******ı... Terk edilmiş toplar; cephaneler...<br />
<br />
Asil ruhlu Büyük İnsan, üzüntü duyuyor:<br />
Bu manzara insanlığı utandırabilir, fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler diyor.<br />
<br />
Biraz ileride topların arasında yerde bir Yunan bayrağı görüyor; eliyle işaret ederek emrediyor:<br />
Bir milletin istiklâl alâmetidir (sembolüdür). Düşmanın da olsa ona hürmet etmek lâzımdır. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyunuz.<br />
<br />
30 Ağustos'un gerçek anlamını ve önemini Büyük Zafer'in ikinci yıl dönümünde (30Ağustos 1924) Dumlupınar'ın Çal tepesinde yapılan törende Atatürk'ün verdiği söylevde görürüz:<br />
<br />
"Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyetin temeli burada tarsin olundu (kuvvetlendirildi), hayatıebediyesi (ebedî hayatı) burada tetviç olundu (taçlandırıldı). Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden (uçan) şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır."<br />
<br />
Kaynak;<br />
30 Ağustos’un üzerine,<br />
Cumhuriyet tarihinden notlar.<br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/tarih/61119-30-agustos-zaferi-ve-onemi.html#post169712" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/tarih/61119...post169712</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[UNESCO'dan Beklenen Haber Geldi: Göbeklitepe Dünya Kültür Mirası Listesi'nde!]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-unesco-dan-beklenen-haber-geldi-gobeklitepe-dunya-kultur-mirasi-listesi-nde.html</link>
			<pubDate>Mon, 02 Jul 2018 18:47:00 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-unesco-dan-beklenen-haber-geldi-gobeklitepe-dunya-kultur-mirasi-listesi-nde.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dünyanın en eski tapınak merkezi olarak nitelendirilen Şanlıurfa'daki Göbeklitepe, Bahreyn’de düzenlenen 42'nci Dünya Mirası Komita Toplantısı'nda UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne kabul edildi. Göbeklitepe’nin de Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmesiyle Türkiye’nin bu listedeki varlık sayısı 18’e ulaştı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="https://img-s1.onedio.com/id-5b39403926ff96a429ed639c/rev-0/w-635/listing/f-jpg-webp/s-b99af39c1b7de14677f1076db8ff22d1926c6ed9.webp" loading="lazy"  alt="[Resim: s-b99af39c1b7de14677f1076db8ff22d1926c6ed9.webp]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
DHA'da yer alan habere göre, Kent merkezine 18 kilometre uzaklıkta bulunan Örencik Mahallesi yakınlarındaki, Neolitik Çağ’a ait ve dünyanın bilinen en eski tapınak merkezi olarak kabul gören Göbeklitepe Birleşmiş Milletler (BM) Bilim, Eğitim ve Kültür Teşkilatının (UNESCO), 'Dünya Mirası Geçici Listesi’nden, asil listeye geçti.<br />
<br />
Bahreyn’de düzenlenen 42. Dünya Mirası Komite Toplantısında Göbeklitepe'nin 'UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yerini aldığı açıklandı.<br />
<br />
<br />
<img src="https://pbs.twimg.com/media/DhBTbylXkAAbrG1?format=jpg&amp;name=small" loading="lazy"  alt="[Resim: DhBTbylXkAAbrG1?format=jpg&amp;name=small]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
Şanlıurfa'da bulunan ve dünyanın en eski tapınağı olarak kabul edilen Göbeklitepe, üzerinin çatıyla kapatılmasının ardından 18 ay sonra kapılarını yeniden ziyaretçilere açtı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">UNESCO'nun listesinde bulunan Türkiye'nin diğer dünya mirasları</span><br />
<br />
<br />
İstanbul’un Tarihi Alanları (İstanbul)(1985)<br />
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya (Nevşehir, Kayseri)(1985)<br />
Divriği Ulu Camii ve Darüş****sı (Sivas)(1985)<br />
Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum) (1986)<br />
Nemrut Dağı (Adıyaman)(1987)<br />
Xanthos-Letoon (Antalya, Muğla)(1988)<br />
Hieropolis-Pamukkale (Denizli)(1988)<br />
Safranbolu Kenti (Karabük)(1994)<br />
Troya Arkeolojik Siti (Çanakkale)(1998)<br />
Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne) (2011)<br />
Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya) (2012)<br />
Bursa ve Cumalıkızık:Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa)(2014)<br />
Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzajı (İzmir)(2014)<br />
Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri (Diyarbakır)(2015)<br />
Efes (İzmir)(2015)<br />
Ani Arkeolojik Alanı (Kars)(2016)<br />
Afrodisyas Arkeolojik Alanı (Aydın) (2017)<br />
<br />
<br />
onedio.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dünyanın en eski tapınak merkezi olarak nitelendirilen Şanlıurfa'daki Göbeklitepe, Bahreyn’de düzenlenen 42'nci Dünya Mirası Komita Toplantısı'nda UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne kabul edildi. Göbeklitepe’nin de Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmesiyle Türkiye’nin bu listedeki varlık sayısı 18’e ulaştı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="https://img-s1.onedio.com/id-5b39403926ff96a429ed639c/rev-0/w-635/listing/f-jpg-webp/s-b99af39c1b7de14677f1076db8ff22d1926c6ed9.webp" loading="lazy"  alt="[Resim: s-b99af39c1b7de14677f1076db8ff22d1926c6ed9.webp]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
DHA'da yer alan habere göre, Kent merkezine 18 kilometre uzaklıkta bulunan Örencik Mahallesi yakınlarındaki, Neolitik Çağ’a ait ve dünyanın bilinen en eski tapınak merkezi olarak kabul gören Göbeklitepe Birleşmiş Milletler (BM) Bilim, Eğitim ve Kültür Teşkilatının (UNESCO), 'Dünya Mirası Geçici Listesi’nden, asil listeye geçti.<br />
<br />
Bahreyn’de düzenlenen 42. Dünya Mirası Komite Toplantısında Göbeklitepe'nin 'UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yerini aldığı açıklandı.<br />
<br />
<br />
<img src="https://pbs.twimg.com/media/DhBTbylXkAAbrG1?format=jpg&amp;name=small" loading="lazy"  alt="[Resim: DhBTbylXkAAbrG1?format=jpg&amp;name=small]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
Şanlıurfa'da bulunan ve dünyanın en eski tapınağı olarak kabul edilen Göbeklitepe, üzerinin çatıyla kapatılmasının ardından 18 ay sonra kapılarını yeniden ziyaretçilere açtı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">UNESCO'nun listesinde bulunan Türkiye'nin diğer dünya mirasları</span><br />
<br />
<br />
İstanbul’un Tarihi Alanları (İstanbul)(1985)<br />
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya (Nevşehir, Kayseri)(1985)<br />
Divriği Ulu Camii ve Darüş****sı (Sivas)(1985)<br />
Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum) (1986)<br />
Nemrut Dağı (Adıyaman)(1987)<br />
Xanthos-Letoon (Antalya, Muğla)(1988)<br />
Hieropolis-Pamukkale (Denizli)(1988)<br />
Safranbolu Kenti (Karabük)(1994)<br />
Troya Arkeolojik Siti (Çanakkale)(1998)<br />
Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne) (2011)<br />
Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya) (2012)<br />
Bursa ve Cumalıkızık:Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa)(2014)<br />
Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzajı (İzmir)(2014)<br />
Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri (Diyarbakır)(2015)<br />
Efes (İzmir)(2015)<br />
Ani Arkeolojik Alanı (Kars)(2016)<br />
Afrodisyas Arkeolojik Alanı (Aydın) (2017)<br />
<br />
<br />
onedio.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kızıl Elma nedir?]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-kizil-elma-nedir.html</link>
			<pubDate>Thu, 15 Feb 2018 23:39:14 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-kizil-elma-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[Kızıl Elma ülküsü nedir? Kızıl Elma ülküsü ne anlama gelir? Zeytin Dalı Harekatı’nda bir muhabirin istikamet neresi sorusuna Mehmetçik Kızıl Elma yanıtını verdi. Sosyal medyayı sallayan olayın ardından Kızıl Elma ülküsü hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler soluğu Google’da aldı. Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için milliyetçiliğin önemli sembollerindendir. İşte Kızıl Elma ülküsü hakkında merak edilenler…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KIZIL ELMA</span><br />
<br />
Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir.<br />
<br />
Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden birisi olan Kızıl Elma imgesi, Türk devletleri için bir hedefi ve amacı simgeler. Ulaşılması gereken bir yeri, fethedilmesi gereken bir beldeyi ifade ettiği gibi kimi zaman bir devlet kurma idealini, kimi zaman cihan hakimiyeti idealini, kimi zaman da Türk birliği idealini ifade etmiştir.<br />
<br />
Kızıl Elma imgesinin tam olarak ne zaman, nerede ve nasıl ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte yaygın anlayış, Osmanlı ile birlikte tarihe ve edebiyata mal olduğu, Osmanlılar döneminde özellikle Batı memleketlerine doğru yürütülen cihadın bir sembolü olduğu yönündedir. Kızıl Elma ülküsü özellikle yeniçeriler arasında yaygınlaştırılmış ve onların savaşma azmini yüksek tutmak için kullanılmış; Ziya Gökalp, bu imgeyi Turan Ülküsü ile birleştirerek ona yeni bir anlam kazandırmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ</span><br />
<br />
“Kızıl”, Türk kültüründe genellikle kıymetli sayılan bir renk; “elma” ise mistik bir yanı bulunan; bolluk, bereket, şifa kaynağı olarak görülen bir meyvedir. Ancak Kızıl Elma sembolleştirilmesinin elmaya değil, Eski Türklerde Güneş ve Ay'ı anlatan kızıl topa dayandığı düşünülür. Bu top, ‘muncuk' adıyla bayrak ve tuğların tepesini süslemiş ve bazen zaferin işareti, bazen hakimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yeri ifade etmiştir.<br />
<br />
Kızıl Elma imgesinin ilk kez Orta Asya Türkleri arasında doğduğu; Ergenekon Destanında Ergenekon'dan dışarıya çıkma ve kaybedilmiş eski yurdu geri alma idealini simgelediği kabul edilir.. Türkistan’dan Hazar Denizi’nin doğusuna gelen Oğuzların ise Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hakimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu yani Kızıl Elma’yı ele geçirmeyi ülkü edindikleri düşünülür.<br />
<br />
Kızıl Elma efsanesi İstanbul'un fethinden sonra yeniçeriler arasında yaygınlaşmıştır. Osmanlı’nın Avrupa‟da fethetmeyi istediği önemli şehirler, “Kızıl elma” olarak anılmıştır. Çeşitli kaynaklarda, Fatih Sultan Mehmet devrinden başlayarak III. Selim dönemine kadar Türk askerlerinin “Padişahım, biz senin uğrunda ta Kafdağı’nın ötesine, Kızılelma'ya dek varırız” sözlerini dillerinden düşürmediği ifade edilir. 1521'de Belgrad'ın alınması, 1526 yılındaki Mohaç Savaşı ve 1529'daki I. Viyana Kuşatması'na dair Osmanlı eserlerinde hep Kanuni Sultan Süleyman'ın ‘Kızıl Elma'yı eline aldığından' bahsedilmiştir. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Kühnü'l-Ahbar adlı eserinin bir yerinde Kızıl Elma Portekiz ile ilişkilendirilmiş; bir başka yerinde ise “Frenklerin ülkesinin en ücra köşesinde büyük bir kilise” ile ilişkilendirilmiştir. Edebiyat tarihçisi Orhan Şaik Gökyay, söz konusu kilisenin bazılarına göre Roma'daki Saint Pierre Kilisesi olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
sozcu.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kızıl Elma ülküsü nedir? Kızıl Elma ülküsü ne anlama gelir? Zeytin Dalı Harekatı’nda bir muhabirin istikamet neresi sorusuna Mehmetçik Kızıl Elma yanıtını verdi. Sosyal medyayı sallayan olayın ardından Kızıl Elma ülküsü hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler soluğu Google’da aldı. Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için milliyetçiliğin önemli sembollerindendir. İşte Kızıl Elma ülküsü hakkında merak edilenler…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KIZIL ELMA</span><br />
<br />
Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir.<br />
<br />
Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden birisi olan Kızıl Elma imgesi, Türk devletleri için bir hedefi ve amacı simgeler. Ulaşılması gereken bir yeri, fethedilmesi gereken bir beldeyi ifade ettiği gibi kimi zaman bir devlet kurma idealini, kimi zaman cihan hakimiyeti idealini, kimi zaman da Türk birliği idealini ifade etmiştir.<br />
<br />
Kızıl Elma imgesinin tam olarak ne zaman, nerede ve nasıl ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte yaygın anlayış, Osmanlı ile birlikte tarihe ve edebiyata mal olduğu, Osmanlılar döneminde özellikle Batı memleketlerine doğru yürütülen cihadın bir sembolü olduğu yönündedir. Kızıl Elma ülküsü özellikle yeniçeriler arasında yaygınlaştırılmış ve onların savaşma azmini yüksek tutmak için kullanılmış; Ziya Gökalp, bu imgeyi Turan Ülküsü ile birleştirerek ona yeni bir anlam kazandırmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ</span><br />
<br />
“Kızıl”, Türk kültüründe genellikle kıymetli sayılan bir renk; “elma” ise mistik bir yanı bulunan; bolluk, bereket, şifa kaynağı olarak görülen bir meyvedir. Ancak Kızıl Elma sembolleştirilmesinin elmaya değil, Eski Türklerde Güneş ve Ay'ı anlatan kızıl topa dayandığı düşünülür. Bu top, ‘muncuk' adıyla bayrak ve tuğların tepesini süslemiş ve bazen zaferin işareti, bazen hakimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yeri ifade etmiştir.<br />
<br />
Kızıl Elma imgesinin ilk kez Orta Asya Türkleri arasında doğduğu; Ergenekon Destanında Ergenekon'dan dışarıya çıkma ve kaybedilmiş eski yurdu geri alma idealini simgelediği kabul edilir.. Türkistan’dan Hazar Denizi’nin doğusuna gelen Oğuzların ise Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hakimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu yani Kızıl Elma’yı ele geçirmeyi ülkü edindikleri düşünülür.<br />
<br />
Kızıl Elma efsanesi İstanbul'un fethinden sonra yeniçeriler arasında yaygınlaşmıştır. Osmanlı’nın Avrupa‟da fethetmeyi istediği önemli şehirler, “Kızıl elma” olarak anılmıştır. Çeşitli kaynaklarda, Fatih Sultan Mehmet devrinden başlayarak III. Selim dönemine kadar Türk askerlerinin “Padişahım, biz senin uğrunda ta Kafdağı’nın ötesine, Kızılelma'ya dek varırız” sözlerini dillerinden düşürmediği ifade edilir. 1521'de Belgrad'ın alınması, 1526 yılındaki Mohaç Savaşı ve 1529'daki I. Viyana Kuşatması'na dair Osmanlı eserlerinde hep Kanuni Sultan Süleyman'ın ‘Kızıl Elma'yı eline aldığından' bahsedilmiştir. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Kühnü'l-Ahbar adlı eserinin bir yerinde Kızıl Elma Portekiz ile ilişkilendirilmiş; bir başka yerinde ise “Frenklerin ülkesinin en ücra köşesinde büyük bir kilise” ile ilişkilendirilmiştir. Edebiyat tarihçisi Orhan Şaik Gökyay, söz konusu kilisenin bazılarına göre Roma'daki Saint Pierre Kilisesi olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
sozcu.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk Cumhuriyeti'nin Şehidi Teğmen Kubilay]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-cumhuriyeti-nin-sehidi-tegmen-kubilay.html</link>
			<pubDate>Sat, 23 Dec 2017 17:06:15 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-cumhuriyeti-nin-sehidi-tegmen-kubilay.html</guid>
			<description><![CDATA[<div class="bootbb-video-container" style="max-width:800px"><iframe width="800" height="450" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/4h7BcZGTu7k" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="bootbb-video-container" style="max-width:800px"><iframe width="800" height="450" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/4h7BcZGTu7k" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Devrim şehidi Mustafa Fehmi Kubilay ve Menemen Olayı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-devrim-sehidi-mustafa-fehmi-kubilay-ve-menemen-olayi.html</link>
			<pubDate>Sat, 23 Dec 2017 16:56:19 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-devrim-sehidi-mustafa-fehmi-kubilay-ve-menemen-olayi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">86 yıl önce bugün İzmir Menemen'de şeriat yanlıları Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay'ı şehit ettiler. İşte Cumhuriyet tarihinin önemli vakalarından olan ve toplumsal belleğimizde yer eden Menemen olayının detayları...<br />
<br />
<br />
Bugün devrim şehidi Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay anılıyor. Tarihimizde Menemen olayı olarak anılan ayaklanmada şeriat yanlıları Asteğmen’i kafasını keserek şehit etmişlerdir. Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biridir ve Menemen olayının etkileri günümüzde de belleklerdedir. Peki Menemen’de neler yaşandı ve Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay nasıl şehit edildi, olayın ardından neler oldu?<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASTEĞMEN KUBİLAY VE MENEMEN OLAYI</span><br />
<br />
Tam adıyla Mustafa Fehmi Kubilay, 1930 yılında Menemen’de yedek subay sıfatıyla askerlik görevini yapmaktaydı. Şeyh Esat'ın Manisa'da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim tarafından yönlendirilen, Manisa tarafından gelen çember sakallı, sarıklı ve cüppeli dördü silahlı 6 kişi, 23 Aralık 1930’da sabah namazını takiben camiden aldıkları Yeşil Sancağı yola dikerek silah zoruyla etraflarına adam toplamaya başladılar. Elebaşılar arasında, Giritli Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini “Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi.<br />
Arkalarında 70 bin kişilik Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söyleyerek tehdit ettiler. Diktikleri bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir.” diyerek bir isyan hareketi başlatmak istediler. Kasabaya halife ordusunun geleceği iddiası halkı korkuttu.<br />
<br />
Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla, bir bilgiye göre; alay komutanı, yedeksubay Kubilay’ı olay yerine gönderdi. Kubilay bu hareketi bastırmak için bir manga askerle olay yerine geldi. Askerlerin yanından ayrılarak tek başına onların arasına girip teslim olmalarını istedi. Gruptan biri ateş ederek Asteğmen Kubilay'ı yaraladı. Karşıdan bunu gören askerler ateş açtılar. Fakat tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardır. Derviş Mehmet “bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kandırmaya çalıştı.<br />
Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da, Derviş Mehmet ve arkadaşları peşi sıra geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve yaralı Asteğmen Kubilay’ın başını kesti. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalıştılar ancak başaramadılar. Birisi ip getirdi ve Kubilay’ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple bağlandı. Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da öldü. Arkadaşının yardımına koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü.<br />
Bu aşamada askeri birlik olay yerine geldi ve komutan “Teslim olun!” çağrısı yaptı Ancak olay çatışmaya dönüşür ve askeri birlik ateş etti. Göstericilerden Derviş Mehmet de dahil bazıları ölürken, bazıları katı. Kaçanların hepsi daha sonra yakalandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">OLAYIN ARDINDAN YAŞANANLAR…</span><br />
Kubilay Olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925’deki Şeyh Said İsyanından sonra tanık olduğu EN önemli olaylardan biridir. Devlet Kubilay’ın şehit edilmesine sert tepki gösterdi. 27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında bu konuda bir toplantı yapıldı. Kaynakların ifadesine göre, Mustafa Kemal Paşa, Kubilay Olayına çok kızmıştı. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acısını tatmış bir muhitte bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emretti. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun”, dedi. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen'deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SIKI YÖNETİM</span><br />
<br />
31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir'in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931'den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp kurulmuştur.<br />
<br />
7 Ocak 1931’de bu kez İzmir’de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık (anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak, azmettirme veya Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri suçlamalarıyla) 15 Ocak 1931’den itibaren Divanı Harp'te yargılanmaya başlandı,<br />
<br />
General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis'in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6’sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi. TBMM Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi.<br />
Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkumlardan biri idam sehpasının önünden kaçtı. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde şöyle yazar:<br />
<br />
“İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”<br />
Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931'de Manisa ve Balıkesir'den, 8 Mart 1931’de de Menemen'den kaldırıldı.<br />
<br />
sozcu.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">86 yıl önce bugün İzmir Menemen'de şeriat yanlıları Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay'ı şehit ettiler. İşte Cumhuriyet tarihinin önemli vakalarından olan ve toplumsal belleğimizde yer eden Menemen olayının detayları...<br />
<br />
<br />
Bugün devrim şehidi Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay anılıyor. Tarihimizde Menemen olayı olarak anılan ayaklanmada şeriat yanlıları Asteğmen’i kafasını keserek şehit etmişlerdir. Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biridir ve Menemen olayının etkileri günümüzde de belleklerdedir. Peki Menemen’de neler yaşandı ve Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay nasıl şehit edildi, olayın ardından neler oldu?<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASTEĞMEN KUBİLAY VE MENEMEN OLAYI</span><br />
<br />
Tam adıyla Mustafa Fehmi Kubilay, 1930 yılında Menemen’de yedek subay sıfatıyla askerlik görevini yapmaktaydı. Şeyh Esat'ın Manisa'da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim tarafından yönlendirilen, Manisa tarafından gelen çember sakallı, sarıklı ve cüppeli dördü silahlı 6 kişi, 23 Aralık 1930’da sabah namazını takiben camiden aldıkları Yeşil Sancağı yola dikerek silah zoruyla etraflarına adam toplamaya başladılar. Elebaşılar arasında, Giritli Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini “Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi.<br />
Arkalarında 70 bin kişilik Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söyleyerek tehdit ettiler. Diktikleri bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir.” diyerek bir isyan hareketi başlatmak istediler. Kasabaya halife ordusunun geleceği iddiası halkı korkuttu.<br />
<br />
Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla, bir bilgiye göre; alay komutanı, yedeksubay Kubilay’ı olay yerine gönderdi. Kubilay bu hareketi bastırmak için bir manga askerle olay yerine geldi. Askerlerin yanından ayrılarak tek başına onların arasına girip teslim olmalarını istedi. Gruptan biri ateş ederek Asteğmen Kubilay'ı yaraladı. Karşıdan bunu gören askerler ateş açtılar. Fakat tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardır. Derviş Mehmet “bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kandırmaya çalıştı.<br />
Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da, Derviş Mehmet ve arkadaşları peşi sıra geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve yaralı Asteğmen Kubilay’ın başını kesti. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalıştılar ancak başaramadılar. Birisi ip getirdi ve Kubilay’ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple bağlandı. Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da öldü. Arkadaşının yardımına koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü.<br />
Bu aşamada askeri birlik olay yerine geldi ve komutan “Teslim olun!” çağrısı yaptı Ancak olay çatışmaya dönüşür ve askeri birlik ateş etti. Göstericilerden Derviş Mehmet de dahil bazıları ölürken, bazıları katı. Kaçanların hepsi daha sonra yakalandı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">OLAYIN ARDINDAN YAŞANANLAR…</span><br />
Kubilay Olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925’deki Şeyh Said İsyanından sonra tanık olduğu EN önemli olaylardan biridir. Devlet Kubilay’ın şehit edilmesine sert tepki gösterdi. 27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında bu konuda bir toplantı yapıldı. Kaynakların ifadesine göre, Mustafa Kemal Paşa, Kubilay Olayına çok kızmıştı. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acısını tatmış bir muhitte bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emretti. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun”, dedi. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen'deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SIKI YÖNETİM</span><br />
<br />
31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir'in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931'den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp kurulmuştur.<br />
<br />
7 Ocak 1931’de bu kez İzmir’de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık (anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak, azmettirme veya Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri suçlamalarıyla) 15 Ocak 1931’den itibaren Divanı Harp'te yargılanmaya başlandı,<br />
<br />
General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis'in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6’sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi. TBMM Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi.<br />
Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkumlardan biri idam sehpasının önünden kaçtı. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde şöyle yazar:<br />
<br />
“İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”<br />
Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931'de Manisa ve Balıkesir'den, 8 Mart 1931’de de Menemen'den kaldırıldı.<br />
<br />
sozcu.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şerife Bacı'nın Hayatı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-serife-baci-nin-hayati.html</link>
			<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 00:04:41 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-serife-baci-nin-hayati.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">1921 yılının Şubat ayı çok yaman ve zorlu geçiyordu. Birdenbire bastıran kar, yollan kapıyor, cepheye giden taşıt kolları, geceye kalmadan yakın hanlara sığınmak zorunda kalıyorlardı.İşte böyle fırtınalı, tipili bir gecede, cephane yüklü bir kağnı arabası, Kastamonu kışlasının ancak önüne kadar gelebilmişti. ama, görünümü insanı dehşete düşürüyordu. Bir kar tümseği içinde geviş getiren bir çift öküz<br />
ve hemen arkasında yine kar örtüsü altında hayal meyal sezilen bir kadın.<br />
<br />
Görenleri can evinden vuran bu tablo, genç bir Türk anasının idare ettiği ve cepheye mermi taşıyan bir kağnı ,idi. Ve genç kadın, kutsal yükünün başında donmuştu… Bu, her nasılsa kafileden geri kalmış genç bir Türk anasının destanıydı.Aziz Türk anası, cephane yüklü kağnısı ile, kar tipi demeden, ölüme meydan okuyarak kışla önüne kadar gelebilmiş ve şehre giremeden yol kenarında donmuştu.Arabadaki kıymetli yükü korumak için üstüne yorganını örten bu genç kadın, bir eliyle üvendire tutuyor diğer eliyle de yorganın üzerine yaslanmış hareketsiz ve sessiz duruyordu.İşte bu korkunç manzarayı ilk gören şahsın ilgililere haber vermesi üzerine Menzil Mıntıka Müfettişi derhal Devrekanili Cemil ve Beşiktaşlı Rıfat çavuşları olay yerine koşturmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AĞLAYAN YAVRU</span><br />
Facia yerine gelen iki çavuştan Rıfat Çavuş öküzleri koşmuş, Cemil Çavuş da şehidin üzerindeki karları temizlemiş ve her ikisi de gözyaşları dökerek kadının kollarından ve ayaklarından tutup kaldırırlarken yorganın altından gelen bir çığlıkla irkilmişlerdir. Bu, şehit Türk anasının yorgan altında korunan yavrusu idi.Bu durum karşısında şehit ana, saygıyla bir yana konmuş ve yorgan hafifçe açılmıştır. Görülen tablo aynen şöyledir:Otlara sarılıp tep gülleleri araşma yerleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğu uyanarak süt emmek için ağlamaya başlamıştır.Cephanesi ve yavrusu uğruna kendini feda eden bu kahraman ana ve yavrusunu arabaya yerleştiren çavuşlar, birlikte içleri kan ağlayarak gün doğarken yola çıktılar. Öküzler aç ve zayıftı, çekemediler, çavuşlar yardım ettiler. Bu kutsal ve aziz yükü acı içinde fakat gurur ve övünçle fırka dairesinin önüne kadar getirdiler. Kumandan ve maiyeti arabanın başıma geldiler.Bir dakika saygı duruşu yaptıran Kumandan Osman Bey, bu hazin tablo karşısında gözleri yaşararak, dudakları titreyerek ancak şu sözleri söyleyebildi:«Türk Kadını, dünyada misli bulunmayan kahraman bir anadır. Arkadaşlar… Milli Mücadeleyi kazanacağımızın en büyük delili, işte önümüzde yatan, biri ölü, biri diri, kutsal bu iki varlık ve benzerleridir.»Yavruya süt anası ve şehide belediyece kefen v.b. masrafları sağlanarak Kastamonu çevresini iyi bilen Cemil Çavuş, şehit ananın kimliğini tespit için görevlendirildi.Cemil Çavuş, şehidin alaca önlüğünden ve benli başörtüsünden köyünü tanıyarak Seydilerli köylülerine genç kadını göstermiştir. Onlar da tanımışlar, ağlaşmışlar ve bu şehit ana ile yavrusunu bağırlarına basarak köylerine küfürlü içerikürmüşlerdir.Şehit Türk anası, Kastamonu Vilayeti, Devrekani kazası, Şeydiler nahiyesinin Satı köyünden Şerife’dir. Şerife’nin kağnı arabasında ağlayan yavrusunun ismi de Sıdıka’dır.<br />
<br />
ataturkilkeveinkilaplari.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">1921 yılının Şubat ayı çok yaman ve zorlu geçiyordu. Birdenbire bastıran kar, yollan kapıyor, cepheye giden taşıt kolları, geceye kalmadan yakın hanlara sığınmak zorunda kalıyorlardı.İşte böyle fırtınalı, tipili bir gecede, cephane yüklü bir kağnı arabası, Kastamonu kışlasının ancak önüne kadar gelebilmişti. ama, görünümü insanı dehşete düşürüyordu. Bir kar tümseği içinde geviş getiren bir çift öküz<br />
ve hemen arkasında yine kar örtüsü altında hayal meyal sezilen bir kadın.<br />
<br />
Görenleri can evinden vuran bu tablo, genç bir Türk anasının idare ettiği ve cepheye mermi taşıyan bir kağnı ,idi. Ve genç kadın, kutsal yükünün başında donmuştu… Bu, her nasılsa kafileden geri kalmış genç bir Türk anasının destanıydı.Aziz Türk anası, cephane yüklü kağnısı ile, kar tipi demeden, ölüme meydan okuyarak kışla önüne kadar gelebilmiş ve şehre giremeden yol kenarında donmuştu.Arabadaki kıymetli yükü korumak için üstüne yorganını örten bu genç kadın, bir eliyle üvendire tutuyor diğer eliyle de yorganın üzerine yaslanmış hareketsiz ve sessiz duruyordu.İşte bu korkunç manzarayı ilk gören şahsın ilgililere haber vermesi üzerine Menzil Mıntıka Müfettişi derhal Devrekanili Cemil ve Beşiktaşlı Rıfat çavuşları olay yerine koşturmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AĞLAYAN YAVRU</span><br />
Facia yerine gelen iki çavuştan Rıfat Çavuş öküzleri koşmuş, Cemil Çavuş da şehidin üzerindeki karları temizlemiş ve her ikisi de gözyaşları dökerek kadının kollarından ve ayaklarından tutup kaldırırlarken yorganın altından gelen bir çığlıkla irkilmişlerdir. Bu, şehit Türk anasının yorgan altında korunan yavrusu idi.Bu durum karşısında şehit ana, saygıyla bir yana konmuş ve yorgan hafifçe açılmıştır. Görülen tablo aynen şöyledir:Otlara sarılıp tep gülleleri araşma yerleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğu uyanarak süt emmek için ağlamaya başlamıştır.Cephanesi ve yavrusu uğruna kendini feda eden bu kahraman ana ve yavrusunu arabaya yerleştiren çavuşlar, birlikte içleri kan ağlayarak gün doğarken yola çıktılar. Öküzler aç ve zayıftı, çekemediler, çavuşlar yardım ettiler. Bu kutsal ve aziz yükü acı içinde fakat gurur ve övünçle fırka dairesinin önüne kadar getirdiler. Kumandan ve maiyeti arabanın başıma geldiler.Bir dakika saygı duruşu yaptıran Kumandan Osman Bey, bu hazin tablo karşısında gözleri yaşararak, dudakları titreyerek ancak şu sözleri söyleyebildi:«Türk Kadını, dünyada misli bulunmayan kahraman bir anadır. Arkadaşlar… Milli Mücadeleyi kazanacağımızın en büyük delili, işte önümüzde yatan, biri ölü, biri diri, kutsal bu iki varlık ve benzerleridir.»Yavruya süt anası ve şehide belediyece kefen v.b. masrafları sağlanarak Kastamonu çevresini iyi bilen Cemil Çavuş, şehit ananın kimliğini tespit için görevlendirildi.Cemil Çavuş, şehidin alaca önlüğünden ve benli başörtüsünden köyünü tanıyarak Seydilerli köylülerine genç kadını göstermiştir. Onlar da tanımışlar, ağlaşmışlar ve bu şehit ana ile yavrusunu bağırlarına basarak köylerine küfürlü içerikürmüşlerdir.Şehit Türk anası, Kastamonu Vilayeti, Devrekani kazası, Şeydiler nahiyesinin Satı köyünden Şerife’dir. Şerife’nin kağnı arabasında ağlayan yavrusunun ismi de Sıdıka’dır.<br />
<br />
ataturkilkeveinkilaplari.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Erzurum Kahramanı Nene Hatun / Kısa Belgesel]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-erzurum-kahramani-nene-hatun-kisa-belgesel.html</link>
			<pubDate>Thu, 07 Sep 2017 20:58:59 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-erzurum-kahramani-nene-hatun-kisa-belgesel.html</guid>
			<description><![CDATA[<div class="bootbb-video-container" style="max-width:800px"><iframe width="800" height="450" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/Wz_oICdW-EM" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="bootbb-video-container" style="max-width:800px"><iframe width="800" height="450" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/Wz_oICdW-EM" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kerbela Yerel Yönetimi FUZULİ’nin Mezarını Yıktı]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-kerbela-yerel-yonetimi-fuzuli%E2%80%99nin-mezarini-yikti.html</link>
			<pubDate>Sun, 07 May 2017 22:53:25 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-kerbela-yerel-yonetimi-fuzuli%E2%80%99nin-mezarini-yikti.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Türkmeneli Cephesi’nin konu hakkındaki haberi şu şekildedir:<br />
<br />
Fuzuli El Bağdadi künyesi ile tanılan büyük Türkmen Şair ve Düşür Muhammet Bin Süleyman, Irak Türk edebiyatı tarihinin vazgeçilmez bir kaynağıdır. Dünya Türk’ünün müstesna bir simgesi olan Fuzuli El Bağdadi, sadece Türkler için değil dünyada parmakla gösterilen bir simgedir. Fuzuli Bağdadi 1483 yılında doğmuştur ve gençlik dönemini Hille kentinde geçirmiştir. Eserlerini ana dili olan Türkçenin yanında Arapça ve Farsça yazan Fuzuli El Bağdadi, ilk derslerini müftü olan babası ve Rahmatullah adındaki bir alimden almıştır. Hocası olan Rahmetullah’ın kızı ile evlenen Fuzuli El Bağdadi,Fazlullah adında bir ekek çocukları olmuştu.<br />
<br />
Eski Yunan felsefesini okuyan Fuzuli El Bağdadi, Pers, Özbek ve Hindistan edebiyatlarına vakıf olmuştur.<br />
Olağan üstü bir kabiliyete sahip olan Fuzuli El Bağdadi, yazılı eserleri dünya dillerine çevirmiştir. Şiirlerini üstün aruz stili ile yazan Fuzuli El Bağdadi, edebiyat yanında tıp, mantık, matematik, dini bilimler ve felsefe gibi bilimleri okumuştu.<br />
<br />
Türk Divan edebiyatında önde gelen şairlerden olan Fuzuli El Bağdadi, hayatının son fasıllarını Kerbela şehrinde geçirerek, imam Hüseyin’in yatırına hizmet etmişti. Burada yatırdaki mum ve meşaleleri yakma görevini üstlenmiştir. Tam o sıralarda Kerbela kentinde salgın hastalıklar yayılmaya başlaması nedeniyle Fuzuli bu salgın hastalığı yakalanarak 3 gün sonra vefat etmiştir. Fuzuli 62 yaşında 1556 yılında dünyaya veda etmiştir. Kendi vasiyeti üzerine naaşı Hz. Hüseyin’in kıble kısmındaki kapının yanında defnedilmiştir. Türkmenler ve Irak için bu denli ve önemli bir kişilik ve şahsiyet olmasına rağmen hala kendisi ve tarihi ile ilgili bilgisi olmayanlar da var. Bu yüzden de Fuzuli’nin kentteki makamına el uzatıp yıktırdılar. Kentteki kutsal mekanları geliştirmek amacıyla Kerbela yerel hükumeti büyük Türkmen şairi ve edebiyatçının makamını yıktırdı.<br />
<br />
Son günlerde özellikle sosyal medya ağında ve aktivistler tarafından Fuzuli Bağdadi’nin Hz. Hüseyin’in yatırının yakınındaki makamının yıktırılması ile ilgili fotoğraflar yayılmaya başladı. Hayatının büyük bir bölümü edebiyat için adayan bu büyük şairin tarihine ve emeği göz önünde bulundurulmadan sözde kentteki kutsal mekanları geliştirmek amacıyla Kerbela yerel hükumeti büyük Türkmen şairi ve edebiyatçının makamını yıktırmıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/yukle/img/FUZUL%C4%B0.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: FUZUL%C4%B0.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<a href="http://bilimdili.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://bilimdili.com</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Türkmeneli Cephesi’nin konu hakkındaki haberi şu şekildedir:<br />
<br />
Fuzuli El Bağdadi künyesi ile tanılan büyük Türkmen Şair ve Düşür Muhammet Bin Süleyman, Irak Türk edebiyatı tarihinin vazgeçilmez bir kaynağıdır. Dünya Türk’ünün müstesna bir simgesi olan Fuzuli El Bağdadi, sadece Türkler için değil dünyada parmakla gösterilen bir simgedir. Fuzuli Bağdadi 1483 yılında doğmuştur ve gençlik dönemini Hille kentinde geçirmiştir. Eserlerini ana dili olan Türkçenin yanında Arapça ve Farsça yazan Fuzuli El Bağdadi, ilk derslerini müftü olan babası ve Rahmatullah adındaki bir alimden almıştır. Hocası olan Rahmetullah’ın kızı ile evlenen Fuzuli El Bağdadi,Fazlullah adında bir ekek çocukları olmuştu.<br />
<br />
Eski Yunan felsefesini okuyan Fuzuli El Bağdadi, Pers, Özbek ve Hindistan edebiyatlarına vakıf olmuştur.<br />
Olağan üstü bir kabiliyete sahip olan Fuzuli El Bağdadi, yazılı eserleri dünya dillerine çevirmiştir. Şiirlerini üstün aruz stili ile yazan Fuzuli El Bağdadi, edebiyat yanında tıp, mantık, matematik, dini bilimler ve felsefe gibi bilimleri okumuştu.<br />
<br />
Türk Divan edebiyatında önde gelen şairlerden olan Fuzuli El Bağdadi, hayatının son fasıllarını Kerbela şehrinde geçirerek, imam Hüseyin’in yatırına hizmet etmişti. Burada yatırdaki mum ve meşaleleri yakma görevini üstlenmiştir. Tam o sıralarda Kerbela kentinde salgın hastalıklar yayılmaya başlaması nedeniyle Fuzuli bu salgın hastalığı yakalanarak 3 gün sonra vefat etmiştir. Fuzuli 62 yaşında 1556 yılında dünyaya veda etmiştir. Kendi vasiyeti üzerine naaşı Hz. Hüseyin’in kıble kısmındaki kapının yanında defnedilmiştir. Türkmenler ve Irak için bu denli ve önemli bir kişilik ve şahsiyet olmasına rağmen hala kendisi ve tarihi ile ilgili bilgisi olmayanlar da var. Bu yüzden de Fuzuli’nin kentteki makamına el uzatıp yıktırdılar. Kentteki kutsal mekanları geliştirmek amacıyla Kerbela yerel hükumeti büyük Türkmen şairi ve edebiyatçının makamını yıktırdı.<br />
<br />
Son günlerde özellikle sosyal medya ağında ve aktivistler tarafından Fuzuli Bağdadi’nin Hz. Hüseyin’in yatırının yakınındaki makamının yıktırılması ile ilgili fotoğraflar yayılmaya başladı. Hayatının büyük bir bölümü edebiyat için adayan bu büyük şairin tarihine ve emeği göz önünde bulundurulmadan sözde kentteki kutsal mekanları geliştirmek amacıyla Kerbela yerel hükumeti büyük Türkmen şairi ve edebiyatçının makamını yıktırmıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/yukle/img/FUZUL%C4%B0.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: FUZUL%C4%B0.jpg]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<a href="http://bilimdili.com" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://bilimdili.com</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ünlü tarihçi Halil İnalcık hayatını kaybetti]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-unlu-tarihci-halil-inalcik-hayatini-kaybetti.html</link>
			<pubDate>Mon, 25 Jul 2016 23:44:04 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-unlu-tarihci-halil-inalcik-hayatini-kaybetti.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dünyaca ünlü tarihçi Halil İnalcık, 100 yaşında hayatını kaybetti. İnalcık için Bilkent ve Ankara Üniversitelerinde 27 Temmuz Çarşamba günü tören düzenlenecek.<br />
<br />
<br />
Tarihçi-yazar Prof. Dr. Halil İnalcık, Ankara'da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.<br />
<br />
Güven Hastanesi yetkilileri, 100 yaşındaki Prof. Dr. İnalcık'ın saat 19.10'da yaşamını yitirdiğini bildirdi.<br />
Bilkent Üniversitesinden yapılan açıklamada, Üniversitenin Tarih Bölümünün kurucusu, Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. İnalcık'ın bugün vefat ettiği kaydedildi.<br />
Açıklamada, "Ulusumuza, tüm sevenlerine, Bilkent camiasına ve ailesine başsağlığı diliyoruz." ifadesi kullanıldı.<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="http://i.hurimg.com/i/hurriyet/90/770x0/57964b2f0f25452fd41291cb" loading="lazy"  alt="[Resim: 57964b2f0f25452fd41291cb]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
100. YAŞ GÜNÜNÜ KUTLAMIŞTI<br />
Tarihçi-yazar Prof. Dr. Halil İnalcık, 7 Eylül 2015'te Bilkent Otel'de düzenlenen etkinlikte, 100. yaş gününü dostlarıyla pasta keserek kutlamıştı. <br />
İnalcık, buradaki konuşmasında, 100 yaşına, kendine bir hedef belirlemesi, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olması ve klasik müzik dinlemesi sayesinde geldiğini ifade etmişti.<br />
Hayatında belirlediği en önemli hedefi gerçekleştirdiğini aktaran İnalcık, "Hedefim, Türklerin tarihini bir yabancı değil, bir Türk gözüyle yazmak, ömrümü bu amaca hasrettim. Ana kaynağım arşiv belgeleri oldu. Bu sayede objektif bir tarih yazdığıma inanıyorum." demişti.<br />
İnalcık, Osmanlı tarihinin özeti olan "The Ottoman Empire-The Classical Age" adlı kitabının sadece Türkiye'de değil, Balkanlar, Arap ülkeleri ve Çin dahil birçok ülkede okutulduğunu dile getirmişti.<br />
<br />
ÇARŞAMBA GÜNÜ TÖREN DÜZENLENECEK<br />
Tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden, tarihçilerin "Şeyhü'l-Müverrihin (Tarihçilerin Şeyhi)" olarak adlandırdığı Prof. Dr. Halil İnalcık için Bilkent ve Ankara Üniversitelerinde 27 Temmuz Çarşamba günü tören düzenlenecek.<br />
<br />
Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdullah Atalar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İnalcık'ın, Osmanlı'nın birçok ırktan, dinden milleti bir araya getiren bir imparatorluk olduğunu herkese anlatan, ekonomik tarihini araştıran çok önemli bir isim olduğunu ifade etti.<br />
İnalcık'ın özellikle Osmanlı tarihini birincil dokümanları inceleyerek yazdığını anlatan Atalar, "Bizim birçok tarihçimizin hocası. 'Tarihçi hocaların hocası' diyoruz onun için. İnalcık, tarihin orijinal dokümanlara bakılarak yapılmasını öğreten kişi. En önemli özelliği bence o." diye konuştu.<br />
İnalcık'ın çok ileri yaşına rağmen kütüphanelere giderek orijinal dokümanları inceleyip tarih yazdığının altını çizen Atalar, "Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü'nün kurucusu olan İnalcık, İhsan Doğramacı'nın daveti ile Türkiye'ye gelmişti. ABD'de yıllarca biriktirdiği kitapları de üniversiteye bağışladı. Üniversitemizde Halil İnalcık Kütüphanesi bulunuyor. Kütüphanede, uzun hayatı boyunca topladığı, biriktirdiği, çok önem verdiği ve aslında ileriki yıllarda birçok araştırmacıya destek olacak çok önemli kitaplar var." dedi.<br />
Bilkent Senfoni Orkestrası'nın bu yıl 19 Mayıs'ta "Gençlik Konseri"ni Halil İnalcık adına düzenlediğini aktaran Atalar, o tarihte hastanede tedavi gören İnalcık'ın mesajının da konser sırasında okunduğunu söyledi.<br />
Rektör Atalar, 27 Temmuz Çarşamba günü Bilkent Üniversitesinde İnalcık için bir tören düzenleneceğini bildirdi.<br />
<br />
"ANKARA ÜNİVERSİTESİNİN 'BİLİM ÇINARI'YDI"<br />
Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş ise İnalcık'ın, üniversitenin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin (DTCF) ilk öğrencilerinden olduğunu ifade etti.<br />
DTCF'den emekli olan Prof. Dr. İnalcık'la geçen yıl görüntülü yaptıkları röportajın üniversitenin web sayfasında yayınlandığını hatırlatan İbiş, bu sırada İnalcık'a DTCF dekanıyla birlikte "Ankara Üniversitesi Bilim Çınarı" ödülünü takdim ettiklerini aktardı.<br />
İbiş, 27 Temmuz Çarşamba günü İnalcık için DTCF'de bir tören düzenleneceğini kaydetti.<br />
<br />
HALİL İNALCIK KİMDİR?<br />
Dünyaca ünlü tarihçimiz Halil İnalcık, 26 Mayıs 1916’da İstanbul’da dünyaya geldi. Çocukluğu hep savaş yıllarında geçen İnalcık, 1924 yılında, ailesiyle birlikte Ankara’ya yerleşti ve ilkokulu burada, Gazi İlkokulu’nda bitirdi. Babası Seyit bey ailesini bırakıp Mısır’a yerleştiği için Halil İnalcık’ı annesi büyüttü.<br />
Ortaokulda yatılı olarak Sivas Öğretmen Okulu’na verilen İnalcık, 1932 yılında ise Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’na nakledildi. Burada, fizik dalında Nusret Kürkçüoğlu, edebiyat dalında ise edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı gibi ünlü hocalardan ders aldı.<br />
1935’de, öğretmen okulundan mezun olduktan sonra, Atatürk’ün tarih tezini bilimsel temellere dayandırmak için kurduğu Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne başladı. İnalcık, üniversite eğitimi sırasında da dönemin önemli isimlerinden der aldı. Bunlar arasında Fuad Köprülü, Şemsettin Günaltay, Muzaffer Göker, Yusuf Hikmet Bayur gibi isimleri sayabiliriz.<br />
Ortaçağ tarihi derslerini aldığı Köprülü, İnalcık üzerinde büyük bir etki bıraktı ve meslek yaşamı boyunca kendisine örnek oldu. İnalcık, 1940 yılında mezun olduktan sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde kaldı ve Yakınçağ Tarihi Bölümü’nde asistan oldu. Bu arada Şevkiye Hanımla evlendi ve 1948 yılında Günhan adlı çocukları dünyaya geldi.<br />
<br />
HALİL İNALCIK'TAN HAYAT DERSLERİ<br />
Çalışma: Manalı bir hayat için kendinize uzak, büyük bir gaye koyun. Sonra da onu gerçekleştirmek için çok çalışın.<br />
Para: Yetecek kadar olsun. Kendinizi servet yığma hırsına kaptırmayın. Ama bir eviniz olmalı.<br />
Aşk: Çalışma uğruna yalnızlığı seçmeyin, hayatınız noksan kalır. Tanrı bizi çift yaratmış. Kadınsız hayat yarım hayattır.<br />
Aile: Ben öyle çok çocuklu bir hayat kuramadım, bir kızım oldu. Ama çocuk sahibi olmak ilim yapmaya engel değildir.<br />
<br />
KURTULMUŞ'TAN BAŞSAĞLIĞI MESAJI<br />
Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Başımız sağolsun. Binlerce talebe yetiştirmiş ulu bir çınardı Halil İnalcık Hocamız” dedi.<br />
Halil İnalcık’ın vefatı dolayısıyla Twitter hesabından bir açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Ülkemizin yetiştirdiği büyük ilim adamı ve Hocaların Hocası tarihçi Halil İnalcık'a Allah'tan rahmet diliyorum. Başımız sağolsun. Binlerce talebe yetiştirmiş ulu bir çınardı Halil İnalcık Hocamız. Dünya çapında saygın ve büyük bir ilim adamıydı” ifadelerini kullandı.<br />
<br />
AHMET DAVUTOĞLU’NDAN ‘HALİL İNALCIK’ MESAJI<br />
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, duayen tarihçi Halil İnalcık’ın vefatı dolayısıyla bir taziye mesajı yayımladı. <br />
AK Parti Konya Milletvekili Davutoğlu, sosyal medya hesabından yayımladığı mesajda, “Şahsi dostluğum vesilesiyle de yakından tanıdığım Halil İnalcık, paha biçilmez eserleri ve yetiştirdiği talebelerinde yaşayacak. Zaman onun eserlerini aşındıramayacak, çünkü bu eserler o zamanların ruhunu kavramıştır. Mekan ya da bulunduğu arşiv veya kütüphaneler bu eserleri aşındıramayacak, çünkü bu eserler o kütüphaneleri çoktan aşmıştır. Asırlık ilim çınarı merhum İnalcık'ı hep saygı ile hatırlayacağız. Sevenlerine, öğrencilerine ve ilim dünyasına taziyelerimi iletiyorum” ifadelerini kullandı.<br />
<br />
<a href="http://www.anahaber.gen.tr/halil-inalcik-hayatini-kaybetti" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Halil İnalcık hayatını kaybetti | Ana Haber</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dünyaca ünlü tarihçi Halil İnalcık, 100 yaşında hayatını kaybetti. İnalcık için Bilkent ve Ankara Üniversitelerinde 27 Temmuz Çarşamba günü tören düzenlenecek.<br />
<br />
<br />
Tarihçi-yazar Prof. Dr. Halil İnalcık, Ankara'da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.<br />
<br />
Güven Hastanesi yetkilileri, 100 yaşındaki Prof. Dr. İnalcık'ın saat 19.10'da yaşamını yitirdiğini bildirdi.<br />
Bilkent Üniversitesinden yapılan açıklamada, Üniversitenin Tarih Bölümünün kurucusu, Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. İnalcık'ın bugün vefat ettiği kaydedildi.<br />
Açıklamada, "Ulusumuza, tüm sevenlerine, Bilkent camiasına ve ailesine başsağlığı diliyoruz." ifadesi kullanıldı.<br />
<br />
<br />
<br />
<img src="http://i.hurimg.com/i/hurriyet/90/770x0/57964b2f0f25452fd41291cb" loading="lazy"  alt="[Resim: 57964b2f0f25452fd41291cb]" class="mycode_img img-responsive" /><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
100. YAŞ GÜNÜNÜ KUTLAMIŞTI<br />
Tarihçi-yazar Prof. Dr. Halil İnalcık, 7 Eylül 2015'te Bilkent Otel'de düzenlenen etkinlikte, 100. yaş gününü dostlarıyla pasta keserek kutlamıştı. <br />
İnalcık, buradaki konuşmasında, 100 yaşına, kendine bir hedef belirlemesi, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olması ve klasik müzik dinlemesi sayesinde geldiğini ifade etmişti.<br />
Hayatında belirlediği en önemli hedefi gerçekleştirdiğini aktaran İnalcık, "Hedefim, Türklerin tarihini bir yabancı değil, bir Türk gözüyle yazmak, ömrümü bu amaca hasrettim. Ana kaynağım arşiv belgeleri oldu. Bu sayede objektif bir tarih yazdığıma inanıyorum." demişti.<br />
İnalcık, Osmanlı tarihinin özeti olan "The Ottoman Empire-The Classical Age" adlı kitabının sadece Türkiye'de değil, Balkanlar, Arap ülkeleri ve Çin dahil birçok ülkede okutulduğunu dile getirmişti.<br />
<br />
ÇARŞAMBA GÜNÜ TÖREN DÜZENLENECEK<br />
Tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden, tarihçilerin "Şeyhü'l-Müverrihin (Tarihçilerin Şeyhi)" olarak adlandırdığı Prof. Dr. Halil İnalcık için Bilkent ve Ankara Üniversitelerinde 27 Temmuz Çarşamba günü tören düzenlenecek.<br />
<br />
Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdullah Atalar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İnalcık'ın, Osmanlı'nın birçok ırktan, dinden milleti bir araya getiren bir imparatorluk olduğunu herkese anlatan, ekonomik tarihini araştıran çok önemli bir isim olduğunu ifade etti.<br />
İnalcık'ın özellikle Osmanlı tarihini birincil dokümanları inceleyerek yazdığını anlatan Atalar, "Bizim birçok tarihçimizin hocası. 'Tarihçi hocaların hocası' diyoruz onun için. İnalcık, tarihin orijinal dokümanlara bakılarak yapılmasını öğreten kişi. En önemli özelliği bence o." diye konuştu.<br />
İnalcık'ın çok ileri yaşına rağmen kütüphanelere giderek orijinal dokümanları inceleyip tarih yazdığının altını çizen Atalar, "Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü'nün kurucusu olan İnalcık, İhsan Doğramacı'nın daveti ile Türkiye'ye gelmişti. ABD'de yıllarca biriktirdiği kitapları de üniversiteye bağışladı. Üniversitemizde Halil İnalcık Kütüphanesi bulunuyor. Kütüphanede, uzun hayatı boyunca topladığı, biriktirdiği, çok önem verdiği ve aslında ileriki yıllarda birçok araştırmacıya destek olacak çok önemli kitaplar var." dedi.<br />
Bilkent Senfoni Orkestrası'nın bu yıl 19 Mayıs'ta "Gençlik Konseri"ni Halil İnalcık adına düzenlediğini aktaran Atalar, o tarihte hastanede tedavi gören İnalcık'ın mesajının da konser sırasında okunduğunu söyledi.<br />
Rektör Atalar, 27 Temmuz Çarşamba günü Bilkent Üniversitesinde İnalcık için bir tören düzenleneceğini bildirdi.<br />
<br />
"ANKARA ÜNİVERSİTESİNİN 'BİLİM ÇINARI'YDI"<br />
Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş ise İnalcık'ın, üniversitenin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin (DTCF) ilk öğrencilerinden olduğunu ifade etti.<br />
DTCF'den emekli olan Prof. Dr. İnalcık'la geçen yıl görüntülü yaptıkları röportajın üniversitenin web sayfasında yayınlandığını hatırlatan İbiş, bu sırada İnalcık'a DTCF dekanıyla birlikte "Ankara Üniversitesi Bilim Çınarı" ödülünü takdim ettiklerini aktardı.<br />
İbiş, 27 Temmuz Çarşamba günü İnalcık için DTCF'de bir tören düzenleneceğini kaydetti.<br />
<br />
HALİL İNALCIK KİMDİR?<br />
Dünyaca ünlü tarihçimiz Halil İnalcık, 26 Mayıs 1916’da İstanbul’da dünyaya geldi. Çocukluğu hep savaş yıllarında geçen İnalcık, 1924 yılında, ailesiyle birlikte Ankara’ya yerleşti ve ilkokulu burada, Gazi İlkokulu’nda bitirdi. Babası Seyit bey ailesini bırakıp Mısır’a yerleştiği için Halil İnalcık’ı annesi büyüttü.<br />
Ortaokulda yatılı olarak Sivas Öğretmen Okulu’na verilen İnalcık, 1932 yılında ise Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’na nakledildi. Burada, fizik dalında Nusret Kürkçüoğlu, edebiyat dalında ise edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı gibi ünlü hocalardan ders aldı.<br />
1935’de, öğretmen okulundan mezun olduktan sonra, Atatürk’ün tarih tezini bilimsel temellere dayandırmak için kurduğu Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne başladı. İnalcık, üniversite eğitimi sırasında da dönemin önemli isimlerinden der aldı. Bunlar arasında Fuad Köprülü, Şemsettin Günaltay, Muzaffer Göker, Yusuf Hikmet Bayur gibi isimleri sayabiliriz.<br />
Ortaçağ tarihi derslerini aldığı Köprülü, İnalcık üzerinde büyük bir etki bıraktı ve meslek yaşamı boyunca kendisine örnek oldu. İnalcık, 1940 yılında mezun olduktan sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde kaldı ve Yakınçağ Tarihi Bölümü’nde asistan oldu. Bu arada Şevkiye Hanımla evlendi ve 1948 yılında Günhan adlı çocukları dünyaya geldi.<br />
<br />
HALİL İNALCIK'TAN HAYAT DERSLERİ<br />
Çalışma: Manalı bir hayat için kendinize uzak, büyük bir gaye koyun. Sonra da onu gerçekleştirmek için çok çalışın.<br />
Para: Yetecek kadar olsun. Kendinizi servet yığma hırsına kaptırmayın. Ama bir eviniz olmalı.<br />
Aşk: Çalışma uğruna yalnızlığı seçmeyin, hayatınız noksan kalır. Tanrı bizi çift yaratmış. Kadınsız hayat yarım hayattır.<br />
Aile: Ben öyle çok çocuklu bir hayat kuramadım, bir kızım oldu. Ama çocuk sahibi olmak ilim yapmaya engel değildir.<br />
<br />
KURTULMUŞ'TAN BAŞSAĞLIĞI MESAJI<br />
Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Başımız sağolsun. Binlerce talebe yetiştirmiş ulu bir çınardı Halil İnalcık Hocamız” dedi.<br />
Halil İnalcık’ın vefatı dolayısıyla Twitter hesabından bir açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Ülkemizin yetiştirdiği büyük ilim adamı ve Hocaların Hocası tarihçi Halil İnalcık'a Allah'tan rahmet diliyorum. Başımız sağolsun. Binlerce talebe yetiştirmiş ulu bir çınardı Halil İnalcık Hocamız. Dünya çapında saygın ve büyük bir ilim adamıydı” ifadelerini kullandı.<br />
<br />
AHMET DAVUTOĞLU’NDAN ‘HALİL İNALCIK’ MESAJI<br />
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, duayen tarihçi Halil İnalcık’ın vefatı dolayısıyla bir taziye mesajı yayımladı. <br />
AK Parti Konya Milletvekili Davutoğlu, sosyal medya hesabından yayımladığı mesajda, “Şahsi dostluğum vesilesiyle de yakından tanıdığım Halil İnalcık, paha biçilmez eserleri ve yetiştirdiği talebelerinde yaşayacak. Zaman onun eserlerini aşındıramayacak, çünkü bu eserler o zamanların ruhunu kavramıştır. Mekan ya da bulunduğu arşiv veya kütüphaneler bu eserleri aşındıramayacak, çünkü bu eserler o kütüphaneleri çoktan aşmıştır. Asırlık ilim çınarı merhum İnalcık'ı hep saygı ile hatırlayacağız. Sevenlerine, öğrencilerine ve ilim dünyasına taziyelerimi iletiyorum” ifadelerini kullandı.<br />
<br />
<a href="http://www.anahaber.gen.tr/halil-inalcik-hayatini-kaybetti" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Halil İnalcık hayatını kaybetti | Ana Haber</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Firdevsi’nin Şahnamesi’nde Kürtler kitabı Kürtçe’ye çevrildi]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-firdevsi%E2%80%99nin-sahnamesi%E2%80%99nde-kurtler-kitabi-kurtce%E2%80%99ye-cevrildi.html</link>
			<pubDate>Fri, 27 May 2016 18:02:57 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-firdevsi%E2%80%99nin-sahnamesi%E2%80%99nde-kurtler-kitabi-kurtce%E2%80%99ye-cevrildi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Firdevsi’nin Şahnamesi’nde Kürtler kitabı Yüksekovalı çevirmen Erkan Çardakçı tarafından Farsça’dan Kürtçe ve Türkçe’ye çevrildi. Erkan Çardakçı’yla bu çalışmasını konuştuk.<br />
<br />
YÜKSEKOVA - İran Edebiyatı'nın en önemli şairlerinden ve ünlü düşünür Firdevsi'nin başlıca yapıtlarından olan Şahneme'de İran ve Mezopotamya'nın tarihi anlatıldığı gibi Mezopotamya'nın kadim halklarından olan Kürtlerin tarihinden de söz edilir. Şahname'nin bir çok metnin de Kürtler hakkında detaylı bilgiye erişmek mümkün. Bu önemli kaynak eser genel olarak bütün Mezopotamya halkları için başlıca başvuru kaynağıdır. İranlı bir Kürt olan Seccad Aydınlu'nun 'Firdevsi'nin Şahnamesi'nde Kürtler' eseri ise Kürtler için daha ayrı bir öneme sahiptir. Firdevsi'nin Şahnamesi'nde, Kürtler hakkında geçen bütün metinleri detaylı olarak inceleyen ve bir kaynakta birleştiren bu eseri Farşça'dan Kürtçe ve Türkçe'ye çeviren Yüksekovalı çevirmen Erkan Çardakçı, bir yıl süren çalışmasının<br />
meyvesini anlattı:<br />
<br />
<br />
Erkan Çardakçı kimdir, kendinizi tanıtır mısınız?<br />
Yüksekova’nın Dara köyünde dünyaya geldim, ilk okul döneminde yaşanan trajik olaylar ve amcamın faili meçhul bir suikast sonucu öldürülmesinden sonra İran’a göç etmek zorunda kaldık. Daha sonra ilk ve orta öğretimimi İran’ın Urmiye kentinde tamamladım. 2000 senesinde tekrar Türkiye’ye geri döndük ve lise eğitimimi Yüksekova lisesinde tamamladım. Üniversite eğitimimi Endüstri Mühendisliği bölümünde İstanbul Arel Üniversitesinde ve daha sonra Roma Tor Vergata University’de 2013 yılında tamamladım. Tabi İran’da geçirdiğim 7 sene bana birçok şey kazandırdı, en önemlisi de dünyanın şüphesiz en güzel dillerinden biri olan Farsça diliydi. Tabi Türkiye’ye döndükten sonra bu dili bir çok alanda kullandım gerek kitap çevirilerinde gerekse üniversite hayatımda çok işime yaradı. Bu dilin hayatıma kattığı en önemli gelişmelerden biri de bu elimizdeki “Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler” Kitabıdır.<br />
<br />
<br />
Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler kitabı elinize nasıl ulaştı, çevirmek nereden aklınıza geldi?<br />
Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler kitabı İranlı bir Kürt olan Seccad Aydınlu’nun eseridir. Onu Türkçeye çevirmek, aslında bir tesadüf sonucu tanıştığım Avesta Yayınları sahibi sevgili Abdullah Keskin’in bir fikri sonucunda ortaya çıktı. Bir kitap fuarında tanıştık ve bana bu kitabı çevirmeyi tavsiye etti. Bir yıllık bir çalışmanın sonucunda ortaya çıktı umarım beğenilmiştir.<br />
<br />
Firdevsi ve Şahname hakkında bilmeyen okurlarımız için kısa bir bilgi verir misiniz?<br />
<br />
Firdevsi bilindiği gibi İran şiir ve edebiyat dünyasının en büyük isimlerindendir ve en önemli eseri de kendi deyimiyle “30 yıl emek verdiği Şehname” eseridir. Şehname Fars dilini yüceltmekle beraber İran’da hata daha genel, Mezopotamya’da yaşayan halkların –ki bunlara Ari halkları denir- kültürünü dilini dinini edebiyatını ve mitolojisini ele alan en önemli eserdir. Bunun yanında bu halkların tarihine de ışık tutan bir kaynak niteliğindedir. Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler kitabı da Şehnamenin Kürt ezgilerinden ve masallarından yaptığı alıntıları irdelemek ve bu masalların orijinalleriyle karşılaştırmakla beraber, Şehnamede Kürtlerden söz edilen bölümleri incelemiştir. <br />
<br />
<br />
Bu kitap ne anlatıyor? Kürtler hakkında, Kürt mitolojisi, masalları vs..<br />
Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler tıpkı kapak yazısında anlatıldığı gibi: Fars edebiyatının en eşsiz şair ve düşünürlerinden biri olan Firdevsi'nin, Şahname adlı eserini yarattığı günden bugüne dünya destan literatürünün de en saygın köşesinde yer edinmiştir. Firdevsi'ye bu evrensel değeri kazandıran elbette ki Şehname'nin, özellikle Ortadoğu halklarının edebiyatı olmak üzere dünya edebiyatı üzerindeki çağını aşan bir etki alanına sahip olmasıdır. Firdevsi'nin Şehname yapıtıyla Ortadoğu'da yaşayan halkların yazılı ve sözlü edebiyatını derinden etkileme nedenlerinden belki de en önemlisi söz konusu halklara dair doğrudan kimi zaman da dolaylı bir şekilde kültürel ve bugünkü anlamıyla sosyolojik veriler sunmasıdır. Bu çalışmanın da gösterdiği gibi Kürtler de bu halklar arasındadır. <br />
<br />
Şehname destanında Kürtleri ve söz konusu destan ile Kürt destanları arasındaki karakteristik ve imgesel benzerlikleri ele alan elinizdeki eser, Kürtlerin asırlar boyunca Şehname destanıyla nasıl bir tarihsel-kültürel hafıza ağı ördüklerini göstermesi açısından da sayılı özgün bir nitelik taşımaktadır. <br />
<br />
<br />
Şehnamede Kürtlerden bir çok alanda söz edilmiştir. Bir Ari halkı olan Kürtlerin aslında menşeinin nerden geldiği sorusuna Firdevsi, Demirci Kawa’nın zalim hükümdar Dehak’a karşı yaptığı isyan olayıyla yanıt vermektedir. Onun dışında tarihin akışıyla beraber Pehlivanlık ve Kürt sözlü edebiyatında geçen diğer masalsı imgelere de ışık tutmaktadır.<br />
<br />
<br />
Okurlarımız kitabı nasıl temin edebilirler ve kitap hakkında son sözleriniz?<br />
Bu kitabın editörü aynı zamanda benim çok sevgili ağabeyim sevgili Mithat Kutlara da buradan sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Ve tabiî ki sevgili Abdullah keskinin çalışmaları ve Kürt edebiyatı ve yayıncılığı alanındaki emekleri de takdire şayandır. Bu kitap Avesta yayınlarından (<a href="http://www.avestakitap.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.avestakitap.com/</a>) çıkmıştır ve birçok seçkin kitap evinin yanında, internet üzerinden de temin edilebilir. Bu kitabı sevgili babam İsfendiyar Çardakçıya ithaf ettim ama basımı sırasında yurt dışında bulunduğum için bu yazı eksik kalmış burada sizin sayenizde ona da teşekkürü bir borç bilirim..<br />
<br />
dargecithaber.com<br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/tarih/59441-firdevsi-nin-sahnamesi-nde-kurtler-kitabi-kurtce-ye-cevrildi.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/tarih/59441...rildi.html</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Firdevsi’nin Şahnamesi’nde Kürtler kitabı Yüksekovalı çevirmen Erkan Çardakçı tarafından Farsça’dan Kürtçe ve Türkçe’ye çevrildi. Erkan Çardakçı’yla bu çalışmasını konuştuk.<br />
<br />
YÜKSEKOVA - İran Edebiyatı'nın en önemli şairlerinden ve ünlü düşünür Firdevsi'nin başlıca yapıtlarından olan Şahneme'de İran ve Mezopotamya'nın tarihi anlatıldığı gibi Mezopotamya'nın kadim halklarından olan Kürtlerin tarihinden de söz edilir. Şahname'nin bir çok metnin de Kürtler hakkında detaylı bilgiye erişmek mümkün. Bu önemli kaynak eser genel olarak bütün Mezopotamya halkları için başlıca başvuru kaynağıdır. İranlı bir Kürt olan Seccad Aydınlu'nun 'Firdevsi'nin Şahnamesi'nde Kürtler' eseri ise Kürtler için daha ayrı bir öneme sahiptir. Firdevsi'nin Şahnamesi'nde, Kürtler hakkında geçen bütün metinleri detaylı olarak inceleyen ve bir kaynakta birleştiren bu eseri Farşça'dan Kürtçe ve Türkçe'ye çeviren Yüksekovalı çevirmen Erkan Çardakçı, bir yıl süren çalışmasının<br />
meyvesini anlattı:<br />
<br />
<br />
Erkan Çardakçı kimdir, kendinizi tanıtır mısınız?<br />
Yüksekova’nın Dara köyünde dünyaya geldim, ilk okul döneminde yaşanan trajik olaylar ve amcamın faili meçhul bir suikast sonucu öldürülmesinden sonra İran’a göç etmek zorunda kaldık. Daha sonra ilk ve orta öğretimimi İran’ın Urmiye kentinde tamamladım. 2000 senesinde tekrar Türkiye’ye geri döndük ve lise eğitimimi Yüksekova lisesinde tamamladım. Üniversite eğitimimi Endüstri Mühendisliği bölümünde İstanbul Arel Üniversitesinde ve daha sonra Roma Tor Vergata University’de 2013 yılında tamamladım. Tabi İran’da geçirdiğim 7 sene bana birçok şey kazandırdı, en önemlisi de dünyanın şüphesiz en güzel dillerinden biri olan Farsça diliydi. Tabi Türkiye’ye döndükten sonra bu dili bir çok alanda kullandım gerek kitap çevirilerinde gerekse üniversite hayatımda çok işime yaradı. Bu dilin hayatıma kattığı en önemli gelişmelerden biri de bu elimizdeki “Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler” Kitabıdır.<br />
<br />
<br />
Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler kitabı elinize nasıl ulaştı, çevirmek nereden aklınıza geldi?<br />
Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler kitabı İranlı bir Kürt olan Seccad Aydınlu’nun eseridir. Onu Türkçeye çevirmek, aslında bir tesadüf sonucu tanıştığım Avesta Yayınları sahibi sevgili Abdullah Keskin’in bir fikri sonucunda ortaya çıktı. Bir kitap fuarında tanıştık ve bana bu kitabı çevirmeyi tavsiye etti. Bir yıllık bir çalışmanın sonucunda ortaya çıktı umarım beğenilmiştir.<br />
<br />
Firdevsi ve Şahname hakkında bilmeyen okurlarımız için kısa bir bilgi verir misiniz?<br />
<br />
Firdevsi bilindiği gibi İran şiir ve edebiyat dünyasının en büyük isimlerindendir ve en önemli eseri de kendi deyimiyle “30 yıl emek verdiği Şehname” eseridir. Şehname Fars dilini yüceltmekle beraber İran’da hata daha genel, Mezopotamya’da yaşayan halkların –ki bunlara Ari halkları denir- kültürünü dilini dinini edebiyatını ve mitolojisini ele alan en önemli eserdir. Bunun yanında bu halkların tarihine de ışık tutan bir kaynak niteliğindedir. Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler kitabı da Şehnamenin Kürt ezgilerinden ve masallarından yaptığı alıntıları irdelemek ve bu masalların orijinalleriyle karşılaştırmakla beraber, Şehnamede Kürtlerden söz edilen bölümleri incelemiştir. <br />
<br />
<br />
Bu kitap ne anlatıyor? Kürtler hakkında, Kürt mitolojisi, masalları vs..<br />
Firdevsinin Şehnamesinde Kürtler tıpkı kapak yazısında anlatıldığı gibi: Fars edebiyatının en eşsiz şair ve düşünürlerinden biri olan Firdevsi'nin, Şahname adlı eserini yarattığı günden bugüne dünya destan literatürünün de en saygın köşesinde yer edinmiştir. Firdevsi'ye bu evrensel değeri kazandıran elbette ki Şehname'nin, özellikle Ortadoğu halklarının edebiyatı olmak üzere dünya edebiyatı üzerindeki çağını aşan bir etki alanına sahip olmasıdır. Firdevsi'nin Şehname yapıtıyla Ortadoğu'da yaşayan halkların yazılı ve sözlü edebiyatını derinden etkileme nedenlerinden belki de en önemlisi söz konusu halklara dair doğrudan kimi zaman da dolaylı bir şekilde kültürel ve bugünkü anlamıyla sosyolojik veriler sunmasıdır. Bu çalışmanın da gösterdiği gibi Kürtler de bu halklar arasındadır. <br />
<br />
Şehname destanında Kürtleri ve söz konusu destan ile Kürt destanları arasındaki karakteristik ve imgesel benzerlikleri ele alan elinizdeki eser, Kürtlerin asırlar boyunca Şehname destanıyla nasıl bir tarihsel-kültürel hafıza ağı ördüklerini göstermesi açısından da sayılı özgün bir nitelik taşımaktadır. <br />
<br />
<br />
Şehnamede Kürtlerden bir çok alanda söz edilmiştir. Bir Ari halkı olan Kürtlerin aslında menşeinin nerden geldiği sorusuna Firdevsi, Demirci Kawa’nın zalim hükümdar Dehak’a karşı yaptığı isyan olayıyla yanıt vermektedir. Onun dışında tarihin akışıyla beraber Pehlivanlık ve Kürt sözlü edebiyatında geçen diğer masalsı imgelere de ışık tutmaktadır.<br />
<br />
<br />
Okurlarımız kitabı nasıl temin edebilirler ve kitap hakkında son sözleriniz?<br />
Bu kitabın editörü aynı zamanda benim çok sevgili ağabeyim sevgili Mithat Kutlara da buradan sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Ve tabiî ki sevgili Abdullah keskinin çalışmaları ve Kürt edebiyatı ve yayıncılığı alanındaki emekleri de takdire şayandır. Bu kitap Avesta yayınlarından (<a href="http://www.avestakitap.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.avestakitap.com/</a>) çıkmıştır ve birçok seçkin kitap evinin yanında, internet üzerinden de temin edilebilir. Bu kitabı sevgili babam İsfendiyar Çardakçıya ithaf ettim ama basımı sırasında yurt dışında bulunduğum için bu yazı eksik kalmış burada sizin sayenizde ona da teşekkürü bir borç bilirim..<br />
<br />
dargecithaber.com<br />
<br />
<a href="http://www.zohreanaforum.com/tarih/59441-firdevsi-nin-sahnamesi-nde-kurtler-kitabi-kurtce-ye-cevrildi.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zohreanaforum.com/tarih/59441...rildi.html</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇORUM ALEVİ KATLİAMI katliamın tanıkları anlatıyor...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-corum-alevi-katliami-katliamin-taniklari-anlatiyor.html</link>
			<pubDate>Fri, 27 May 2016 17:32:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-corum-alevi-katliami-katliamin-taniklari-anlatiyor.html</guid>
			<description><![CDATA[<div class="bootbb-video-container" style="max-width:800px"><iframe width="800" height="450" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/JM_U3A3AvNU" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe></div>
<br />
çorum olayları]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="bootbb-video-container" style="max-width:800px"><iframe width="800" height="450" src="//www.youtube-nocookie.com/embed/JM_U3A3AvNU" frameborder="0" allowfullscreen="true"></iframe></div>
<br />
çorum olayları]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çorum Olayları]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-corum-olaylari.html</link>
			<pubDate>Fri, 27 May 2016 17:28:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-corum-olaylari.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çorum Olayları[1] veya Çorum Katliamı[2][3] Çorum'da 1980 Mayıs-Temmuz aylarında meydana gelen, siyasi ve dini temelli olarak ortaya çıkan kanlı olaylar. Ülkücülerin, Alevi mahallesi olarak bilinen Milönü Mahallesi'ne saldırması üzerine, çoğu Alevi olmak üzere resmî kaynaklarca 57 sol görüşlü yurttaşın ölümü ve yüzlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanan olaylar. [4]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Olaylar öncesi ortam</span><br />
<br />
Olaylardan hemen önce Çorum Emniyet Müdürü Hasan Uyar görevinden alınarak yerine Tunceli'de görev yapmış olan Nail Bozkurt atandı. Milli Eğitim Müdürlüğü'ne MHP'li Fethi Katar getirildi. Çorum valiliğine Rafet Üçelli atandı. 40'a yakın polis memuru başka illere nakledildi. Birçok okul yöneticisi, öğretmen ve memurun yer değişimi yapıldı. Buna karşın ataması olan birçok polis memuru ilişiği kesilmeden görev yapmaya devam etti.[5]<br />
ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck Çorum’da MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla görüşür. Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
1980 yılındaki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şu bildiri dağıtıldı:</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müslüman namusuna sahip çık</span><br />
19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Yine müslüman evladı kan ağlamaya kafir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir. Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi? Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense, ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey müslüman, düşün, süngüyle ama karnında çocuk çıkarken zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil müslüman sen de düşün... Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile CİHAD edenlere..."<br />
— İslâmcı Gençlik[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gün Sazak'ın öldürülmesi ve protestolar</span><br />
<br />
Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) önde gelen isimlerinden gümrük ve tekel eski bakanı Gün Sazak'ın 27 Mayıs 1980'de Ankara'da Devrimci Sol (Dev Sol) tarafından öldürülmesi üzerine Çorum'da da gerginlik arttı. [7]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Olayların başlaması</span><br />
<br />
28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan gruplar, “Kanımız aksa da zafer İslamın", "Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçmişlerdir. Yürüyüş korteji, kısa süre sonra saldırıya dönüşür. Cadde üzerinde bulunan solculara ait iş yerleri tahrip edilmeye, yakılmaya başlanır. 29 Mayıs günü cadde ve sokaklarda yürüyüşler “Kana kan, intikam” sloganlarıyla sürmüştür. İş yerlerinin yağmalanmasına, tahrip edilmesine ve yakılmasına devam edilmiştir.[kaynak belirtilmeli]<br />
Çorum’la komşu il, ilçe ve köylerle bağlantılı tüm yollar belirsiz gruplarca işgal edilmiştir.[kaynak belirtilmeli] Yine saldırgan başka gruplar Çorum gazetesine ve Bahar Kitabevi'ne saldırmıştır.[kaynak belirtilmeli] Alevi ve Sünnimahalleleri arasında barikatlar kuruldu ve çatışmalar başladı.Mayıs ayında yaşanan bu gerginlik askerî müdahaleye karşın devam etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sokağa Çıkma Yasağı ve Çatışmalar</span><br />
<br />
Çorum Valisi Rafet Üçelli, sokağa çıkma yasağı koyar ve halkın savunma amacıyla oluşturduğu barikatların kaldırılmasını ister.<br />
Çorum Kalesi yakınındaki semtlerde oturan halkın kurduğu bir savunma barikatına saldırganlar silahla ateş eder ancak barikatı aşamazlar. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir. Halk ise can güvenliklerini korumak için kurdukları barikatı kaldırmamakta direnir. Vali ve Jandarma Yarbay Vural Güride arasında geçen konuşma şöyledir:<br />
Vali: Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.<br />
Yarbay Güride: Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.<br />
Vali: Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.<br />
Yarbay Güride: Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.<br />
<br />
CHP’nin milletvekillerinden Şükrü Bütün, Etem Eken; senatör Abdullah Ercan olayları yerinde incelemek üzere Çorum'a geldiklerinde belediye başkanı ile görüşürlerken saldırıya uğrarlar.<br />
Halk barikatını kaldırmaz. Bu sırada başka bir semtteki zayıf bir barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil Milönü semtini silahla boydan boya tarar. Semt halkı panik içinde evlerine koşuşurlar. Yaralananlar olur. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu, otomobilin içinde polislerin olduğu kanaati oluşur.<br />
Olayların sonlanması yetkililerce genellikle alevi kesimin yaşadığı Milönü'deki barikatların kaldırılmasına bağlanmıştır. Çorum olaylarına müdahale etmekle görevlendirilen dönemin Amasya 15. Tugay komutanıŞahabettin Esengül'ün iddiası; "Bir sağ partiye mensup milletvekili bana barikatları yararsınız, bertaraf edersiniz, bu iş de burada biter." İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Org. Sedat Celasun'la birlikte Çorum'a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Saldırı olayı değerlendirilir. Çorum Valisi Rafet Üçelli'nin sunumu üzerine Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” dediğinde; Çorum CHP Milletvekili Etem Eken, “nasıl olur paşam? Milönü’ne tanklarla girmek neyi çözer? Bu daha çok kan dökülmesine neden olur. Belki bir Milönü hiçbir şey değil ama, Türkiye’de 14 milyona yakın Alevi vatandaş yaşamaktadır. Milönü’ne tanklarla girip kan döküldüğünde tüm ülkede büyük olaylar çıkar” yanıtını verir. Sonuçta oluşturulan bir komite Milönü’ne giderek halkla görüşürler. Can güvenliği garantisi sonucu barikatlar kaldırılır.<br />
<br />
Vali Rafet Üçelli ve Emniyet Müdürü Nail Bozkurt görevden alınır. Çorum Valiliğine Yüksel Çavuşoğlu, Çorum İl Emniyet Müdürlüğüne Erdem Yurtsever atanır. General Şahabettin Esengül Jandarma İl Komutanı Vural Güride'nin değiştirilmesi için kendisine yapılan baskıyı şöyle anlatmaktadır: “İsimlerini dahi hatırlamak istemiyorum. Bu milletvekilleri devamlı suretle yaranın kabuklanması değil, kanamasını istiyorlardı. İşleri güçleri Ankara’da belirli odakları tahrik etmek ve almış olduğu yetkilerle Çorum’a gelip karma karışım etmekti. Bu iki milletvekili olayların tarafımdan bastırılmasını memnuniyetle karşılamadılar. Yani ne istiyorlardı? Bir taraf korunsun, diğer taraf öldürülsün. Yani katalizör rol oynamayacaksınız. Güvenlik tedbirleri tam olarak almayacaksınız. Bir kesim ki ona Sünni kesim diyebilirsiniz, Alevileri esasen sıkışmış bir bölgede çevirmiş, onların üzerine saldırıp imha etmek istiyorlardı. Fevkalade küstah bir tavır içindelerdi.”<br />
28 Mayıs 1980’de başlatılan saldırı ve katliam, askeri birliklerin müdahalesiyle biçimsel olarak denetim altına alınmıştır. Jandarma İl Komutanı Yarbay Vural Güride görevden alınmış, olayların ilk dalgası kontrol altına alınmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Olaylarda İkinci Dalga</span><br />
<br />
AP Çorum İl Başkanı Yardımcısı Erol Şahin, CHP İl Başkanı Cemal Solmaz’la birlikte vali ve emniyet müdürüyle görüşürler. MHP'nin saldırı hazırlıklarını ileterek önlem alınmasını isterler.<br />
Çorum AP milletvekili adayı Ali Ayhan Çetin "Olayların başlangıcı MHP'nin ve Ülkü Ocaklarının Çorum'u kurtarılmış bölge haline getirmeyi amaçlamaları, bunun için Gün Sazak'ın ölümü onlar için başlangıç noktası oldu." demiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TRT'nin tahriki</span><br />
<br />
TRT’de “Çorum’da Alaaddin Camii’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı.” haberini aralıklarla sık sık verilmektedir. Alaaddin Camii'ne bomba atıldığı iddiası camilerin hoparlörlerinden kente duyuruldu, cihat çağrısı yapıldı, suların zehirlendiği iddiası yayıldı. Böyle bir haberi askeri yetkililer vermemiş, Vali de haberi doğrulayıcı veya yalanlayıcı açıklamada bulunmamıştır. TRT’ nin Çorum muhabiri, böyle bir haber vermediğini söylemektedir. Haberi yayan polis de ortaya çıkarılmamıştır. Bir anda ortaya çıkan eli silahlı gruplar Alevi mahallelerine uzun namlulu silahlarla saldırmaya başlamıştır. [6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Polis Panzeri ve Milönü Saldırısı</span><br />
<br />
Alevi mahallesine barikatları yıkarak giren panzerin ateşiyle hamile bir kadın ve bir öğretmen hayatını kaybederken yaşlı bir kadın panzerin altında kalır. Süleyman Ateş isimli tıp öğrencisi panzerin ateşiyle yaralanarak küfürlü içerikürüldüğü SSK hastanesinde işkence görür ve öldürülür.<br />
İçişleri Bakanı Mustafa Gülcügil: “Çorum olayları solun bir tertibidir ve devleti yıkma eylemlerinden biridir. Devlete destek düşüncesiyle hareket eden sağ bir grup, bunların karşısına çıkmıştır. Aslında siyasî gayeli ve siyasî hedefli olan sol gruptur..(Cumhuriyet gazetesi, 14.07.1980)<br />
Süleyman Demirel: “Eğer bu fitne CHP’den destek görmezse devlet bu fitneyi çok kısa bir zamanda söndürür. CHP neyi söylemeye çalışıyor? Günlerdir bu meseleyle uğraşıyoruz. Bu hadiselerin arkasında CHP var. (Cumhuriyet gazetesi, 11.07.1980)<br />
Bülent Ecevit: “....olayı sağ militanların başlattığı bilindiği hâlde iktidar bunu saklayıp bir komünistlik tehlikesi varmış görüntüsünü vermeye çalışmaktadır. Hükûmetin Çorum’daki olaylarda da taraf olduğu, taraflardan biriyle birlik olduğu ve onların suçlarını örtbas etmeye çalıştığı ortadadır.” (Milliyet gazetesi, 11.07.1980)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Diğer kaynaklar</span><br />
<br />
<br />
Cüneyt Arcayürek: Darbeler ve Gizli Servisler, (Sayfa.221)<br />
Aksiyon, Bir bakan, bir cinayet, bir ihtilal, (Sayfa.181)<br />
Cumhuriyet Gazetesi 02.06.1980<br />
Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, (Sayfa.88)<br />
12 Eylül Belgeseli 6. Bölüm 1980 Son Hız<br />
Nokta Dergisi, Sayı: 22 Tarih: 08.06.1986<br />
Aydınlık Gazetesi Tarih: 09.07.1980<br />
Çorum Gazetesi, 31.07.1980 ve Cumhuriyet Gazetesi Röportajı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayrıca bakınız</span><br />
<br />
<br />
Maraş Katliamı<br />
Malatya Olayları<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynakça</span><br />
<br />
<br />
1-^ AnaBritannica (1987, 6. cilt, sayfa: 517 Çorum Olayları)<br />
2-^ Selek, Pınar. Barışamadık<br />
3-^ Şahhüseyinoğlu, H. Nedim. Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar<br />
4-^ t24.com.tr<br />
5-^ Meclis Araştırması Komisyon Raporu, TBMM, Kasım 2012<br />
6-^ a b "İddianame", Soruşturma No: 2011/646, Esas No: 2012/2, İddianame No: 2012/2, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı<br />
7-^ MİT'in 'Kanlı 1 Mayıs' belgeleri mahkemede - Türkiye Haberleri - Radikal<br />
<br />
<br />
wikipedia.org</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çorum Olayları[1] veya Çorum Katliamı[2][3] Çorum'da 1980 Mayıs-Temmuz aylarında meydana gelen, siyasi ve dini temelli olarak ortaya çıkan kanlı olaylar. Ülkücülerin, Alevi mahallesi olarak bilinen Milönü Mahallesi'ne saldırması üzerine, çoğu Alevi olmak üzere resmî kaynaklarca 57 sol görüşlü yurttaşın ölümü ve yüzlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanan olaylar. [4]<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Olaylar öncesi ortam</span><br />
<br />
Olaylardan hemen önce Çorum Emniyet Müdürü Hasan Uyar görevinden alınarak yerine Tunceli'de görev yapmış olan Nail Bozkurt atandı. Milli Eğitim Müdürlüğü'ne MHP'li Fethi Katar getirildi. Çorum valiliğine Rafet Üçelli atandı. 40'a yakın polis memuru başka illere nakledildi. Birçok okul yöneticisi, öğretmen ve memurun yer değişimi yapıldı. Buna karşın ataması olan birçok polis memuru ilişiği kesilmeden görev yapmaya devam etti.[5]<br />
ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck Çorum’da MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla görüşür. Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
1980 yılındaki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şu bildiri dağıtıldı:</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müslüman namusuna sahip çık</span><br />
19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Yine müslüman evladı kan ağlamaya kafir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir. Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi? Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense, ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey müslüman, düşün, süngüyle ama karnında çocuk çıkarken zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil müslüman sen de düşün... Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile CİHAD edenlere..."<br />
— İslâmcı Gençlik[6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gün Sazak'ın öldürülmesi ve protestolar</span><br />
<br />
Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) önde gelen isimlerinden gümrük ve tekel eski bakanı Gün Sazak'ın 27 Mayıs 1980'de Ankara'da Devrimci Sol (Dev Sol) tarafından öldürülmesi üzerine Çorum'da da gerginlik arttı. [7]<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Olayların başlaması</span><br />
<br />
28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan gruplar, “Kanımız aksa da zafer İslamın", "Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçmişlerdir. Yürüyüş korteji, kısa süre sonra saldırıya dönüşür. Cadde üzerinde bulunan solculara ait iş yerleri tahrip edilmeye, yakılmaya başlanır. 29 Mayıs günü cadde ve sokaklarda yürüyüşler “Kana kan, intikam” sloganlarıyla sürmüştür. İş yerlerinin yağmalanmasına, tahrip edilmesine ve yakılmasına devam edilmiştir.[kaynak belirtilmeli]<br />
Çorum’la komşu il, ilçe ve köylerle bağlantılı tüm yollar belirsiz gruplarca işgal edilmiştir.[kaynak belirtilmeli] Yine saldırgan başka gruplar Çorum gazetesine ve Bahar Kitabevi'ne saldırmıştır.[kaynak belirtilmeli] Alevi ve Sünnimahalleleri arasında barikatlar kuruldu ve çatışmalar başladı.Mayıs ayında yaşanan bu gerginlik askerî müdahaleye karşın devam etti.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sokağa Çıkma Yasağı ve Çatışmalar</span><br />
<br />
Çorum Valisi Rafet Üçelli, sokağa çıkma yasağı koyar ve halkın savunma amacıyla oluşturduğu barikatların kaldırılmasını ister.<br />
Çorum Kalesi yakınındaki semtlerde oturan halkın kurduğu bir savunma barikatına saldırganlar silahla ateş eder ancak barikatı aşamazlar. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir. Halk ise can güvenliklerini korumak için kurdukları barikatı kaldırmamakta direnir. Vali ve Jandarma Yarbay Vural Güride arasında geçen konuşma şöyledir:<br />
Vali: Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.<br />
Yarbay Güride: Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.<br />
Vali: Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.<br />
Yarbay Güride: Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.<br />
<br />
CHP’nin milletvekillerinden Şükrü Bütün, Etem Eken; senatör Abdullah Ercan olayları yerinde incelemek üzere Çorum'a geldiklerinde belediye başkanı ile görüşürlerken saldırıya uğrarlar.<br />
Halk barikatını kaldırmaz. Bu sırada başka bir semtteki zayıf bir barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil Milönü semtini silahla boydan boya tarar. Semt halkı panik içinde evlerine koşuşurlar. Yaralananlar olur. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu, otomobilin içinde polislerin olduğu kanaati oluşur.<br />
Olayların sonlanması yetkililerce genellikle alevi kesimin yaşadığı Milönü'deki barikatların kaldırılmasına bağlanmıştır. Çorum olaylarına müdahale etmekle görevlendirilen dönemin Amasya 15. Tugay komutanıŞahabettin Esengül'ün iddiası; "Bir sağ partiye mensup milletvekili bana barikatları yararsınız, bertaraf edersiniz, bu iş de burada biter." İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Org. Sedat Celasun'la birlikte Çorum'a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Saldırı olayı değerlendirilir. Çorum Valisi Rafet Üçelli'nin sunumu üzerine Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” dediğinde; Çorum CHP Milletvekili Etem Eken, “nasıl olur paşam? Milönü’ne tanklarla girmek neyi çözer? Bu daha çok kan dökülmesine neden olur. Belki bir Milönü hiçbir şey değil ama, Türkiye’de 14 milyona yakın Alevi vatandaş yaşamaktadır. Milönü’ne tanklarla girip kan döküldüğünde tüm ülkede büyük olaylar çıkar” yanıtını verir. Sonuçta oluşturulan bir komite Milönü’ne giderek halkla görüşürler. Can güvenliği garantisi sonucu barikatlar kaldırılır.<br />
<br />
Vali Rafet Üçelli ve Emniyet Müdürü Nail Bozkurt görevden alınır. Çorum Valiliğine Yüksel Çavuşoğlu, Çorum İl Emniyet Müdürlüğüne Erdem Yurtsever atanır. General Şahabettin Esengül Jandarma İl Komutanı Vural Güride'nin değiştirilmesi için kendisine yapılan baskıyı şöyle anlatmaktadır: “İsimlerini dahi hatırlamak istemiyorum. Bu milletvekilleri devamlı suretle yaranın kabuklanması değil, kanamasını istiyorlardı. İşleri güçleri Ankara’da belirli odakları tahrik etmek ve almış olduğu yetkilerle Çorum’a gelip karma karışım etmekti. Bu iki milletvekili olayların tarafımdan bastırılmasını memnuniyetle karşılamadılar. Yani ne istiyorlardı? Bir taraf korunsun, diğer taraf öldürülsün. Yani katalizör rol oynamayacaksınız. Güvenlik tedbirleri tam olarak almayacaksınız. Bir kesim ki ona Sünni kesim diyebilirsiniz, Alevileri esasen sıkışmış bir bölgede çevirmiş, onların üzerine saldırıp imha etmek istiyorlardı. Fevkalade küstah bir tavır içindelerdi.”<br />
28 Mayıs 1980’de başlatılan saldırı ve katliam, askeri birliklerin müdahalesiyle biçimsel olarak denetim altına alınmıştır. Jandarma İl Komutanı Yarbay Vural Güride görevden alınmış, olayların ilk dalgası kontrol altına alınmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Olaylarda İkinci Dalga</span><br />
<br />
AP Çorum İl Başkanı Yardımcısı Erol Şahin, CHP İl Başkanı Cemal Solmaz’la birlikte vali ve emniyet müdürüyle görüşürler. MHP'nin saldırı hazırlıklarını ileterek önlem alınmasını isterler.<br />
Çorum AP milletvekili adayı Ali Ayhan Çetin "Olayların başlangıcı MHP'nin ve Ülkü Ocaklarının Çorum'u kurtarılmış bölge haline getirmeyi amaçlamaları, bunun için Gün Sazak'ın ölümü onlar için başlangıç noktası oldu." demiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TRT'nin tahriki</span><br />
<br />
TRT’de “Çorum’da Alaaddin Camii’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı.” haberini aralıklarla sık sık verilmektedir. Alaaddin Camii'ne bomba atıldığı iddiası camilerin hoparlörlerinden kente duyuruldu, cihat çağrısı yapıldı, suların zehirlendiği iddiası yayıldı. Böyle bir haberi askeri yetkililer vermemiş, Vali de haberi doğrulayıcı veya yalanlayıcı açıklamada bulunmamıştır. TRT’ nin Çorum muhabiri, böyle bir haber vermediğini söylemektedir. Haberi yayan polis de ortaya çıkarılmamıştır. Bir anda ortaya çıkan eli silahlı gruplar Alevi mahallelerine uzun namlulu silahlarla saldırmaya başlamıştır. [6]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Polis Panzeri ve Milönü Saldırısı</span><br />
<br />
Alevi mahallesine barikatları yıkarak giren panzerin ateşiyle hamile bir kadın ve bir öğretmen hayatını kaybederken yaşlı bir kadın panzerin altında kalır. Süleyman Ateş isimli tıp öğrencisi panzerin ateşiyle yaralanarak küfürlü içerikürüldüğü SSK hastanesinde işkence görür ve öldürülür.<br />
İçişleri Bakanı Mustafa Gülcügil: “Çorum olayları solun bir tertibidir ve devleti yıkma eylemlerinden biridir. Devlete destek düşüncesiyle hareket eden sağ bir grup, bunların karşısına çıkmıştır. Aslında siyasî gayeli ve siyasî hedefli olan sol gruptur..(Cumhuriyet gazetesi, 14.07.1980)<br />
Süleyman Demirel: “Eğer bu fitne CHP’den destek görmezse devlet bu fitneyi çok kısa bir zamanda söndürür. CHP neyi söylemeye çalışıyor? Günlerdir bu meseleyle uğraşıyoruz. Bu hadiselerin arkasında CHP var. (Cumhuriyet gazetesi, 11.07.1980)<br />
Bülent Ecevit: “....olayı sağ militanların başlattığı bilindiği hâlde iktidar bunu saklayıp bir komünistlik tehlikesi varmış görüntüsünü vermeye çalışmaktadır. Hükûmetin Çorum’daki olaylarda da taraf olduğu, taraflardan biriyle birlik olduğu ve onların suçlarını örtbas etmeye çalıştığı ortadadır.” (Milliyet gazetesi, 11.07.1980)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Diğer kaynaklar</span><br />
<br />
<br />
Cüneyt Arcayürek: Darbeler ve Gizli Servisler, (Sayfa.221)<br />
Aksiyon, Bir bakan, bir cinayet, bir ihtilal, (Sayfa.181)<br />
Cumhuriyet Gazetesi 02.06.1980<br />
Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, (Sayfa.88)<br />
12 Eylül Belgeseli 6. Bölüm 1980 Son Hız<br />
Nokta Dergisi, Sayı: 22 Tarih: 08.06.1986<br />
Aydınlık Gazetesi Tarih: 09.07.1980<br />
Çorum Gazetesi, 31.07.1980 ve Cumhuriyet Gazetesi Röportajı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayrıca bakınız</span><br />
<br />
<br />
Maraş Katliamı<br />
Malatya Olayları<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynakça</span><br />
<br />
<br />
1-^ AnaBritannica (1987, 6. cilt, sayfa: 517 Çorum Olayları)<br />
2-^ Selek, Pınar. Barışamadık<br />
3-^ Şahhüseyinoğlu, H. Nedim. Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar<br />
4-^ t24.com.tr<br />
5-^ Meclis Araştırması Komisyon Raporu, TBMM, Kasım 2012<br />
6-^ a b "İddianame", Soruşturma No: 2011/646, Esas No: 2012/2, İddianame No: 2012/2, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı<br />
7-^ MİT'in 'Kanlı 1 Mayıs' belgeleri mahkemede - Türkiye Haberleri - Radikal<br />
<br />
<br />
wikipedia.org</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ermeni tehciri Alman komutanların kararıdır]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ermeni-tehciri-alman-komutanlarin-kararidir.html</link>
			<pubDate>Mon, 23 May 2016 16:54:59 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ermeni-tehciri-alman-komutanlarin-kararidir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alman Parlamentosu 2 Haziran 2016’da yeni bir ‘Ermeni soykırımı’ tasarısını görüşecek…</span><br />
Alman Hükümeti’ni oluşturan CDU-SPD Koalisyonu ile Yeşiller Partisi’nin ortak metni olarak parlamentoya gelen tasarıda ‘101 yıl önce Osmanlı topraklarında Ermeni ve Hıristiyan azınlıklara soykırım uygulandığı’ öne sürülüyor ve Türkiye’nin bunu kabul etmesi isteniyor…<br />
Tasarıda ayrıca ‘Soykırım’ı Türkler yaptı, biz ise (Almanlar) göz yumduk!’ denerek özür dileniyor…<br />
Eh, koskoca Alman Parlamentosu soykırıma gözyumduğu için Ermenilerden 101 yıl sonra açıkça özür dilerse, Türkiye’nin de en azından soykırımı kabul edip, özür dileyip, biraz gözyaşı dökmesi bekleniyor…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜLTECİ PAZARLIĞI İÇİN ‘UCUZ HAMLE’</span><br />
Peki koskoca Alman Parlamentosu, bu gecikmiş tasarıyı niye şimdi ısıtıp masaya getiriyor?<br />
<br />
Mülteci Anlaşması çerçevesinde, AB vizesi şartında direnen Erdoğan’ı korkutup geri adım atmasını sağlamak için…<br />
Davutoğlu’nun aksine Almanya’ya diklenen Erdoğan’ın burnunu sürtmek için…<br />
Türkiye’yi üç kuruşa koskoca bir Mülteci Kampı’na çevirmek için…<br />
Almanlar bu nedenlerle 101 yıl sonra Ermeni sopasına sarılıp Türkiye ve Erdoğan’ı dövmeye çalışıyorlar… Ucuz ve seviyesiz bir hamle…<br />
Almanlar ayıp ediyor! Hem de iki kere…<br />
Birincisi mülteci konusu gündemdeyken, 101 yıllık bir meseleyi, üstelik AİHM’nin açıkça reddettiği bir soykırım suçlamasını, mülteci pazarlığı için tekrar gündeme getirmekle ayıp ediyorlar…<br />
İkincisi, 101 yıl sonra Almanların Ermeni tehcirindeki rolünü ‘biz sadece gözyumduk’ diyerek çarpıttıkları, örtbas ettikleri ve yalan söyledikleri için ayıp ediyorlar…<br />
Çünkü 1915’teki Ermeni tehciri kararı esas olarak Almanların verdiği askeri bir karardır…<br />
Çünkü o sırada Osmanlı ordusunu Almanlar ve Berlin yönetmektedir…<br />
Merkel bu gerçekleri bilecek kadar ‘okumuş’ bir politikacıdır!..<br />
Siyasi oyunlarla Türkiye’yi sıkıştırma çabası tarihi gerçekleri çarpıtmaya dönüşmemeli!...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PERİNÇEK EKİBİNE YENİ GÖREV</span><br />
Şimdi Doğu Perinçek ve Vatan Partililer Berlin’e gidiyorlar…<br />
Ermeni konusunda gerçekleri bir daha anlatmak için…<br />
İsviçre’yi AİHM kararı ile dize getirdikten sonra şimdi de Almanya’yı hizaya getirmek için…<br />
Almanya Türk toplumu da 28 Mayıs’ta Ermeni soykırımı tasarısını protesto için Berlin’de büyük bir yürüyüşe hazırlanıyor…<br />
Perinçek, VP’liler ve Almanya’daki Türklere başarılar diliyoruz…<br />
Ve Perinçek’e küçük bir uyarı yapmak istiyoruz:<br />
Alman Emperyalizmi 101 yıl önceki gibi müttefikimiz değil, bu kez karşı safta!...<br />
Ve Almanlar siyaseti de futbol gibi sert oynarlar, İsviçre’ye benzemezler!..<br />
Aman Abi, kendine dikkat et!...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">101 YILLIK GERÇEK: KARAR ALMANLARIN</span><br />
Ve tüm bu güncel siyasi kavga içinde pek gündeme gelmeyeceği anlaşılan 101 yıllık tarihi gerçeği, en azından Odatv’nin meraklı okurlarına anlatmak istiyoruz…<br />
Tarihi gerçek şudur:<br />
1915’teki Ermeni tehciri (sürgün) kararı Almanlar tarafından verilmiş bir karardır…<br />
Osmanlı’yı o sırada yöneten Enver Paşa ve Talat Paşalar ve İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) bu kararın tatbikçisi olmuşlardır…<br />
Almanların Ermenileri Anadolu’dan Suriye’ye sürme kararı, Bağdat Demiryolunu Ruslardan korumak için alınmış askeri bir karardır… Karar Berlin’den gelmiştir!...<br />
Şimdi 101 yıl öncenin gerçeklerine dönelim ve bu gerçekleri tokat gibi Alman Parlamentosu’nun yüzüne çarpalım!... <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BRONSART PAŞA İSTEDİ, ENVER PAŞA YAPTI</span><br />
1915’te Osmanlı topraklarındaki Ermeni halkının Anadolu’dan Suriye bölgesine sürgün edilmesi, Alman askeri yetkilerinin isteği doğrultusunda verilmiş bir karardır…<br />
Tehcir (sürgün) kararı askeri nedenlerle, askeri makamlar tarafından verilmiş bir karardır…<br />
Karar 1. Dünya Savaşı sırasında Alman-Osmanlı askeri ittifakına karşı savaşan Rus Ordusu’nun Doğu Anadolu’da Rus destekli Ermeni çetelerin ve Rus Ordusu içinde yeralan Ermeni taburların öncülüğü ile savaşı Doğu’dan İç Anadolu’ya doğru genişletmeleri nedeniyle verilmiştir…<br />
O dönemde Osmanlı ordusunu yöneten Almanlardır…<br />
Harbiye Nazırı Enver Paşa, Osmanlı Genelkurmay Başkanı ise Bronsart Paşa’dır…<br />
Bronsart Paşa’nın tam ismi General Bronsart von Schellendorf’tur…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ALMANYA ARŞİVİ AÇMIYOR, 100 YILDIR GİZLİYOR</span><br />
Schellendorf’un (Bronsart Paşa) tüm resmi ve özel yazışmaları ve evrakı halen Almanya’da Freiburg’daki Alman Askeri Arşivi’ndedir…<br />
Bu arşiv çeşitli taleplere rağmen Türk araştırmacılara açılmamıştır…<br />
Değerli tarihçimiz Prof. İlber Ortaylı’ya da Almanya üzerine araştırma yaptığı sırada Alman askeri arşivinin 1. Dünya Savaşı’na dair bazı bölümleri açılmamıştır…<br />
General Bronsart von Schellendorf o dönemde İstanbul’da Osmanlı ordusunun başında bulunan ve emirleri doğrudan Berlin’deki askeri karargahtan alan kilit önemdeki Alman komutanıdır…<br />
Diğer Alman komutan Liman von Sanders (Liman Paşa) İstanbul’da Kayzer’in temsilcisidir, ancak Bronsart Paşa kadar etkili ve yetkili değildir… Berlin, talimatları İstanbul’a Bronsart Paşa aracılığı ile iletmektedir…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SARIKAMIŞ’A HÜCUM EMRİ DE BERLİN’DEN GELDİ</span><br />
Sarıkamış’a hücum kararı Berlin’in kararıdır…<br />
Liman Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen, Bronsart Paşa’nın Berlin’den gelen kararı dayatması ile Enver Paşa ve Bronsart Paşa’nın öncülüğünde Ruslara karşı kışın en şiddetli zamanında (15 Aralık 1914-15 Ocak 1915) Osmanlı Ordusu, Kafkasya’da Ruslara saldırtılmış ve 60 bin kayıpla Sarıkamış felaketi yaşanmıştır…<br />
Liman von Sanders, Berlin’e rapor yazarak Sarıkamış’taki askeri faciaya yolaçan büyük hatası nedeniyle Bronsart’ın görevden alınmasını istemiştir… Berlin, Liman von Sanders’e yanıt bile vermemiş… Bronsart Paşa Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı görevinde kalmıştır…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SARIKAMIŞ FACİASI ERMENİ TEHCİRİNİ TETİKLEDİ</span><br />
Doğu’da Osmanlı III. Ordusu’nun Sarıkamış’ta tamamen erimesi sonucu, Ruslara karşı direnecek ciddi bir askeri güç kalmamıştır…<br />
Bu nedenle 1915 baharında Anadolu’ya doğru ilerleyen Rus ordusu Nisan ayında Van’da Ermeni çetelerin ayaklanması ve Ermeni milislerin girişimi ile Van’ı ele geçirmiş ve İç Anadolu’ya ilerlemeye başlamıştır… Aynı dönemde İngiliz-Fransız gemileri ve askerleri de Çanakkale’ye saldırı halindedir… <br />
Rus Ordusu’nun ve Ermenilerin hedefi Erzurum, Erzincan ve Ermenilerin güçlü olduğu Sivas’tır…<br />
Rus Ordusu’nun asıl stratejik hedefi ise Almanların inşa ettiği Bağdat Demiryolu’dur…<br />
İşte bu şartlar altında Almanların isteği ile bölgedeki Ermenilerin sürülmesi kararı alınmıştır…<br />
Sarıkamış faciasındaki rolünü ve sorumluluğunu örtbas etmek isteyen Bronsart Paşa, Ermenilerin sürülmesinde aktif rol almıştır…<br />
Bronsart Paşa, Enver-Talat ve Sait Halim Paşa’ya verdiği gizli bir brifingde Ermeni çetelerin terör faaliyetlerini listeleyerek ‘önlem’ (tehcir) alınmasını istemiştir…<br />
Karar askeri gerekçelerle Almanların istediği bir karardır…<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
BRONSART PAŞA’DAN TEHCİR GEREKÇESİ</span><br />
Bronsart Paşa, ayrıca 1921’de Talat Paşa’nın bir Ermeni tarafından katledildiği davada, Talat Paşa lehine tanıklık yaparken, Ermeni tehcirinin gerekçesini de açıklamıştır…<br />
Bronsart Paşa, o sırada DAZ (sonra FAZ adını aldı) gazetesinde yayınlanan savunma metninde şunu vurgulamıştır:<br />
‘Ermeni çeteler öncülüğünde Rus birliklerinin Anadolu içlerine ilerlemesi sonucu Türk ve Müslüman halk bölgeyi terkederek kaçıyordu… Onları durduramıyorduk… Bölge boşalıyordu ve askeri açıdan savunulamaz hale geliyordu… Ermenilerin tehciri kararı bu nedenle alındı!’<br />
Bronsart Paşa, Ermeni tehcirinin nedenini bu kadar açık ve net yazmıştır…<br />
Bu belge açıkça gazeteye basılı olarak durmaktadır…<br />
Merak eden herkes ve Alman Parlamentosu üyeleri bulup okuyabilir…<br />
Bronsart Paşa o sırada Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı’dır…<br />
Bu askeri kararı veren en yetkili makamdır…<br />
Harbiye Nazırı Enver Paşa da bu kararı kaleme alan makamdır…<br />
Enver Paşa tehcir kararını ayrıca Goltz Paşa’ya da imzalatmıştır…<br />
Yani Ermeni tehciri kararının arkasında en azından Bronsart Paşa ve Goltz Paşa gibi iki en üst düzey Alman komutanın imzası vardır… <br />
Bunlar açıktır… Gizli olan ve 101 yıldır hala açılmayan ise Bronsart Paşa’nın özel arşividir…<br />
Alman Parlamentosu önce bu arşivdeki yasağı kaldırsın da, Ermeni konusunda Almanların rolü ve kararları 101 yıl sonra nihayet tümüyle açığa çıksın!...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TEHCİR ALMAN YÖNTEMİDİR</span><br />
Almanlar beğenmedikleri halk kitlelerini oradan oraya sürmeyi (tehcir) Afrika’da sömürgeci bir politika olarak 1. Dünya Savaşı’ndan önce uygulamışlardır...<br />
Osmanlı sömürgeci bu kitlesel göç yöntemini bilmez…<br />
Birinci Dünya Savaşı’nda ise Almanlar önce Belçika’yı işgal etmişler ve Belçikalıları ‘zorunlu çalışma’ adı altında sürerek, askeri kamplarda toplamışlardır…<br />
Ermenilerin sürülmesi ise yine Almanlar tarafından Belçika’dan hemen sonra uygulanan bir politikadır…<br />
Sonuca gelelim:<br />
Ey Almanya!...<br />
Yok öyle ‘Türkler soykırım yaptı, biz sadece gözyumduk!’ yalanları…<br />
Ermeni tehciri kararı Alman komutanların kararıdır…<br />
Önce tarihinle yüzleş, sonra Türkiye’ye bulaş!...<br />
Berlin’e selam, gerçekleri anlatmaya devam!...<br />
<br />
Kerem Çalışkan<br />
Odatv.com</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alman Parlamentosu 2 Haziran 2016’da yeni bir ‘Ermeni soykırımı’ tasarısını görüşecek…</span><br />
Alman Hükümeti’ni oluşturan CDU-SPD Koalisyonu ile Yeşiller Partisi’nin ortak metni olarak parlamentoya gelen tasarıda ‘101 yıl önce Osmanlı topraklarında Ermeni ve Hıristiyan azınlıklara soykırım uygulandığı’ öne sürülüyor ve Türkiye’nin bunu kabul etmesi isteniyor…<br />
Tasarıda ayrıca ‘Soykırım’ı Türkler yaptı, biz ise (Almanlar) göz yumduk!’ denerek özür dileniyor…<br />
Eh, koskoca Alman Parlamentosu soykırıma gözyumduğu için Ermenilerden 101 yıl sonra açıkça özür dilerse, Türkiye’nin de en azından soykırımı kabul edip, özür dileyip, biraz gözyaşı dökmesi bekleniyor…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜLTECİ PAZARLIĞI İÇİN ‘UCUZ HAMLE’</span><br />
Peki koskoca Alman Parlamentosu, bu gecikmiş tasarıyı niye şimdi ısıtıp masaya getiriyor?<br />
<br />
Mülteci Anlaşması çerçevesinde, AB vizesi şartında direnen Erdoğan’ı korkutup geri adım atmasını sağlamak için…<br />
Davutoğlu’nun aksine Almanya’ya diklenen Erdoğan’ın burnunu sürtmek için…<br />
Türkiye’yi üç kuruşa koskoca bir Mülteci Kampı’na çevirmek için…<br />
Almanlar bu nedenlerle 101 yıl sonra Ermeni sopasına sarılıp Türkiye ve Erdoğan’ı dövmeye çalışıyorlar… Ucuz ve seviyesiz bir hamle…<br />
Almanlar ayıp ediyor! Hem de iki kere…<br />
Birincisi mülteci konusu gündemdeyken, 101 yıllık bir meseleyi, üstelik AİHM’nin açıkça reddettiği bir soykırım suçlamasını, mülteci pazarlığı için tekrar gündeme getirmekle ayıp ediyorlar…<br />
İkincisi, 101 yıl sonra Almanların Ermeni tehcirindeki rolünü ‘biz sadece gözyumduk’ diyerek çarpıttıkları, örtbas ettikleri ve yalan söyledikleri için ayıp ediyorlar…<br />
Çünkü 1915’teki Ermeni tehciri kararı esas olarak Almanların verdiği askeri bir karardır…<br />
Çünkü o sırada Osmanlı ordusunu Almanlar ve Berlin yönetmektedir…<br />
Merkel bu gerçekleri bilecek kadar ‘okumuş’ bir politikacıdır!..<br />
Siyasi oyunlarla Türkiye’yi sıkıştırma çabası tarihi gerçekleri çarpıtmaya dönüşmemeli!...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PERİNÇEK EKİBİNE YENİ GÖREV</span><br />
Şimdi Doğu Perinçek ve Vatan Partililer Berlin’e gidiyorlar…<br />
Ermeni konusunda gerçekleri bir daha anlatmak için…<br />
İsviçre’yi AİHM kararı ile dize getirdikten sonra şimdi de Almanya’yı hizaya getirmek için…<br />
Almanya Türk toplumu da 28 Mayıs’ta Ermeni soykırımı tasarısını protesto için Berlin’de büyük bir yürüyüşe hazırlanıyor…<br />
Perinçek, VP’liler ve Almanya’daki Türklere başarılar diliyoruz…<br />
Ve Perinçek’e küçük bir uyarı yapmak istiyoruz:<br />
Alman Emperyalizmi 101 yıl önceki gibi müttefikimiz değil, bu kez karşı safta!...<br />
Ve Almanlar siyaseti de futbol gibi sert oynarlar, İsviçre’ye benzemezler!..<br />
Aman Abi, kendine dikkat et!...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">101 YILLIK GERÇEK: KARAR ALMANLARIN</span><br />
Ve tüm bu güncel siyasi kavga içinde pek gündeme gelmeyeceği anlaşılan 101 yıllık tarihi gerçeği, en azından Odatv’nin meraklı okurlarına anlatmak istiyoruz…<br />
Tarihi gerçek şudur:<br />
1915’teki Ermeni tehciri (sürgün) kararı Almanlar tarafından verilmiş bir karardır…<br />
Osmanlı’yı o sırada yöneten Enver Paşa ve Talat Paşalar ve İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) bu kararın tatbikçisi olmuşlardır…<br />
Almanların Ermenileri Anadolu’dan Suriye’ye sürme kararı, Bağdat Demiryolunu Ruslardan korumak için alınmış askeri bir karardır… Karar Berlin’den gelmiştir!...<br />
Şimdi 101 yıl öncenin gerçeklerine dönelim ve bu gerçekleri tokat gibi Alman Parlamentosu’nun yüzüne çarpalım!... <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BRONSART PAŞA İSTEDİ, ENVER PAŞA YAPTI</span><br />
1915’te Osmanlı topraklarındaki Ermeni halkının Anadolu’dan Suriye bölgesine sürgün edilmesi, Alman askeri yetkilerinin isteği doğrultusunda verilmiş bir karardır…<br />
Tehcir (sürgün) kararı askeri nedenlerle, askeri makamlar tarafından verilmiş bir karardır…<br />
Karar 1. Dünya Savaşı sırasında Alman-Osmanlı askeri ittifakına karşı savaşan Rus Ordusu’nun Doğu Anadolu’da Rus destekli Ermeni çetelerin ve Rus Ordusu içinde yeralan Ermeni taburların öncülüğü ile savaşı Doğu’dan İç Anadolu’ya doğru genişletmeleri nedeniyle verilmiştir…<br />
O dönemde Osmanlı ordusunu yöneten Almanlardır…<br />
Harbiye Nazırı Enver Paşa, Osmanlı Genelkurmay Başkanı ise Bronsart Paşa’dır…<br />
Bronsart Paşa’nın tam ismi General Bronsart von Schellendorf’tur…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ALMANYA ARŞİVİ AÇMIYOR, 100 YILDIR GİZLİYOR</span><br />
Schellendorf’un (Bronsart Paşa) tüm resmi ve özel yazışmaları ve evrakı halen Almanya’da Freiburg’daki Alman Askeri Arşivi’ndedir…<br />
Bu arşiv çeşitli taleplere rağmen Türk araştırmacılara açılmamıştır…<br />
Değerli tarihçimiz Prof. İlber Ortaylı’ya da Almanya üzerine araştırma yaptığı sırada Alman askeri arşivinin 1. Dünya Savaşı’na dair bazı bölümleri açılmamıştır…<br />
General Bronsart von Schellendorf o dönemde İstanbul’da Osmanlı ordusunun başında bulunan ve emirleri doğrudan Berlin’deki askeri karargahtan alan kilit önemdeki Alman komutanıdır…<br />
Diğer Alman komutan Liman von Sanders (Liman Paşa) İstanbul’da Kayzer’in temsilcisidir, ancak Bronsart Paşa kadar etkili ve yetkili değildir… Berlin, talimatları İstanbul’a Bronsart Paşa aracılığı ile iletmektedir…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SARIKAMIŞ’A HÜCUM EMRİ DE BERLİN’DEN GELDİ</span><br />
Sarıkamış’a hücum kararı Berlin’in kararıdır…<br />
Liman Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen, Bronsart Paşa’nın Berlin’den gelen kararı dayatması ile Enver Paşa ve Bronsart Paşa’nın öncülüğünde Ruslara karşı kışın en şiddetli zamanında (15 Aralık 1914-15 Ocak 1915) Osmanlı Ordusu, Kafkasya’da Ruslara saldırtılmış ve 60 bin kayıpla Sarıkamış felaketi yaşanmıştır…<br />
Liman von Sanders, Berlin’e rapor yazarak Sarıkamış’taki askeri faciaya yolaçan büyük hatası nedeniyle Bronsart’ın görevden alınmasını istemiştir… Berlin, Liman von Sanders’e yanıt bile vermemiş… Bronsart Paşa Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı görevinde kalmıştır…<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SARIKAMIŞ FACİASI ERMENİ TEHCİRİNİ TETİKLEDİ</span><br />
Doğu’da Osmanlı III. Ordusu’nun Sarıkamış’ta tamamen erimesi sonucu, Ruslara karşı direnecek ciddi bir askeri güç kalmamıştır…<br />
Bu nedenle 1915 baharında Anadolu’ya doğru ilerleyen Rus ordusu Nisan ayında Van’da Ermeni çetelerin ayaklanması ve Ermeni milislerin girişimi ile Van’ı ele geçirmiş ve İç Anadolu’ya ilerlemeye başlamıştır… Aynı dönemde İngiliz-Fransız gemileri ve askerleri de Çanakkale’ye saldırı halindedir… <br />
Rus Ordusu’nun ve Ermenilerin hedefi Erzurum, Erzincan ve Ermenilerin güçlü olduğu Sivas’tır…<br />
Rus Ordusu’nun asıl stratejik hedefi ise Almanların inşa ettiği Bağdat Demiryolu’dur…<br />
İşte bu şartlar altında Almanların isteği ile bölgedeki Ermenilerin sürülmesi kararı alınmıştır…<br />
Sarıkamış faciasındaki rolünü ve sorumluluğunu örtbas etmek isteyen Bronsart Paşa, Ermenilerin sürülmesinde aktif rol almıştır…<br />
Bronsart Paşa, Enver-Talat ve Sait Halim Paşa’ya verdiği gizli bir brifingde Ermeni çetelerin terör faaliyetlerini listeleyerek ‘önlem’ (tehcir) alınmasını istemiştir…<br />
Karar askeri gerekçelerle Almanların istediği bir karardır…<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
BRONSART PAŞA’DAN TEHCİR GEREKÇESİ</span><br />
Bronsart Paşa, ayrıca 1921’de Talat Paşa’nın bir Ermeni tarafından katledildiği davada, Talat Paşa lehine tanıklık yaparken, Ermeni tehcirinin gerekçesini de açıklamıştır…<br />
Bronsart Paşa, o sırada DAZ (sonra FAZ adını aldı) gazetesinde yayınlanan savunma metninde şunu vurgulamıştır:<br />
‘Ermeni çeteler öncülüğünde Rus birliklerinin Anadolu içlerine ilerlemesi sonucu Türk ve Müslüman halk bölgeyi terkederek kaçıyordu… Onları durduramıyorduk… Bölge boşalıyordu ve askeri açıdan savunulamaz hale geliyordu… Ermenilerin tehciri kararı bu nedenle alındı!’<br />
Bronsart Paşa, Ermeni tehcirinin nedenini bu kadar açık ve net yazmıştır…<br />
Bu belge açıkça gazeteye basılı olarak durmaktadır…<br />
Merak eden herkes ve Alman Parlamentosu üyeleri bulup okuyabilir…<br />
Bronsart Paşa o sırada Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı’dır…<br />
Bu askeri kararı veren en yetkili makamdır…<br />
Harbiye Nazırı Enver Paşa da bu kararı kaleme alan makamdır…<br />
Enver Paşa tehcir kararını ayrıca Goltz Paşa’ya da imzalatmıştır…<br />
Yani Ermeni tehciri kararının arkasında en azından Bronsart Paşa ve Goltz Paşa gibi iki en üst düzey Alman komutanın imzası vardır… <br />
Bunlar açıktır… Gizli olan ve 101 yıldır hala açılmayan ise Bronsart Paşa’nın özel arşividir…<br />
Alman Parlamentosu önce bu arşivdeki yasağı kaldırsın da, Ermeni konusunda Almanların rolü ve kararları 101 yıl sonra nihayet tümüyle açığa çıksın!...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TEHCİR ALMAN YÖNTEMİDİR</span><br />
Almanlar beğenmedikleri halk kitlelerini oradan oraya sürmeyi (tehcir) Afrika’da sömürgeci bir politika olarak 1. Dünya Savaşı’ndan önce uygulamışlardır...<br />
Osmanlı sömürgeci bu kitlesel göç yöntemini bilmez…<br />
Birinci Dünya Savaşı’nda ise Almanlar önce Belçika’yı işgal etmişler ve Belçikalıları ‘zorunlu çalışma’ adı altında sürerek, askeri kamplarda toplamışlardır…<br />
Ermenilerin sürülmesi ise yine Almanlar tarafından Belçika’dan hemen sonra uygulanan bir politikadır…<br />
Sonuca gelelim:<br />
Ey Almanya!...<br />
Yok öyle ‘Türkler soykırım yaptı, biz sadece gözyumduk!’ yalanları…<br />
Ermeni tehciri kararı Alman komutanların kararıdır…<br />
Önce tarihinle yüzleş, sonra Türkiye’ye bulaş!...<br />
Berlin’e selam, gerçekleri anlatmaya devam!...<br />
<br />
Kerem Çalışkan<br />
Odatv.com</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>