<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Alevi Forum - Atatürk Anıları]]></title>
		<link>https://www.aleviforum.net/</link>
		<description><![CDATA[Alevi Forum - https://www.aleviforum.net]]></description>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2026 20:00:52 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk anılarından...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-anilarindan--3162.html</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2020 01:58:39 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-anilarindan--3162.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eski köşkün yemek odasından bilardolu hole çıkılan kapı yanında bir kanepe vardı. Bir gece yorulmuş, sofradan kalkarak kanepeye uzanmıştım. Bir aralık kapının açıldığını hissettim. Atatürk idi. Sıçrayıp, af edersiniz demeye bile fırsat kalmadığından uyumuşluğa vurdum. El yıkayacağı yeri tam karşımdaki merdivenin sahanlığındaydı. Atatürk’ün beni uyandırmamak için ayakucuna basar gibi yavaşça merdiveni çıktığını hala gözüm yaşararak hatırlarım.<br />
<br />
FALİH RIFKI ATAY</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eski köşkün yemek odasından bilardolu hole çıkılan kapı yanında bir kanepe vardı. Bir gece yorulmuş, sofradan kalkarak kanepeye uzanmıştım. Bir aralık kapının açıldığını hissettim. Atatürk idi. Sıçrayıp, af edersiniz demeye bile fırsat kalmadığından uyumuşluğa vurdum. El yıkayacağı yeri tam karşımdaki merdivenin sahanlığındaydı. Atatürk’ün beni uyandırmamak için ayakucuna basar gibi yavaşça merdiveni çıktığını hala gözüm yaşararak hatırlarım.<br />
<br />
FALİH RIFKI ATAY</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kâzım Dirik Anlatıyor]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-k%C3%A2zim-dirik-anlatiyor.html</link>
			<pubDate>Mon, 27 Jan 2020 23:56:22 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-k%C3%A2zim-dirik-anlatiyor.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştık. Samsun’dan Havza’ya gidecektik. Yollar yeni yağmurdan çıkmış, berbattı. Otomobil haraptı. İkide bir duruyor, arıza yapıyor, tekrar yol alıyorduk. Siz, o zamanki bu otuz beş yaşında, muzaffer komutanın hareket canlılığı ve sabırsızlığını tasavvur edemezsiniz. Kendisi şoförün yanında oturuyor, zaman zaman direksiyonu eline alıyordu. Arkada benimle (Kâzım Dirik), Doktor Refik (SAYDAM) ve Doktor İbrahim Tali (ÖNGÖREN) oturuyorduk. O, şoförün işine karıştıkça yan gözle birbirimize bakıyorduk. Fakat ne olduysa oldu, yan gözle bakışarak anlatmak istemediğimiz korktuğumuz başımıza geldi. Makine bir dönemeçte bir daha kolay kolay harekete gelmeyecek halde durdu, kaldı.<br />
<br />
Bize yapacak iş, inmek ve beklemekti. Onu yaptık. Bir köşeye çekilerek sabırlı ve işi oluruna bırakarak beklemeye başladık.<br />
Mustafa Kemal Paşa, Havza’ya gidebilmek için bir araç bulmak ihtiyacını duyarak yanımıza geldi ve Refik Saydam’a gülerek dedi ki:<br />
–“Doktor… Havza’ya kadar yürüyebilir misin?“.<br />
Sonunda, yarım saat ilerideki köye gidip, oradan araba bulmayı kararlaştırdık. Hep beraber yola çıktık. Mustafa Kemal Paşa dedi ki:<br />
-“Size, yorulmamanız için bir çare önereceğim. “Dağ Başını Duman Almış” marşını biliyor musunuz?”.<br />
İtiraf edeyim ki orada olanlardan hiçbirimiz bu marşı bilmiyorduk. Bunun üzerine kendi gür ve dinç sesiyle, notasını da tekrarlayarak başladı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dağ başını duman almış,<br />
Gümüş dere durmaz akar.<br />
Güneş ufuktan şimdi doğar,<br />
Yürüyelim arkadaşlar…”</span><br />
<br />
Kendisinden ilk defa, bu marşı Havza yolunda dinledim. 19 Mayıs 1919’da yanında olan mutlulardan biriyim. Rahat rahat söyleyebilirim ki, Mustafa Kemal Paşa, milli mücadeleye başladığının ilk marşını burada söylemiştir. Daha sonra Ankara Halkevi’nde bu marşı söyletir ve söylerken gördüm:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu ağaçlar güzel kuşlar<br />
Yürüyelim arkadaşlar…”</span> derken yeni bir yola çıkmak hazırlığının heyecanını duyardı.<br />
<br />
Neden bu marşı bu kadar severdi?<br />
Doğa güzelliklerini tekrarladığı, o dönemde pek az görülen öz Türkçe olduğu, içinde geleceği ilgilendiren kelimeler ve amaçlar çok olduğu için mi bilmiyorum.<br />
Belki bütün bunların hepsi vardı.<br />
Çünkü O, doğanın güzelliğine, heyecanına, geleceğe âşık bir adamdı.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştık. Samsun’dan Havza’ya gidecektik. Yollar yeni yağmurdan çıkmış, berbattı. Otomobil haraptı. İkide bir duruyor, arıza yapıyor, tekrar yol alıyorduk. Siz, o zamanki bu otuz beş yaşında, muzaffer komutanın hareket canlılığı ve sabırsızlığını tasavvur edemezsiniz. Kendisi şoförün yanında oturuyor, zaman zaman direksiyonu eline alıyordu. Arkada benimle (Kâzım Dirik), Doktor Refik (SAYDAM) ve Doktor İbrahim Tali (ÖNGÖREN) oturuyorduk. O, şoförün işine karıştıkça yan gözle birbirimize bakıyorduk. Fakat ne olduysa oldu, yan gözle bakışarak anlatmak istemediğimiz korktuğumuz başımıza geldi. Makine bir dönemeçte bir daha kolay kolay harekete gelmeyecek halde durdu, kaldı.<br />
<br />
Bize yapacak iş, inmek ve beklemekti. Onu yaptık. Bir köşeye çekilerek sabırlı ve işi oluruna bırakarak beklemeye başladık.<br />
Mustafa Kemal Paşa, Havza’ya gidebilmek için bir araç bulmak ihtiyacını duyarak yanımıza geldi ve Refik Saydam’a gülerek dedi ki:<br />
–“Doktor… Havza’ya kadar yürüyebilir misin?“.<br />
Sonunda, yarım saat ilerideki köye gidip, oradan araba bulmayı kararlaştırdık. Hep beraber yola çıktık. Mustafa Kemal Paşa dedi ki:<br />
-“Size, yorulmamanız için bir çare önereceğim. “Dağ Başını Duman Almış” marşını biliyor musunuz?”.<br />
İtiraf edeyim ki orada olanlardan hiçbirimiz bu marşı bilmiyorduk. Bunun üzerine kendi gür ve dinç sesiyle, notasını da tekrarlayarak başladı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Dağ başını duman almış,<br />
Gümüş dere durmaz akar.<br />
Güneş ufuktan şimdi doğar,<br />
Yürüyelim arkadaşlar…”</span><br />
<br />
Kendisinden ilk defa, bu marşı Havza yolunda dinledim. 19 Mayıs 1919’da yanında olan mutlulardan biriyim. Rahat rahat söyleyebilirim ki, Mustafa Kemal Paşa, milli mücadeleye başladığının ilk marşını burada söylemiştir. Daha sonra Ankara Halkevi’nde bu marşı söyletir ve söylerken gördüm:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bu ağaçlar güzel kuşlar<br />
Yürüyelim arkadaşlar…”</span> derken yeni bir yola çıkmak hazırlığının heyecanını duyardı.<br />
<br />
Neden bu marşı bu kadar severdi?<br />
Doğa güzelliklerini tekrarladığı, o dönemde pek az görülen öz Türkçe olduğu, içinde geleceği ilgilendiren kelimeler ve amaçlar çok olduğu için mi bilmiyorum.<br />
Belki bütün bunların hepsi vardı.<br />
Çünkü O, doğanın güzelliğine, heyecanına, geleceğe âşık bir adamdı.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ata'nin "köylü, milletin efendisidir" sözünün kaynaği]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ata-nin-koylu-milletin-efendisidir-sozunun-kaynagi.html</link>
			<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 01:19:05 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ata-nin-koylu-milletin-efendisidir-sozunun-kaynagi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Atatürk, Enver Paşa tarafından Sofya'ya askeri ataşe olarak gönderilir. Bulgaristan henüz 5 yıllık bir ülkedir. Üzgündür Atatürk İstanbul'dan gittiği için. Bir pastane vardır Sofya'da. Diplomatik erkan genel olarak o pastanede kahvaltı yapmaktadır. Atatürk de orada yapar kahvaltısını.<br />
<br />
Bir sabah bir köylü girer pastaneye. Bohçası vardır yanında,bırakır bir masanın yanına,oturur. Bir garson gelir,köylü süt ve kek ister. Garson ise köylünün pastaneden ayrılmasını ister. İtiraz eder köylü. Birkaç garson daha gelip tekrarlarlar dışarı çıkmasını.<br />
<br />
Köylü öfkelenir ve bağırmaya başlar. " Senin sattığın sütü ben üretiyorum, senin sattığın pasta,börek,çöreğin ununu ben üretiyorum. Peynirini,yoğurdunu ben üretip veriyorum. Pastana koyduğun meyveyi ben üretiyorum ve sen benim ürettiklerimi bana vermiyorsun öyle mi? Hayır çıkmıyorum ve kahvaltımı burada yapacağım" der..<br />
<br />
Herkes suspus olur. Köylünün istedikleri masasına gelir, kahvaltısını yapar ve bir miktar parayı masaya fırlatarak çıkar ve gider.<br />
Tüm her şeyi izler Atatürk. Küçük kareli not defterine şu notu düşer.<br />
"Bir gün benim köylüm de bu köylü gibi olursa millet olduk demektir "der ve ekler.<br />
<br />
" KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR"....<br />
<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Atatürk, Enver Paşa tarafından Sofya'ya askeri ataşe olarak gönderilir. Bulgaristan henüz 5 yıllık bir ülkedir. Üzgündür Atatürk İstanbul'dan gittiği için. Bir pastane vardır Sofya'da. Diplomatik erkan genel olarak o pastanede kahvaltı yapmaktadır. Atatürk de orada yapar kahvaltısını.<br />
<br />
Bir sabah bir köylü girer pastaneye. Bohçası vardır yanında,bırakır bir masanın yanına,oturur. Bir garson gelir,köylü süt ve kek ister. Garson ise köylünün pastaneden ayrılmasını ister. İtiraz eder köylü. Birkaç garson daha gelip tekrarlarlar dışarı çıkmasını.<br />
<br />
Köylü öfkelenir ve bağırmaya başlar. " Senin sattığın sütü ben üretiyorum, senin sattığın pasta,börek,çöreğin ununu ben üretiyorum. Peynirini,yoğurdunu ben üretip veriyorum. Pastana koyduğun meyveyi ben üretiyorum ve sen benim ürettiklerimi bana vermiyorsun öyle mi? Hayır çıkmıyorum ve kahvaltımı burada yapacağım" der..<br />
<br />
Herkes suspus olur. Köylünün istedikleri masasına gelir, kahvaltısını yapar ve bir miktar parayı masaya fırlatarak çıkar ve gider.<br />
Tüm her şeyi izler Atatürk. Küçük kareli not defterine şu notu düşer.<br />
"Bir gün benim köylüm de bu köylü gibi olursa millet olduk demektir "der ve ekler.<br />
<br />
" KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR"....<br />
<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yıl 1929…]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-yil-1929%E2%80%A6.html</link>
			<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 01:18:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-yil-1929%E2%80%A6.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yıl 1929… Mustafa Kemal sabah erkenden paltosunu ve şapkasını giydi, kimseye haber vermeden Dolmabahçe'den çıktı, yürüye yürüye tramvaya kadar gitti; biraz Sultanahmet'te dolaştıktan sonra Topkapı Müzesi'ne geldi. Saat daha henüz 9 olmamıştı, müze açılmamıştı. Kapıdaki bekçi tanımadı. Kendisini tanıttı: "Reisicumhurum" dedi. "Müzeyi gezmek istediğini" söyledi…<br />
Bekçi omzunu silkti. "Kim olursan ol, giremezsin" dedi. Mustafa Kemal "haklısın" dedi, bekledi. Saat 9 oldu, müze müdürü geldi. Kapıda bekleyeni görünce başından aşağı kaynar sular döküldü!<br />
Mustafa Kemal müzeyi gezdi. Sonra da geldiği gibi yürüye yürüye çıktı, taksiye bindi, Şişli Etfal'e gitti. Sabiha Gökçen rahatsızlanmıştı, hastanede yatıyordu. Onu ziyaret edecekti…<br />
Bu arada, Dolmabahçe'de panik yaşanıyordu. Mustafa Kemal kayıptı!<br />
Ortalık ayağa kalkmış, Emniyette alarm verilmişti, denizde arama yapmak üzere dalgıç ekibi bile çağrılmıştı…<br />
O sırada Topkapı Müzesi'nin müdürü aradı, Mustafa Kemal'in tek başına geldiğini, tek başına gittiğini, nereye gittiğini soramadığını anlattı.<br />
Hadi bakalım, bütün polis arabaları Topkapı etrafındaki taksilere hücum etti, "gören var mı ?" diye soruluyordu. Neyse ki bu defa hastaneden saraya telefon geldi, "Reisicumhur burada."<br />
Yaverler, korumalar telaşla hastaneye girdiğinde, Sabiha'nın ayakucunda duruyordu, baba-kız neşeyle sohbet ediyorlardı…<br />
Mustafa Kemal bu hadiseyi ne zaman anlatsa, kahkahayla gülüyordu. Çünkü taksiyle hastaneye gelince, "burada beni bekle, çıkınca tekrar bineceğim" demişti ama taksi şoförü de müzenin bekçisi gibi Mustafa Kemal'i tanımamıştı!<br />
Dolmabahçe'den yaverler koşarak hastaneye geldiğinde "birini getirdim, kim olduğunu bilmiyorum" demişti…<br />
<br />
<br />
(Yılmaz Özdil, "Mustafa Kemal")</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yıl 1929… Mustafa Kemal sabah erkenden paltosunu ve şapkasını giydi, kimseye haber vermeden Dolmabahçe'den çıktı, yürüye yürüye tramvaya kadar gitti; biraz Sultanahmet'te dolaştıktan sonra Topkapı Müzesi'ne geldi. Saat daha henüz 9 olmamıştı, müze açılmamıştı. Kapıdaki bekçi tanımadı. Kendisini tanıttı: "Reisicumhurum" dedi. "Müzeyi gezmek istediğini" söyledi…<br />
Bekçi omzunu silkti. "Kim olursan ol, giremezsin" dedi. Mustafa Kemal "haklısın" dedi, bekledi. Saat 9 oldu, müze müdürü geldi. Kapıda bekleyeni görünce başından aşağı kaynar sular döküldü!<br />
Mustafa Kemal müzeyi gezdi. Sonra da geldiği gibi yürüye yürüye çıktı, taksiye bindi, Şişli Etfal'e gitti. Sabiha Gökçen rahatsızlanmıştı, hastanede yatıyordu. Onu ziyaret edecekti…<br />
Bu arada, Dolmabahçe'de panik yaşanıyordu. Mustafa Kemal kayıptı!<br />
Ortalık ayağa kalkmış, Emniyette alarm verilmişti, denizde arama yapmak üzere dalgıç ekibi bile çağrılmıştı…<br />
O sırada Topkapı Müzesi'nin müdürü aradı, Mustafa Kemal'in tek başına geldiğini, tek başına gittiğini, nereye gittiğini soramadığını anlattı.<br />
Hadi bakalım, bütün polis arabaları Topkapı etrafındaki taksilere hücum etti, "gören var mı ?" diye soruluyordu. Neyse ki bu defa hastaneden saraya telefon geldi, "Reisicumhur burada."<br />
Yaverler, korumalar telaşla hastaneye girdiğinde, Sabiha'nın ayakucunda duruyordu, baba-kız neşeyle sohbet ediyorlardı…<br />
Mustafa Kemal bu hadiseyi ne zaman anlatsa, kahkahayla gülüyordu. Çünkü taksiyle hastaneye gelince, "burada beni bekle, çıkınca tekrar bineceğim" demişti ama taksi şoförü de müzenin bekçisi gibi Mustafa Kemal'i tanımamıştı!<br />
Dolmabahçe'den yaverler koşarak hastaneye geldiğinde "birini getirdim, kim olduğunu bilmiyorum" demişti…<br />
<br />
<br />
(Yılmaz Özdil, "Mustafa Kemal")</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Afet İnan anılarından...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-afet-inan-anilarindan.html</link>
			<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 01:16:56 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-afet-inan-anilarindan.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Atatürk’ün manevi kızlarından Afet İnan, tarih öğrenimi görüyordu. Hocalarından, İsviçreli ünlü bilim adamı Prof. Eugéne Pittard, doktora tezi olarak, Türk’ü tanımlamasını istedi. Öğrencisinin, Atatürk'e danışacağını biliyordu. İsviçreli ünlü profesör, En büyük Türk’ün, Türk ulusunu nasıl tanımlayacağını merak ediyordu.<br />
<br />
Nitekim beklediği gibi oldu. Atatürk, manevi kızı kendisinden yardım istediğinde, şöyle dedi: “Önce sen çalış, yazını hazırla; sonra birlikte inceleriz!”<br />
Afet İnan, çalışmasını tamamladı ve Atatürk'e gitti. Büyük Önder, çalışmanın sayfalarını tek tek çevirdi, ara başlıklara göz attı ve hızlı bir kararla; “Hele dur!” dedi; “Ver bana bir kâğıt; ben, Türk’ün tanımını sana yapayım!”<br />
<br />
Ve çok zaman olduğu gibi, kurşun kalemle doğaçlama yazmaya başladı:<br />
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu.<br />
Bu sahne, 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir.<br />
Beşik, tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk, tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.<br />
O çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları, tabiatın babası tanıdı; onların oğlu oldu.<br />
Bir gün, o tabiat çocuğu, tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu.<br />
Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”<br />
İsviçreli profesörün merakı giderilmişti.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Atatürk’ün manevi kızlarından Afet İnan, tarih öğrenimi görüyordu. Hocalarından, İsviçreli ünlü bilim adamı Prof. Eugéne Pittard, doktora tezi olarak, Türk’ü tanımlamasını istedi. Öğrencisinin, Atatürk'e danışacağını biliyordu. İsviçreli ünlü profesör, En büyük Türk’ün, Türk ulusunu nasıl tanımlayacağını merak ediyordu.<br />
<br />
Nitekim beklediği gibi oldu. Atatürk, manevi kızı kendisinden yardım istediğinde, şöyle dedi: “Önce sen çalış, yazını hazırla; sonra birlikte inceleriz!”<br />
Afet İnan, çalışmasını tamamladı ve Atatürk'e gitti. Büyük Önder, çalışmanın sayfalarını tek tek çevirdi, ara başlıklara göz attı ve hızlı bir kararla; “Hele dur!” dedi; “Ver bana bir kâğıt; ben, Türk’ün tanımını sana yapayım!”<br />
<br />
Ve çok zaman olduğu gibi, kurşun kalemle doğaçlama yazmaya başladı:<br />
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu.<br />
Bu sahne, 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir.<br />
Beşik, tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk, tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.<br />
O çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları, tabiatın babası tanıdı; onların oğlu oldu.<br />
Bir gün, o tabiat çocuğu, tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu.<br />
Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”<br />
İsviçreli profesörün merakı giderilmişti.<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk Anılarından...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-anilarindan--3143.html</link>
			<pubDate>Fri, 27 Dec 2019 00:13:08 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-anilarindan--3143.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SOĞAN, EKMEK, ZEYTİNDEN DAHA İYİ YEMEK Mİ OLUR?</span><br />
<br />
ATATÜRK,kesinlikle kendisine yapılacak yemekle ilgili bir istekte bulunmazdı. Yalnız, bazen kendisine yapacağım yemekleri sayarken:<br />
- Usta, peki ne kadar zamanda yapacaksın? Diye sorar, ben bir-iki saat deyince pazarlık ederdi. En az süreyi söylediğimde de:<br />
- Nasılmış Mehmet usta! Benim dediğime geldin ya! Diye adeta çocuk gibi sevinirdi.<br />
Yemeklerde genellikle, etrafındakilere şarkı söyletir, onlar okuyunca sanki bir müzik hocası gibi:<br />
- Olmadı makam değiştirdin, der ve sonra kendisi, bir defa dinlediğini makamıyla okurdu.<br />
Mehmet usta anlatırken ağlıyordu, gözlerini yeniden kuruladıktan sonra devam etti:<br />
Devrimler sırasında öyle çalışırdı ki, 36 saat masa başından kalkmadığını bilirim. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık, yanına küfürlü içerikürünce kızar çıkışırdı:<br />
- Bana bir ayranla bir dilim ekmek ver ve bol da kahve yap! Şimdilik bunlar yeterli. Daha öbürlerini yemeyi hak etmedim, derdi<br />
Çok alçak gönüllü adamdı. Ankara’da iken bakardık, Paşa öğle yemeğine saat iki olduğu halde gelmemiştir. Biraz sonra mutfağa gelirdi ve bana:<br />
- Mehmet Usta, ben yol yapan işçilerle beraber yemek yedim, adamların soğanlarını bitirdim, sen onlara bir şeyler hazırlayıver de küfürlü içerikür, derdi.<br />
- Peki paşam, siz belki doymamışsınızdır, deyince<br />
- Amma da yaptın Mehmet Usta! Soğan ekmek, zeytinden daha iyi yemek olur mu? Diye cevap verirdi.<br />
Atatürk, özellikle Türk yemeklerini severdi. Biz başka isimler altında yemekler yapınca kızar:<br />
- Bizim en kötü şeyimiz, onların en iyisinden daha iyidir, derdi.<br />
<br />
<br />
H. Durukal, “Atatürk’ün Adamları İle Bir Görüşme” Cumhuriyet, 10. 11. 1950’den aktaran, Ali Güler,<br />
Sarı Mustafa’m, İstanbul: Truva Yayınları 2010, 236-237 (Aşçı Mehmet Usta)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SOĞAN, EKMEK, ZEYTİNDEN DAHA İYİ YEMEK Mİ OLUR?</span><br />
<br />
ATATÜRK,kesinlikle kendisine yapılacak yemekle ilgili bir istekte bulunmazdı. Yalnız, bazen kendisine yapacağım yemekleri sayarken:<br />
- Usta, peki ne kadar zamanda yapacaksın? Diye sorar, ben bir-iki saat deyince pazarlık ederdi. En az süreyi söylediğimde de:<br />
- Nasılmış Mehmet usta! Benim dediğime geldin ya! Diye adeta çocuk gibi sevinirdi.<br />
Yemeklerde genellikle, etrafındakilere şarkı söyletir, onlar okuyunca sanki bir müzik hocası gibi:<br />
- Olmadı makam değiştirdin, der ve sonra kendisi, bir defa dinlediğini makamıyla okurdu.<br />
Mehmet usta anlatırken ağlıyordu, gözlerini yeniden kuruladıktan sonra devam etti:<br />
Devrimler sırasında öyle çalışırdı ki, 36 saat masa başından kalkmadığını bilirim. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık, yanına küfürlü içerikürünce kızar çıkışırdı:<br />
- Bana bir ayranla bir dilim ekmek ver ve bol da kahve yap! Şimdilik bunlar yeterli. Daha öbürlerini yemeyi hak etmedim, derdi<br />
Çok alçak gönüllü adamdı. Ankara’da iken bakardık, Paşa öğle yemeğine saat iki olduğu halde gelmemiştir. Biraz sonra mutfağa gelirdi ve bana:<br />
- Mehmet Usta, ben yol yapan işçilerle beraber yemek yedim, adamların soğanlarını bitirdim, sen onlara bir şeyler hazırlayıver de küfürlü içerikür, derdi.<br />
- Peki paşam, siz belki doymamışsınızdır, deyince<br />
- Amma da yaptın Mehmet Usta! Soğan ekmek, zeytinden daha iyi yemek olur mu? Diye cevap verirdi.<br />
Atatürk, özellikle Türk yemeklerini severdi. Biz başka isimler altında yemekler yapınca kızar:<br />
- Bizim en kötü şeyimiz, onların en iyisinden daha iyidir, derdi.<br />
<br />
<br />
H. Durukal, “Atatürk’ün Adamları İle Bir Görüşme” Cumhuriyet, 10. 11. 1950’den aktaran, Ali Güler,<br />
Sarı Mustafa’m, İstanbul: Truva Yayınları 2010, 236-237 (Aşçı Mehmet Usta)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Safiye Ayla anlatıyor...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-safiye-ayla-anlatiyor.html</link>
			<pubDate>Thu, 07 Nov 2019 01:15:12 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-safiye-ayla-anlatiyor.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Safiye Ayla anlatıyor:<br />
<br />
"Annesi Zübeyde Hanım da ablası Makbule Hanım da çok dindar insanlardı. Namaz kılarlardı. Tam dindar bir aile ortamında yetişti.<br />
Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardı. O, Kur'an okunurken gözlerinden yaşlar dökülürdü. Hatta bütün hocaları toplayıp ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı.<br />
<br />
Bana, 'Allah'ın sana verdiği lütfu unutma ve bununla şımarma, mütevazı ol, daima Allah'a şükret' derdi.<br />
Kendisine, 'Paşam şunu yaptın, bunu yaptın' diyenlere, 'Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım' derdi."<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Safiye Ayla anlatıyor:<br />
<br />
"Annesi Zübeyde Hanım da ablası Makbule Hanım da çok dindar insanlardı. Namaz kılarlardı. Tam dindar bir aile ortamında yetişti.<br />
Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardı. O, Kur'an okunurken gözlerinden yaşlar dökülürdü. Hatta bütün hocaları toplayıp ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı.<br />
<br />
Bana, 'Allah'ın sana verdiği lütfu unutma ve bununla şımarma, mütevazı ol, daima Allah'a şükret' derdi.<br />
Kendisine, 'Paşam şunu yaptın, bunu yaptın' diyenlere, 'Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım' derdi."<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ilk türk kadin avukat lokantaya gidince !..]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ilk-turk-kadin-avukat-lokantaya-gidince--3116.html</link>
			<pubDate>Sat, 14 Sep 2019 02:51:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ilk-turk-kadin-avukat-lokantaya-gidince--3116.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Süreyya Ağaoğlu, Türkiye'nin ilk kadın avukatıdır.<br />
1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Ankara'ya ailesinin yanına döner.<br />
Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı'nda staja başlar..<br />
İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar : Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ?..<br />
Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara'da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..<br />
Türkiye'nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..<br />
Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu'na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası'nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..<br />
İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu'nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.<br />
Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı 'Rauf Bey'e de iletilir.<br />
Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu'nu arayıp durumu anlatır.<br />
Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, "Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin," der..<br />
Süreyya çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..<br />
Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu'na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk'e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, "Babanın da, Rauf Bey'in de hakkı var," demesin mi ?..<br />
Büyük bir hayal kırıklığı ile Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : "Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe küfürlü içerikürecekmiş !.."<br />
Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, "Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor," der.<br />
Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası'nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, "Bugün Süreyya'yı bize küfürlü içerikürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek.." der.<br />
Süreyya'nın şaşkınlığı daha da artar.<br />
Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, "Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi," deyince durumu anlar..<br />
Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası'na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..<br />
Bu bir ilk olur...<br />
Atatürk ve Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir.’’<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Süreyya Ağaoğlu, Türkiye'nin ilk kadın avukatıdır.<br />
1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Ankara'ya ailesinin yanına döner.<br />
Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı'nda staja başlar..<br />
İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar : Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ?..<br />
Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara'da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..<br />
Türkiye'nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..<br />
Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu'na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası'nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..<br />
İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu'nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.<br />
Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı 'Rauf Bey'e de iletilir.<br />
Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu'nu arayıp durumu anlatır.<br />
Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, "Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin," der..<br />
Süreyya çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..<br />
Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu'na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk'e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, "Babanın da, Rauf Bey'in de hakkı var," demesin mi ?..<br />
Büyük bir hayal kırıklığı ile Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : "Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe küfürlü içerikürecekmiş !.."<br />
Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, "Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor," der.<br />
Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası'nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, "Bugün Süreyya'yı bize küfürlü içerikürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek.." der.<br />
Süreyya'nın şaşkınlığı daha da artar.<br />
Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, "Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi," deyince durumu anlar..<br />
Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası'na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..<br />
Bu bir ilk olur...<br />
Atatürk ve Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir.’’<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[''Morfin'']]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-morfin.html</link>
			<pubDate>Wed, 24 Jul 2019 02:16:14 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-morfin.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çanakkale Savaşında siperlerin gerisinde yaralı askerlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey “Morfin“di.<br />
Doktorlar yaralı askerlere ağrı kesici bulmakta zorlanıyorlardı.<br />
Bu yüzden bir nöbet tutuluyordu.<br />
Hastaların ameliyatı için hazırlanan çadırın önüne bir masa kurulmuştu..<br />
Sedye ile gelen her yaralı,<br />
burada masaya koyuluyordu.<br />
Doktorun elinde enjektör,<br />
enjektörün içinde ağrı kesici..<br />
Doktor ilk muayeneyi yapıyordu ve yaşama olasılığı olan, ameliyat edilmesi halinde yaşayacağına inandıkları askerlere ağrı kesiciyi yapıyordu.. <br />
Oysa gelen her yaralının ağrı kesiciye ihtiyacı vardı. Fakat herkese yetecek kadar ağrı kesici yoktu..<br />
Doktor duygusal karar vermemek için yaralıların yüzüne bakmamakta,<br />
İyileşme şansı yüksek olan yaralılara ağrı kesici yapmaktaydı..<br />
Yine doktorun önüne bir asker getirildi..<br />
Yaralının ağır yaralarına bakan doktor,<br />
askerin iyileşemeyeceğini öngörür ve ona ağrı kesiciyi yapmaz..<br />
O sırada askerden iniltili bir ses duyulur.. “Baba!”<br />
Herkesin gözü doktora çevrilir, yaralar içinde kıvranan asker doktorun öz oğludur.. <br />
Doktor buna rağmen yine ağrı kesiciyi oğluna yapmaz ve bir kaç saat sonra da oğlu şehit olur..<br />
Doktor, şehit olan oğlunun cansız bedenine sarılır ve şöyle der:<br />
“Affet oğlum, o senin hakkın değildi” <br />
<br />
İşte bu topraklar hakkı olmadığı için<br />
tek bir ağrı kesiciyi bile oğlundan esirgeyen o güzel insanlar tarafından vatan yapılmıştır. Ve bizim.. <br />
Çanakkale savaşını kazandığımız<br />
o tarihi anlardan biri de hiç şüphesiz<br />
Doktor Tarık Nusret’in hakkı olmadığı için öz oğluna ağrı kesici yapmadığı<br />
o an’dır.. <br />
<br />
Tarihin tozlu sayfalarına<br />
adını kazımış tüm kahramanlara<br />
sonsuz saygıyla, minnetle.<br />
<br />
(alıntı)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çanakkale Savaşında siperlerin gerisinde yaralı askerlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey “Morfin“di.<br />
Doktorlar yaralı askerlere ağrı kesici bulmakta zorlanıyorlardı.<br />
Bu yüzden bir nöbet tutuluyordu.<br />
Hastaların ameliyatı için hazırlanan çadırın önüne bir masa kurulmuştu..<br />
Sedye ile gelen her yaralı,<br />
burada masaya koyuluyordu.<br />
Doktorun elinde enjektör,<br />
enjektörün içinde ağrı kesici..<br />
Doktor ilk muayeneyi yapıyordu ve yaşama olasılığı olan, ameliyat edilmesi halinde yaşayacağına inandıkları askerlere ağrı kesiciyi yapıyordu.. <br />
Oysa gelen her yaralının ağrı kesiciye ihtiyacı vardı. Fakat herkese yetecek kadar ağrı kesici yoktu..<br />
Doktor duygusal karar vermemek için yaralıların yüzüne bakmamakta,<br />
İyileşme şansı yüksek olan yaralılara ağrı kesici yapmaktaydı..<br />
Yine doktorun önüne bir asker getirildi..<br />
Yaralının ağır yaralarına bakan doktor,<br />
askerin iyileşemeyeceğini öngörür ve ona ağrı kesiciyi yapmaz..<br />
O sırada askerden iniltili bir ses duyulur.. “Baba!”<br />
Herkesin gözü doktora çevrilir, yaralar içinde kıvranan asker doktorun öz oğludur.. <br />
Doktor buna rağmen yine ağrı kesiciyi oğluna yapmaz ve bir kaç saat sonra da oğlu şehit olur..<br />
Doktor, şehit olan oğlunun cansız bedenine sarılır ve şöyle der:<br />
“Affet oğlum, o senin hakkın değildi” <br />
<br />
İşte bu topraklar hakkı olmadığı için<br />
tek bir ağrı kesiciyi bile oğlundan esirgeyen o güzel insanlar tarafından vatan yapılmıştır. Ve bizim.. <br />
Çanakkale savaşını kazandığımız<br />
o tarihi anlardan biri de hiç şüphesiz<br />
Doktor Tarık Nusret’in hakkı olmadığı için öz oğluna ağrı kesici yapmadığı<br />
o an’dır.. <br />
<br />
Tarihin tozlu sayfalarına<br />
adını kazımış tüm kahramanlara<br />
sonsuz saygıyla, minnetle.<br />
<br />
(alıntı)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Erzurum kongresi günleri...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-erzurum-kongresi-gunleri.html</link>
			<pubDate>Wed, 24 Jul 2019 02:15:12 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-erzurum-kongresi-gunleri.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ERZURUM KONGRESİ GÜNLERİ...</span><br />
<br />
KEMAL PAŞA, 22 Haziran 1919'da Amasya Genelgesini yayınlayınca Padişah ve İstanbul yönetimiyle ipleri kopardı. Padişah en son 7-8 Temmuz gecesi telgraf başında kendisini görevden aldığını söyleyince, o da çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa ettiğini açıklamıştı.<br />
PEKİ Mustafa Kemal Paşa askerlik mesleğinden istifa edince, yetkisiz ve sivil olarak ne yapabilecekti? Örneğin millet onun peşinden gidecek miydi?<br />
Bütün bu soruların yanında Erzurum'da bulunan ve askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşanın sivil elbisesi yoktu...<br />
MAZHAR MÜFİT KANSU, sivil elbisenin nasıl bulunduğunu anlatıyor.<br />
"İstifa olayının gerçekleştiği gecenin sabahı, yani 8 Temmuz 1919, sabahı artık Mustafa Kemal Paşa, bizden, yani halktan farksız bir millet ferdi idi ve sivil giyinmişti. <br />
Ancak, olayın Paşa üzerindeki geçici tesiri yarı ciddî, yarı berhayat sürpriz halinde paşaya sivil kıyafet düzmekle kendisini gösterdi. <br />
Bütün ömrü askerlikle geçen Paşanın sivil elbisesi yoktu. Derhal bir yeni elbise temini de mümkün olmamıştı. <br />
Sabahleyin: <br />
- Elbiseyi ne yapacağız Mazhar? der demez:<br />
- Kolay Paşam dedim. Aklıma geldi, hemen valiye gittim. <br />
- Paşa için sizin elbiselerinizden bir tane istiyorum.<br />
Münir Bey bir hayli sıkıldı.<br />
Haksız değildi. Harp içi ve harp sonrası kimsede el dokunulmamış elbise kalmamıştı. Bununla beraber hemen akıl etti.<br />
- Benim ya bir, ya iki defa giydiğim bir jaket atayım var, Paşa hazretlerine onu takdim edelim...<br />
- Gayet iyi, jaket atayı aldım, bende de temiz bir fes vardı. Gömlek, yaka, kravat da uydurmuştum. PAŞANIN İŞTE İLK SİVİL KIYAFETİNİ BU SURETLE TEMİN ETMİŞTİK.<br />
Paşanın birkaç ay kullanmış olduğu o fesi, o günlerin hatırasını tazeleyerek, dikkatle saklarım."<br />
(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Mustafa Kemal Paşa ile Beraber)<br />
Erdal Atıcı<br />
19 Temmuz 2019</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ERZURUM KONGRESİ GÜNLERİ...</span><br />
<br />
KEMAL PAŞA, 22 Haziran 1919'da Amasya Genelgesini yayınlayınca Padişah ve İstanbul yönetimiyle ipleri kopardı. Padişah en son 7-8 Temmuz gecesi telgraf başında kendisini görevden aldığını söyleyince, o da çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa ettiğini açıklamıştı.<br />
PEKİ Mustafa Kemal Paşa askerlik mesleğinden istifa edince, yetkisiz ve sivil olarak ne yapabilecekti? Örneğin millet onun peşinden gidecek miydi?<br />
Bütün bu soruların yanında Erzurum'da bulunan ve askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşanın sivil elbisesi yoktu...<br />
MAZHAR MÜFİT KANSU, sivil elbisenin nasıl bulunduğunu anlatıyor.<br />
"İstifa olayının gerçekleştiği gecenin sabahı, yani 8 Temmuz 1919, sabahı artık Mustafa Kemal Paşa, bizden, yani halktan farksız bir millet ferdi idi ve sivil giyinmişti. <br />
Ancak, olayın Paşa üzerindeki geçici tesiri yarı ciddî, yarı berhayat sürpriz halinde paşaya sivil kıyafet düzmekle kendisini gösterdi. <br />
Bütün ömrü askerlikle geçen Paşanın sivil elbisesi yoktu. Derhal bir yeni elbise temini de mümkün olmamıştı. <br />
Sabahleyin: <br />
- Elbiseyi ne yapacağız Mazhar? der demez:<br />
- Kolay Paşam dedim. Aklıma geldi, hemen valiye gittim. <br />
- Paşa için sizin elbiselerinizden bir tane istiyorum.<br />
Münir Bey bir hayli sıkıldı.<br />
Haksız değildi. Harp içi ve harp sonrası kimsede el dokunulmamış elbise kalmamıştı. Bununla beraber hemen akıl etti.<br />
- Benim ya bir, ya iki defa giydiğim bir jaket atayım var, Paşa hazretlerine onu takdim edelim...<br />
- Gayet iyi, jaket atayı aldım, bende de temiz bir fes vardı. Gömlek, yaka, kravat da uydurmuştum. PAŞANIN İŞTE İLK SİVİL KIYAFETİNİ BU SURETLE TEMİN ETMİŞTİK.<br />
Paşanın birkaç ay kullanmış olduğu o fesi, o günlerin hatırasını tazeleyerek, dikkatle saklarım."<br />
(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Mustafa Kemal Paşa ile Beraber)<br />
Erdal Atıcı<br />
19 Temmuz 2019</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sakarya Meydan Savaşı’nda...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-sakarya-meydan-savasi%E2%80%99nda.html</link>
			<pubDate>Fri, 05 Jul 2019 15:57:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-sakarya-meydan-savasi%E2%80%99nda.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Atatürk özel konuşmalarında Sakarya Meydan Savaşı’na ait anılarını şöyle anlatmıştı:<br />
-“Meclisin Başkomutanlığı bana vermesinden sonra Sakarya’ya gittim. Bütün önemin Sakarya nehrine inhisar ettirilmesinden, boydan boya siperler meydana getirilmesinden kaçındım. Düşman Sakarya nehrinin her hangi bir noktasından karşıya geçebilir. Bu geçiş savunucular üzerinde fena etki yapabilir. Nehrin geçilmesiyle savaşın kaybedildiği sanılabilirdi. Askerin ruhundan bu kötü olabilirliği yok etmek amacıyla cepheyi epeyce geriye çektim. Bazı yerlerde 15 km. kadar mesafe bıraktım. Eğer burada da düşman zorlarsa, biraz daha geriye çekilir, yine bir cephe tutar, savaşımızı sürdürürüz. Bu çekiliş askerin ruhunda kötü bir etki yaratmaz. Fakat nehrin kıyısındaki cephe bu anlamdan uzaktır.<br />
Düşmanın hangi noktadan kesin taarruza geçeceğini kestiremediğimizden, o uzanıp giden cephemizi, hilal şeklinde tesis ettim, ve yedek kuvvetlerimizi tam merkez noktasına yerleştirdim. Buradan sağa sola kolaylıkla yardım edebilirdi. Cephede bu işlerle meşgul olduğum bir sırada, cephe karargahında komutanların bazılarıyla telefonla konuşan İsmet İnönü:<br />
-“Yusuf İzzet (Met) Paşa telefon ediyor, söylediklerini anlayamadım, sizinle konuşmak istiyor,” dedi ve ahizeyi bana uzattı.<br />
Yusuf İzzet Paşa’ya:<br />
-“Beni aramışsınız; buyurun, arzularınız nedir?” dedim.<br />
Yusuf İzzet Paşa soruyordu:<br />
-“Gizli emirlerinizi bildirmeniz, yani geri çekilme halinde yönümüz neresidir? Beklemekteyim, öğrenmek istiyorum.”<br />
Atatürk konuşmasına devam ediyor. “Bu soru karşısında çok canım sıkıldı. Adam henüz savaşa girmeden kaçmayı düşünüyordu.”<br />
Verdiğim karşılıkta:<br />
-“Paşa! Gizli emrim, senin kemiklerinin orada gömülmesidir,” dedim ve telefonu kapadım.”<br />
Damar Arıkoğlu<br />
<br />
Kaynak:<br />
Atatürk’ten Anılar, Kemal Arıburnu, İnkılap Kitapevi,1998. ISBN: 975-10-1392-5. Sayfa: 154-155. (Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, 1961, Sayfa: 258-259)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Atatürk özel konuşmalarında Sakarya Meydan Savaşı’na ait anılarını şöyle anlatmıştı:<br />
-“Meclisin Başkomutanlığı bana vermesinden sonra Sakarya’ya gittim. Bütün önemin Sakarya nehrine inhisar ettirilmesinden, boydan boya siperler meydana getirilmesinden kaçındım. Düşman Sakarya nehrinin her hangi bir noktasından karşıya geçebilir. Bu geçiş savunucular üzerinde fena etki yapabilir. Nehrin geçilmesiyle savaşın kaybedildiği sanılabilirdi. Askerin ruhundan bu kötü olabilirliği yok etmek amacıyla cepheyi epeyce geriye çektim. Bazı yerlerde 15 km. kadar mesafe bıraktım. Eğer burada da düşman zorlarsa, biraz daha geriye çekilir, yine bir cephe tutar, savaşımızı sürdürürüz. Bu çekiliş askerin ruhunda kötü bir etki yaratmaz. Fakat nehrin kıyısındaki cephe bu anlamdan uzaktır.<br />
Düşmanın hangi noktadan kesin taarruza geçeceğini kestiremediğimizden, o uzanıp giden cephemizi, hilal şeklinde tesis ettim, ve yedek kuvvetlerimizi tam merkez noktasına yerleştirdim. Buradan sağa sola kolaylıkla yardım edebilirdi. Cephede bu işlerle meşgul olduğum bir sırada, cephe karargahında komutanların bazılarıyla telefonla konuşan İsmet İnönü:<br />
-“Yusuf İzzet (Met) Paşa telefon ediyor, söylediklerini anlayamadım, sizinle konuşmak istiyor,” dedi ve ahizeyi bana uzattı.<br />
Yusuf İzzet Paşa’ya:<br />
-“Beni aramışsınız; buyurun, arzularınız nedir?” dedim.<br />
Yusuf İzzet Paşa soruyordu:<br />
-“Gizli emirlerinizi bildirmeniz, yani geri çekilme halinde yönümüz neresidir? Beklemekteyim, öğrenmek istiyorum.”<br />
Atatürk konuşmasına devam ediyor. “Bu soru karşısında çok canım sıkıldı. Adam henüz savaşa girmeden kaçmayı düşünüyordu.”<br />
Verdiğim karşılıkta:<br />
-“Paşa! Gizli emrim, senin kemiklerinin orada gömülmesidir,” dedim ve telefonu kapadım.”<br />
Damar Arıkoğlu<br />
<br />
Kaynak:<br />
Atatürk’ten Anılar, Kemal Arıburnu, İnkılap Kitapevi,1998. ISBN: 975-10-1392-5. Sayfa: 154-155. (Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, 1961, Sayfa: 258-259)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nutuk anılarından...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-nutuk-anilarindan.html</link>
			<pubDate>Fri, 05 Jul 2019 15:56:13 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-nutuk-anilarindan.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Nutuk’un okunması tam altı gün, 36 saat 33 dakika sürdü. Kongre’nin son günü olan 20 Ekim 1927’de Mustafa Kemal sözlerini şöyle bağladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.”</span><br />
<br />
Bu cümleyi okurken sesi daha kısılmış, titremiş, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Gözyaşları içinde “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ebediyen muhafaza ve müdafaa etmektir!” diye başlayan ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diye biten Gençliğe Hitabe’yi okuduktan sonra cebinden çıkardığı mendil ile gözlerinin yaşını silmiş ve alkış tufanı arasında kürsüden inmişti. Bu sırada neredeyse herkes onunla birlikte ağlamaktaydı…<br />
İşte vatanı bize böyle bıraktı gitti.<br />
<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Nutuk’un okunması tam altı gün, 36 saat 33 dakika sürdü. Kongre’nin son günü olan 20 Ekim 1927’de Mustafa Kemal sözlerini şöyle bağladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.”</span><br />
<br />
Bu cümleyi okurken sesi daha kısılmış, titremiş, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Gözyaşları içinde “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ebediyen muhafaza ve müdafaa etmektir!” diye başlayan ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” diye biten Gençliğe Hitabe’yi okuduktan sonra cebinden çıkardığı mendil ile gözlerinin yaşını silmiş ve alkış tufanı arasında kürsüden inmişti. Bu sırada neredeyse herkes onunla birlikte ağlamaktaydı…<br />
İşte vatanı bize böyle bıraktı gitti.<br />
<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[18 Mayıs 1919... Bandırma Vapuru Sinop'ta...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-18-mayis-1919-bandirma-vapuru-sinop-ta.html</link>
			<pubDate>Mon, 27 May 2019 00:34:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-18-mayis-1919-bandirma-vapuru-sinop-ta.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">" Mustafa Kemal , gemide iki gece hiç uyumamıştı. Üstelik pek az şey yemiş ve mutadı veçhile mütemadiyen sigara içmişti..."<br />
<br />
30 Nisan 1919 tarihinde merkezi Erzurum’da bulunan 9.Ordu Kıtaatı Müfettişliğine tayin olunan ,eski Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın tayin kararnamesi 15 Mayıs 1919 da , Vükela Heyetince tanzim ve Padişah Mehmet Vahdettin tarafından da tasdik olunmuştu(1). Mustafa Kemal Müfettişlik Teşkilatına ait bütün hazırlıklarını daha önceden ikmal etmişti. İstanbul’dan bir an evvel uzaklaşmak ,Anadolu’nun vefalı sinesine atılmak istiyordu. Bahriye Nazırı Ali Rıza Paşa’nın delaletiyle kendisi ve birlikte gidecek arkadaşları için hazırlanan Bandırma adındaki küçük ve köhne bir vapur ,Galata Rıhtımı açıklarında demir atmış ,emre hazır bulunuyordu. Ordu Müfettişliği karargahını teşkil eden zatlarla beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü saat 16.40 da İstanbul’dan hareket edildi. Paşaya Galata rıhtımında Rauf(Orbay) ve Fethi(Okyar)beyler ile bir iki arkadaşı uğurladı.<br />
<br />
İşgal makamları tarafından kontrolü bitirilen Bandırma vapuru , akşam sularında boğazdan çıktı. Az sonra Karadeniz’in sessiz karanlıkları içine dalarak KEFKEN istikametinde yol almaya başladı. Karadeniz’in poyrazdan gelen sert dalgaları ,bu küçük ,bozuk pusulalı , köhne ve yolsuz gemiyi bir beşik gibi sallıyordu. Bandırma’nın 27 yıllık kaptanı , tuhaf bir tesadüf eseri olarak ,daha ilk defa Karadeniz seferine çıkıyordu. Kaptan İsmail Hakkı (Durusu) bozuk pusulalı bu köhne tekne ile yola nasıl devam edeceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal , kaptanın bu endişesini sezdi ve ona:<br />
<br />
-Kaptan efendi! Telaş etmeyiniz , kıyı kıyı gidersiniz. Bundan sonra maksat , Anadolu’nun her hangi bir noktasına ayak basmaktan ibarettir ,dedi.<br />
17 Mayıs 1919 Cumartesi sabahı İnebolu’ya varıldı. Fakat Mustafa Kemal kasabaya çıkmadı. 18 Mayıs Pazar günü öğle vakti Sinop limanına giren gemi , alelusul pratika verdikten biraz sonra , Mustafa Kemal şehre çıktı ve burada Sinop’un ileri gelenleriyle görüştü. Sinop’ta Pontus Cemiyetinin bir şubesi vardı. Başlarında eczacı Vasil bulunuyordu. Paşa bunların faaliyeti hakkında malumat aldı. Konuşmalar sırasında müstakbel bir mukavemet için, huzurundakileri uyarıcı bazı sözler de söyledi. Çok heyecanlı idi. Bir an evvel Samsun’a varmak istiyordu. Akşam saat 20'den sonra Sinop limanından demir alan , yani kalkan Bandırma vapuru , Gerze ve Bafra sahilleri boyunca Samsun’a doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Bütün gece seyrine devam etti. Mustafa Kemal , gemide iki gece hiç uyumamıştı. Üstelik pek az şey yemiş ve mutadı veçhile mütemadiyen sigara içmişti.” (2)<br />
<br />
Kaynaklar:<br />
(1)-Atatürk hareketinden önce Yıldız Sarayına giderek Vahdettin’e veda etmişti. Bu esnada aralarında geçen konuşmayı,Atatürk’ün hatıralarından naklen,Enver Behnan Şapolyo Türkiye Cumhuriyeti Tarihi adlı eserinde (s:26-27)aynen kaydetmektedir.<br />
( 2) -Türk Kültürü 5. cilt , sayfa: 30….. M.Şakir ÜLKÜTAŞIR</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">" Mustafa Kemal , gemide iki gece hiç uyumamıştı. Üstelik pek az şey yemiş ve mutadı veçhile mütemadiyen sigara içmişti..."<br />
<br />
30 Nisan 1919 tarihinde merkezi Erzurum’da bulunan 9.Ordu Kıtaatı Müfettişliğine tayin olunan ,eski Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın tayin kararnamesi 15 Mayıs 1919 da , Vükela Heyetince tanzim ve Padişah Mehmet Vahdettin tarafından da tasdik olunmuştu(1). Mustafa Kemal Müfettişlik Teşkilatına ait bütün hazırlıklarını daha önceden ikmal etmişti. İstanbul’dan bir an evvel uzaklaşmak ,Anadolu’nun vefalı sinesine atılmak istiyordu. Bahriye Nazırı Ali Rıza Paşa’nın delaletiyle kendisi ve birlikte gidecek arkadaşları için hazırlanan Bandırma adındaki küçük ve köhne bir vapur ,Galata Rıhtımı açıklarında demir atmış ,emre hazır bulunuyordu. Ordu Müfettişliği karargahını teşkil eden zatlarla beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü saat 16.40 da İstanbul’dan hareket edildi. Paşaya Galata rıhtımında Rauf(Orbay) ve Fethi(Okyar)beyler ile bir iki arkadaşı uğurladı.<br />
<br />
İşgal makamları tarafından kontrolü bitirilen Bandırma vapuru , akşam sularında boğazdan çıktı. Az sonra Karadeniz’in sessiz karanlıkları içine dalarak KEFKEN istikametinde yol almaya başladı. Karadeniz’in poyrazdan gelen sert dalgaları ,bu küçük ,bozuk pusulalı , köhne ve yolsuz gemiyi bir beşik gibi sallıyordu. Bandırma’nın 27 yıllık kaptanı , tuhaf bir tesadüf eseri olarak ,daha ilk defa Karadeniz seferine çıkıyordu. Kaptan İsmail Hakkı (Durusu) bozuk pusulalı bu köhne tekne ile yola nasıl devam edeceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal , kaptanın bu endişesini sezdi ve ona:<br />
<br />
-Kaptan efendi! Telaş etmeyiniz , kıyı kıyı gidersiniz. Bundan sonra maksat , Anadolu’nun her hangi bir noktasına ayak basmaktan ibarettir ,dedi.<br />
17 Mayıs 1919 Cumartesi sabahı İnebolu’ya varıldı. Fakat Mustafa Kemal kasabaya çıkmadı. 18 Mayıs Pazar günü öğle vakti Sinop limanına giren gemi , alelusul pratika verdikten biraz sonra , Mustafa Kemal şehre çıktı ve burada Sinop’un ileri gelenleriyle görüştü. Sinop’ta Pontus Cemiyetinin bir şubesi vardı. Başlarında eczacı Vasil bulunuyordu. Paşa bunların faaliyeti hakkında malumat aldı. Konuşmalar sırasında müstakbel bir mukavemet için, huzurundakileri uyarıcı bazı sözler de söyledi. Çok heyecanlı idi. Bir an evvel Samsun’a varmak istiyordu. Akşam saat 20'den sonra Sinop limanından demir alan , yani kalkan Bandırma vapuru , Gerze ve Bafra sahilleri boyunca Samsun’a doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Bütün gece seyrine devam etti. Mustafa Kemal , gemide iki gece hiç uyumamıştı. Üstelik pek az şey yemiş ve mutadı veçhile mütemadiyen sigara içmişti.” (2)<br />
<br />
Kaynaklar:<br />
(1)-Atatürk hareketinden önce Yıldız Sarayına giderek Vahdettin’e veda etmişti. Bu esnada aralarında geçen konuşmayı,Atatürk’ün hatıralarından naklen,Enver Behnan Şapolyo Türkiye Cumhuriyeti Tarihi adlı eserinde (s:26-27)aynen kaydetmektedir.<br />
( 2) -Türk Kültürü 5. cilt , sayfa: 30….. M.Şakir ÜLKÜTAŞIR</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün son zamanları...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-un-son-zamanlari.html</link>
			<pubDate>Mon, 27 May 2019 00:33:18 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-ataturk-un-son-zamanlari.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Atatürk’ün hastalığı sezilmişti. Doktorlar Mersin gibi ılık bir yerde dinlenmesini önermişlerdi. Atatürk Mersin’de bir süre kaldıktan sonra Ankara’ya dönerken 24 Mayıs 1938 günü Adana’ya uğradı.<br />
Vali Tevfik Hadi Baysal:<br />
- Paşam, dedi. Vagonunuza binmeden evvel Seyhan kenarında biraz dinlenmez misiniz?<br />
- Atatürk, Ankara’ya dönmek üzere istasyonda bekleyen trenine dönerken yapılan bu teklifi kabul etti. Seyhan Nehri kenarındaki parkın bir köşesinde serinlemek üzere tertibat alındı. Atatürk’ün doktoru ünlü Profesör Neşet Ömer’in önerisi üzerine kendisine yalnız portakal suyu ikram edildi.<br />
Yudum yudum içtiği portakal suyunun ardından doktoru Neşet Ömer’e dönerek:<br />
- Ne dersin doktor, bunun üzerine bir kahve içebilir miyim? dedi<br />
Doktor soruya şu cevabı verdi:<br />
- Çok kaynamış olmak şartıyla!<br />
Biz zaten hazırlıklıydık oraya kahve fincanları ve kahve getirmiştik. Oracıkta kahvesi pişirildi.Kendisine takdim görevini ben üstlendim. Atatürk’ün Çukurova’da içtiği son kahve buydu. O fincanı -hâlâ telvesi ile- bir anı olarak saklıyorum.”<br />
<br />
(Taha Toros'un “Atatürk’ün Adana Seyahatleri” adlı kitabından)<br />
Görsel: 24 Mayıs 1938, Adana</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Atatürk’ün hastalığı sezilmişti. Doktorlar Mersin gibi ılık bir yerde dinlenmesini önermişlerdi. Atatürk Mersin’de bir süre kaldıktan sonra Ankara’ya dönerken 24 Mayıs 1938 günü Adana’ya uğradı.<br />
Vali Tevfik Hadi Baysal:<br />
- Paşam, dedi. Vagonunuza binmeden evvel Seyhan kenarında biraz dinlenmez misiniz?<br />
- Atatürk, Ankara’ya dönmek üzere istasyonda bekleyen trenine dönerken yapılan bu teklifi kabul etti. Seyhan Nehri kenarındaki parkın bir köşesinde serinlemek üzere tertibat alındı. Atatürk’ün doktoru ünlü Profesör Neşet Ömer’in önerisi üzerine kendisine yalnız portakal suyu ikram edildi.<br />
Yudum yudum içtiği portakal suyunun ardından doktoru Neşet Ömer’e dönerek:<br />
- Ne dersin doktor, bunun üzerine bir kahve içebilir miyim? dedi<br />
Doktor soruya şu cevabı verdi:<br />
- Çok kaynamış olmak şartıyla!<br />
Biz zaten hazırlıklıydık oraya kahve fincanları ve kahve getirmiştik. Oracıkta kahvesi pişirildi.Kendisine takdim görevini ben üstlendim. Atatürk’ün Çukurova’da içtiği son kahve buydu. O fincanı -hâlâ telvesi ile- bir anı olarak saklıyorum.”<br />
<br />
(Taha Toros'un “Atatürk’ün Adana Seyahatleri” adlı kitabından)<br />
Görsel: 24 Mayıs 1938, Adana</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[19 MAYIS'a doğru...]]></title>
			<link>https://www.aleviforum.net/Konu-19-mayis-a-dogru.html</link>
			<pubDate>Thu, 16 May 2019 19:40:07 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.aleviforum.net/member.php?action=profile&uid=0">çerağ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.aleviforum.net/Konu-19-mayis-a-dogru.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">16 Mayıs, 1919 sabahı, Mustafa Kemal Paşa, annesi Zübeyde Hanım, kız kardeşi Makbule hanım, ve uğurlamaya gelen yakın arkadaşları ile Şişli’deki evinde vedalaştı; bu arada Bahriye Nazırı Rauf Bey Mustafa Kemal’e özel olarak şu haberi verdi: "Öğrendiğime göre senin bindiğin vapur izlenecek. Ya vapurun İstanbul'dan hareketine izin verilmeyecek ya da Karadeniz'de batırılacakmış"... Mustafa Kemal hafifçe gülümsedi; "gidersem tutuklayacaklar ya da batıracaklar, gitmezsem ne olacak? Gene tutuklayacaklar, kim bilir neler yapacaklar? Fakat vatan ve millet ne olacak? Ben gideceğim. Senin de başın sıkışırsa hemen bana katıl." dedi, ve Bandırma Vapuru’na gitmek üzere yola çıktı.<br />
<br />
Pusulası bile çalışmayan 41 yaşındaki eski, fakat yine de bakımlı olan Bandırma Vapuru Galata rıhtımı açığında demirlemiş bekliyordu. Mustafa Kemal Paşa, kendisi ile birlikte gelecek olan Kurmay Başkanı Kurmay Albay Kazım (Dirik), Kurmay Binbaşı Hüsrev (Gerede), Albay Arif, Dr.İbrahim Tali, Dr.Refik (Saydam), yaverler Cevat (Abbas) ve Muzaffer (Kılıç), Albay Refet (Bele) ve kalem heyeti ile Galata’da tek tek selamlaştı, ve onlar bir askeri deniz aracıyla Bandırma Vapuru’na geçtiler.<br />
Köhne vapur, Kaptan İsmail Hakkı ( Durusu) ve yirmi bir mürettebat ile, akşamüstü demir aldı. Mustafa Kemal Paşa gemide değildi. Küçük bir kayıkla Beşiktaş kıyısından Kız Kulesi yakınlarına geçmiş Bandırma’yı bekliyordu, Kız Kulesi yakınlardan gemiye çıktı. Mustafa Kemal 18 subayı ile Milli Mücadele hedefine doğru yola çıktığında henüz 38 yaşındaydı.<br />
<br />
Bandırma Vapuru, Kavaklar hizasına geldiğinde durduruldu. Bundan sonrasını Mustafa Kemal'in yaveri Muzaffer (Kılıç) şöyle anlatır: "Bandırma vapuru Kız Kulesi açıklarını geçmişti. Kavaklar hizasına geldiğinde vapur durduruldu. Bir motorla tekneye yanaşan İhtilaf Devletleri subayları güverteye çıktılar. Bizler, 'ne oluyor, bunlar ne istiyorlar?' sorusuna cevap arar ve bakınırken Mustafa Kemal, kaptana sordu:<br />
“Bu adamlar niçin gelmişler?’’<br />
”Efendim, silah ve cephane arıyorlarmış.“<br />
‘’Görevinizi yapınız, sonuçtan beni haberdar edin.’’<br />
Sonra bize döndü, Dolmabahçe önlerinde demirli bulunan yabancı zırhlıları göstererek dedi ki; ‘’Bu sersem adamlar işte böyle. Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir milletin kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephane değil, ülkü, inan dolu kafa küfürlü içerikürüyoruz.’’<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">16 Mayıs, 1919 sabahı, Mustafa Kemal Paşa, annesi Zübeyde Hanım, kız kardeşi Makbule hanım, ve uğurlamaya gelen yakın arkadaşları ile Şişli’deki evinde vedalaştı; bu arada Bahriye Nazırı Rauf Bey Mustafa Kemal’e özel olarak şu haberi verdi: "Öğrendiğime göre senin bindiğin vapur izlenecek. Ya vapurun İstanbul'dan hareketine izin verilmeyecek ya da Karadeniz'de batırılacakmış"... Mustafa Kemal hafifçe gülümsedi; "gidersem tutuklayacaklar ya da batıracaklar, gitmezsem ne olacak? Gene tutuklayacaklar, kim bilir neler yapacaklar? Fakat vatan ve millet ne olacak? Ben gideceğim. Senin de başın sıkışırsa hemen bana katıl." dedi, ve Bandırma Vapuru’na gitmek üzere yola çıktı.<br />
<br />
Pusulası bile çalışmayan 41 yaşındaki eski, fakat yine de bakımlı olan Bandırma Vapuru Galata rıhtımı açığında demirlemiş bekliyordu. Mustafa Kemal Paşa, kendisi ile birlikte gelecek olan Kurmay Başkanı Kurmay Albay Kazım (Dirik), Kurmay Binbaşı Hüsrev (Gerede), Albay Arif, Dr.İbrahim Tali, Dr.Refik (Saydam), yaverler Cevat (Abbas) ve Muzaffer (Kılıç), Albay Refet (Bele) ve kalem heyeti ile Galata’da tek tek selamlaştı, ve onlar bir askeri deniz aracıyla Bandırma Vapuru’na geçtiler.<br />
Köhne vapur, Kaptan İsmail Hakkı ( Durusu) ve yirmi bir mürettebat ile, akşamüstü demir aldı. Mustafa Kemal Paşa gemide değildi. Küçük bir kayıkla Beşiktaş kıyısından Kız Kulesi yakınlarına geçmiş Bandırma’yı bekliyordu, Kız Kulesi yakınlardan gemiye çıktı. Mustafa Kemal 18 subayı ile Milli Mücadele hedefine doğru yola çıktığında henüz 38 yaşındaydı.<br />
<br />
Bandırma Vapuru, Kavaklar hizasına geldiğinde durduruldu. Bundan sonrasını Mustafa Kemal'in yaveri Muzaffer (Kılıç) şöyle anlatır: "Bandırma vapuru Kız Kulesi açıklarını geçmişti. Kavaklar hizasına geldiğinde vapur durduruldu. Bir motorla tekneye yanaşan İhtilaf Devletleri subayları güverteye çıktılar. Bizler, 'ne oluyor, bunlar ne istiyorlar?' sorusuna cevap arar ve bakınırken Mustafa Kemal, kaptana sordu:<br />
“Bu adamlar niçin gelmişler?’’<br />
”Efendim, silah ve cephane arıyorlarmış.“<br />
‘’Görevinizi yapınız, sonuçtan beni haberdar edin.’’<br />
Sonra bize döndü, Dolmabahçe önlerinde demirli bulunan yabancı zırhlıları göstererek dedi ki; ‘’Bu sersem adamlar işte böyle. Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir milletin kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephane değil, ülkü, inan dolu kafa küfürlü içerikürüyoruz.’’<br />
<br />
alıntıdır...</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>