01-25-2016, 07:07 PM
Hızır orucun aslı şudur: Hz. İmam Hasan ve Hz. İmam Hüseyin hazretleri hastalanmıştı. Hz. Fatıma validemiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen babası Hz. Muhammed’in yanına varır ve pek üzgündür. Allah’ın Resulü, kızının bu halini görünce ona ne için bu kadar üzgün olduğunu sorar.
Fatıma validemiz:
“Baba, çocuklar çok hasta yatıyorlar,
bir türlü ateşlerini düşüremedim” der.
Allah’ın Resulü: “Çocuklar için üç gün oruç adağında bulun” der.
Hz. Fatıma validemiz, çocukların şifa bulması için üç günlük adak (nezir) oruç adağında bulunur ve oruca niyet eder.
O vakit Hz. Ali efendimiz ile birlikte çocukların bakıcısı Fıdda da oruca niyet ederler. Allah’ın hikmetidir ki, o gün çocuklar iyileşmişlerdir.
Oruca niyet etmişlerdir, ancak o gün Hz. Ali’nin evinde yiyecek hiçbir şeyleri yoktur. Hz. Ali efendimiz, o günkü kazancı ile on iki avuç arpa alır ve eve getirir. Hz. Fatıma validemiz, bu arpayı el değirmeninde un eder ve üçe ayırır. Birinci bölümünü ekmek yapıp beş parçaya ayırır.
Oruçlu oldukları günün akşamı, oruç açacakları bir saatte bir fakir, kapılarını çalar: “Ey Muhammed’in Ehl-i Beyt’i ! Kapınıza miskinlerden bir fakir geldi, açım, beni doyurunuz ki Allah’ta sizleri cennet sofralarında doyursun” der.
O vakit Hz. Ali efendimiz, Hz. Fatıma’ya:
“Ey insanların en hayırlısının kızı Fatıma! Görüyor ve duyuyor musun. Kapımızda zor durumda ve aç olduğunu söyleyen bir fakir var ne yapmamı istersin?” der.
Hz. Fatıma validiemiz: “Bu hususta benim sana karşı en ufak bir itirazım olmaz, sen nasıl istersen öyle olsun” der.
Bunun üzerine; Hz. Ali, Hz. Fatıma validemiz , Fıdda ve çocuklar, kendi lokmalarının tamamını fakire verirler ve kendileri, su ile oruçlarını açarlar.
İkinci günü Hz. Fatıma validemiz, ayırdığı unun ikinci kısmı ile bir ekmek yapıp, beş parçaya ayırdı. Ancak akşam olup tam oruç açacakları bir saatte bir yetim aç olduğunu söyler ve yiyecek bir şeyler ister. Birinci günkü gibi Hz. Ali ve tüm aile fakire verdikleri gibi, lokmalarını bu defa yetime verirler.
Üçüncü günü Fatıma validemiz, ayırdığı unun son bölümü ile yine bir ekmek yaptı. Üçüncü günün akşamı, tam oruç açacakları bir saatte, tekrar bir esir gelip kapılarını çaldı ve yiyecek bir şeyler istedi. Hz. Ali ve ailenin tamamı, yine lokmalarını esire verirler; kendileri, su ile oruçlarını açtılar.
Dördüncü günü, Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yanına alıp, Hz. Muhammed’in hanesine geldiler. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, açlıktan bitkin bir vaziyette idiler.
Hz. Peygamber’imiz. Torunlarının bu halini görünce:
“Ya Ali ! Çocukların bu hali nedir?” diye sordu.
Hz. Peygamber Efendimiz, her iki torununu alıp Hz. Ali’nin evine geldiler. Eve gelince, kızı Hz. Fatıma’yı da bitkin ve solmuş bir vaziyette görünce, çok üzüldüler.
Tam o sırada Hz. Ali’nin hanesine Cebrail nazil oldu ve
şu ayeti getirdi:
-Mealen: Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirdiler. “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız” derler. İşte bu yüzden Allah onları, o günün fenalığından esirger, yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir.”
(İnsan Suresi, 7, 8 ,9 ,10)
Abdül Baki Gölpınarı, bu olayla ilgili olarak şunları yazıyor. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhe ve sellem) efendimiz, daha sonra oruçla ilgili olarak Hazret-i Ali’ye: “Oruçlu olduğunuz üç gün boyunca hanenize gelen kimse, Hızır Aleyhiselam idi” buyurdular. Cenab-ı Allah, Hızırı göndererek, sizin sabrınızı sınadı” dedi.
Görüldüğü gibi, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Fıdda ve çocukların tutmuş oldukları bu üç günlük oruç, onların yolundan giden tüm âlem halkına Farz olmuştur. Aleviler de Ehl-i Beyt ve Hızır aşkına ve Allah rızası için bu üç günlük orucu tutarlar ve arkasından da Cem evinde toplanarak tutulan oruçların, kesilen kurbanların kabulü için Allah’a dua ve niyazda bulunulur. Buna Hızır cemi denir.
Oruç, sadece aç kalmak değildir. Oruç, tüm bedenin oruçlu olma halidir. Oruçlu olan kimse, Eliyle, Diliyle, Beliyle kısacası, tüm azaları ile oruçlu olmalıdır. Oruç aynı zamanda nefsin islâh edilmesi için yapılan bir ibadettir.
Hızır kimdir ve ne için Hızır nebi denmiştir?
Hızır: Sözlük anlamı, içenlere ölümsüzlük veren “Âbı hayât”ı içmiş bulunan ve kul sıkıştığı zaman imdadına yetişen meşhur nebidir. Halk arasındaki rivayetlere göre, Âbı Hayatı, Hızır ve İlyas Peygamberler bulup içmiştir ve ölümsüzlüğe kavuşmuşlardır. Böylece Hızır karada, İlyas, denizde darda kalanların yardımına koşan kimseler olarak bilinirler.
Hızır, “hazır” kelimesinden gelen bir sözdür. Hızır’ın oturduğu yerin yeşil olmasından dolayı, ilk bahar ve yeşilliğin de simgesi olarak ifade edilir. Hıdırellez, Hızır İlyas gibi gibi isimlerle de anılırlar.
Tasavvufta ise “Âb-ı Hayat”, mânevi feyze, neşeye, zevke işarettir. Kur’an’ı Kerim’in Kehf Suresi, 60-82. ayetleri, Musa Peygamber ile kendisine Tanrı tarafından ilim verilmiş olan genç arkadaşı arasında geçenler anlatılır.
Musa Peygamber ile kullardan bir kul olarak bildirilen bu genç kimse, “Hızır” dır ve Allah tarafından Musa’yı irşat etmek için görevlendirilmiştir.
Hızır, aslında bir velidir. Bilindiği gibi, Tanrı buyrukları Peygamberlere, Cebrail adlı bir melek tarafından “vahiy” olarak, velilere ise ilham olarak gönderilir. Ancak Cenab-ı Allah, bazı seçilmiş veli kullarına, kendi buyruklarını “vahiy” olarak bildirir ki, bu veliler, “Hızır” dır. Hızır göreviyle görevlendirilen bu velilere, Tanrı buyruklarını ilham olarak değil de vahiy olarak aldıkları için, “Hızır Nebi” denir.
Hızır, Allah tarafından Musa Peygamber’i irşat etmek üzere görevlendirilmiştir. Kendisine Tanrı tarafından ilim verilmiş olan Hızır, Musa’ya bâtın ilmini öğretti. Demek ki, peygamber dahi olsa, her kulun bir rehbere ihtiyacı vardır.
Bozatlı Hızır, hepimizin yardımcısı olsun.
Ya Bozatlı Hızır, darda olanların darına , imdadına sen yetişesin, darda buğda koymayasın.. ..
alıntıdır...
Fatıma validemiz:
“Baba, çocuklar çok hasta yatıyorlar,
bir türlü ateşlerini düşüremedim” der.
Allah’ın Resulü: “Çocuklar için üç gün oruç adağında bulun” der.
Hz. Fatıma validemiz, çocukların şifa bulması için üç günlük adak (nezir) oruç adağında bulunur ve oruca niyet eder.
O vakit Hz. Ali efendimiz ile birlikte çocukların bakıcısı Fıdda da oruca niyet ederler. Allah’ın hikmetidir ki, o gün çocuklar iyileşmişlerdir.
Oruca niyet etmişlerdir, ancak o gün Hz. Ali’nin evinde yiyecek hiçbir şeyleri yoktur. Hz. Ali efendimiz, o günkü kazancı ile on iki avuç arpa alır ve eve getirir. Hz. Fatıma validemiz, bu arpayı el değirmeninde un eder ve üçe ayırır. Birinci bölümünü ekmek yapıp beş parçaya ayırır.
Oruçlu oldukları günün akşamı, oruç açacakları bir saatte bir fakir, kapılarını çalar: “Ey Muhammed’in Ehl-i Beyt’i ! Kapınıza miskinlerden bir fakir geldi, açım, beni doyurunuz ki Allah’ta sizleri cennet sofralarında doyursun” der.
O vakit Hz. Ali efendimiz, Hz. Fatıma’ya:
“Ey insanların en hayırlısının kızı Fatıma! Görüyor ve duyuyor musun. Kapımızda zor durumda ve aç olduğunu söyleyen bir fakir var ne yapmamı istersin?” der.
Hz. Fatıma validiemiz: “Bu hususta benim sana karşı en ufak bir itirazım olmaz, sen nasıl istersen öyle olsun” der.
Bunun üzerine; Hz. Ali, Hz. Fatıma validemiz , Fıdda ve çocuklar, kendi lokmalarının tamamını fakire verirler ve kendileri, su ile oruçlarını açarlar.
İkinci günü Hz. Fatıma validemiz, ayırdığı unun ikinci kısmı ile bir ekmek yapıp, beş parçaya ayırdı. Ancak akşam olup tam oruç açacakları bir saatte bir yetim aç olduğunu söyler ve yiyecek bir şeyler ister. Birinci günkü gibi Hz. Ali ve tüm aile fakire verdikleri gibi, lokmalarını bu defa yetime verirler.
Üçüncü günü Fatıma validemiz, ayırdığı unun son bölümü ile yine bir ekmek yaptı. Üçüncü günün akşamı, tam oruç açacakları bir saatte, tekrar bir esir gelip kapılarını çaldı ve yiyecek bir şeyler istedi. Hz. Ali ve ailenin tamamı, yine lokmalarını esire verirler; kendileri, su ile oruçlarını açtılar.
Dördüncü günü, Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yanına alıp, Hz. Muhammed’in hanesine geldiler. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, açlıktan bitkin bir vaziyette idiler.
Hz. Peygamber’imiz. Torunlarının bu halini görünce:
“Ya Ali ! Çocukların bu hali nedir?” diye sordu.
Hz. Peygamber Efendimiz, her iki torununu alıp Hz. Ali’nin evine geldiler. Eve gelince, kızı Hz. Fatıma’yı da bitkin ve solmuş bir vaziyette görünce, çok üzüldüler.
Tam o sırada Hz. Ali’nin hanesine Cebrail nazil oldu ve
şu ayeti getirdi:
-Mealen: Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirdiler. “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız” derler. İşte bu yüzden Allah onları, o günün fenalığından esirger, yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir.”
(İnsan Suresi, 7, 8 ,9 ,10)
Abdül Baki Gölpınarı, bu olayla ilgili olarak şunları yazıyor. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhe ve sellem) efendimiz, daha sonra oruçla ilgili olarak Hazret-i Ali’ye: “Oruçlu olduğunuz üç gün boyunca hanenize gelen kimse, Hızır Aleyhiselam idi” buyurdular. Cenab-ı Allah, Hızırı göndererek, sizin sabrınızı sınadı” dedi.
Görüldüğü gibi, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Fıdda ve çocukların tutmuş oldukları bu üç günlük oruç, onların yolundan giden tüm âlem halkına Farz olmuştur. Aleviler de Ehl-i Beyt ve Hızır aşkına ve Allah rızası için bu üç günlük orucu tutarlar ve arkasından da Cem evinde toplanarak tutulan oruçların, kesilen kurbanların kabulü için Allah’a dua ve niyazda bulunulur. Buna Hızır cemi denir.
Oruç, sadece aç kalmak değildir. Oruç, tüm bedenin oruçlu olma halidir. Oruçlu olan kimse, Eliyle, Diliyle, Beliyle kısacası, tüm azaları ile oruçlu olmalıdır. Oruç aynı zamanda nefsin islâh edilmesi için yapılan bir ibadettir.
Hızır kimdir ve ne için Hızır nebi denmiştir?
Hızır: Sözlük anlamı, içenlere ölümsüzlük veren “Âbı hayât”ı içmiş bulunan ve kul sıkıştığı zaman imdadına yetişen meşhur nebidir. Halk arasındaki rivayetlere göre, Âbı Hayatı, Hızır ve İlyas Peygamberler bulup içmiştir ve ölümsüzlüğe kavuşmuşlardır. Böylece Hızır karada, İlyas, denizde darda kalanların yardımına koşan kimseler olarak bilinirler.
Hızır, “hazır” kelimesinden gelen bir sözdür. Hızır’ın oturduğu yerin yeşil olmasından dolayı, ilk bahar ve yeşilliğin de simgesi olarak ifade edilir. Hıdırellez, Hızır İlyas gibi gibi isimlerle de anılırlar.
Tasavvufta ise “Âb-ı Hayat”, mânevi feyze, neşeye, zevke işarettir. Kur’an’ı Kerim’in Kehf Suresi, 60-82. ayetleri, Musa Peygamber ile kendisine Tanrı tarafından ilim verilmiş olan genç arkadaşı arasında geçenler anlatılır.
Musa Peygamber ile kullardan bir kul olarak bildirilen bu genç kimse, “Hızır” dır ve Allah tarafından Musa’yı irşat etmek için görevlendirilmiştir.
Hızır, aslında bir velidir. Bilindiği gibi, Tanrı buyrukları Peygamberlere, Cebrail adlı bir melek tarafından “vahiy” olarak, velilere ise ilham olarak gönderilir. Ancak Cenab-ı Allah, bazı seçilmiş veli kullarına, kendi buyruklarını “vahiy” olarak bildirir ki, bu veliler, “Hızır” dır. Hızır göreviyle görevlendirilen bu velilere, Tanrı buyruklarını ilham olarak değil de vahiy olarak aldıkları için, “Hızır Nebi” denir.
Hızır, Allah tarafından Musa Peygamber’i irşat etmek üzere görevlendirilmiştir. Kendisine Tanrı tarafından ilim verilmiş olan Hızır, Musa’ya bâtın ilmini öğretti. Demek ki, peygamber dahi olsa, her kulun bir rehbere ihtiyacı vardır.
Bozatlı Hızır, hepimizin yardımcısı olsun.
Ya Bozatlı Hızır, darda olanların darına , imdadına sen yetişesin, darda buğda koymayasın.. ..
alıntıdır...
